Herkes, her şey “ışık”tan kaçıyordu.
Sözcükler eşsiz definedir, onları saklı olduğu yerden çıkarmayı bilene.
Fotoğraf ustalarının fotoğraf üstüne kurdukları onlarca cümleyle sarsılmışımdır, ama şiire gümüşi bir çerçeve gibi düşen fotoğraflarda ise kendimi kaybetmişimdir. Gözlerimi cezalandırsam da aklımı “fotoğraf”ın kaynağında duruladım. Şimdi aydınlık bir zihinle kendime şunu soruyorum: Şiir renkli bir fotoğraf mıdır? Eğer öyle ise fotoğraflar da birer renkli şiir midir? Gel de işin içinden çıkabilirsen çık. Cevabını bugüne değin belleğimde gezinen bir şiirde buldum: Fotoğraf. Cemal Süreya’nın, o şiir mi yoksa fotoğraf mı sorularına cevap veren “Fotoğraf”ı: “Durakta üç kişi/ Adam kadın ve çocuk / / Adamın elleri ceplerinde/ Kadın çocuğun elinden tutmuş/ / Adam hüzünlü/ Hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü/ / Kadın güzel/ Güzel anılar gibi güzel/ / Çocuk/ Güzel anılar gibi hüzünlü/ / Hüzünlü şarkılar gibi güzel.”
Büyük şiirler kadar büyük fotoğraflar da, kısa bir süre insanda körlüğe neden olur. Büyük fotoğrafların arkasında kocaman bir göz, sağlıklı bir beyin ve büyük bir kalp vardır da ondan. Doğayı, insanı, her tür varlığı resmederken onu yeniden o kılar, yaratır. Ölü taşlar, ölgün ufuk o fotoğraflarda birden dirilmiş, kımıl kımıl hareketlenmiştir. Fotoğraf sanatçısı doğayı, insanı resmederken kamerayı dışa çevirse de aslında kendi içine çevirmiş, doğaya yeni bir hayat bahşetmiştir. Peki bizim durumumuz nedir? Gördüğümüz, görmek istediğimiz aslında ruhumuzun fotoğrafıdır. Her fotoğrafta elbette bir duygu derinliği vardır. “İyi fotoğrafçılık alan derinliğinde değil, duyguların derinliğinde gizlidir.” diyen Peter Adams’ın sözünde çok şeyler yatmaktadır. Gölgeye ruhunun ışığını düşüren usta fotoğrafçı Birgül Çildoğan’ın fotoğraf üstüne söylediği “An’ın derinliği ölçülmez.” sözü Adams’tan sonra bu konuda dile getirilmiş bir hazine adeta.
Çildoğan der ki, konuşma ve yazma dilini fotoğrafla ifade eden bir ustalık benimki. Dostoyevski yazdı, Picasso resmetti, Beethoven seslendirdi. Şarlo bütün bunları suskunken gerçekleştirdi. Oğuz Atay’ın daha hoş bir saptaması vardır: “Derler ki meşhur fizikçi Einstein, bir toplantıda Şarlo’ya ‘Siz büyük bir adamsınız.’ demiş. ‘Herkes sizi anlıyor, herkes size hayran.’ Şarlo, ‘Siz daha büyüksünüz.’ diye itiraz etmiş. Size herkes, hiç anlamadığı halde hayran.” Birgül Çildoğan fotoğraflarında bütün dilleri bulmak mümkün. Yanıldığını söylese de: “Yanılmışım! Her zaman doğru değilmiş. Anlatabilmenin yolu sadece konuşmak ya da yazmak değilmiş. Fotoğraf çekmeye başladığımdan beri anladım ki, duygularımın dili olmuş fotoğraf. Bir dil, anlatım dili, benim dilim. Fotoğraf felsefemi Amerikalı fotoğraf sanatçısı David Alan Harvey’in sözüyle özetleyeyim: Nasıl göründüğünü çekme, ne hissettirdiğini çek.’ Fotoğraflarımın ne hissettirdiğini sorarsanız anlatamam fakat fotoğrafını çekerim!”

Benim gördüklerimin ötesindeymiş fotoğraf. Doğru zaman, doğru açı, başka bakışmış.
80’li yıllar… Birkaç çocuğun eline yeşil zimbit (Akdeniz’de yapışkan bir ot) dalı tutuşturup pencere önünde dondurduğum, bir gazeteye gönderirken de “Umut” adını verdiğim fotoğrafla başlamıştı fotoğraf merakım, fotoğrafçılık hikâyem. Sanıyordum ki fotoğraf, bir düşünceyi ışıkla somutlaştırma işidir. Belki öyleydi, ama fotoğrafı besleyecek kaynakları çeken kuru bir insansa sadece “çeker.” Roland Barthes: “İnsanlık, ilk kez fotoğraf sanatıyla beraber, kendisi hakkında ve şifresi olmayan bir haberleşme yolu buldu.” der ki doğruluk payı var. Sanatçı Çildoğan şöyle demiş: “Doğrusu, fotoğraf sanatının şifrelerini çözmüş olanlar haberleşir.”
“Sanırım, hepimiz önce hayatı sevmeyi öğrenmek zorundayız.” (Zweig)
Tanpınar usta ülkenin geneli için acı bir saptamada bulunmuş: “Türkiye evlatlarına kendinden başka bir şeyle meşgul olma imkânını vermiyor.”Çildoğan istisna. On parmağında on hüner: “Yaklaşık 35 yıldır matematik öğretmenliğim devam ediyor. Yalnız öğretmenlik mi? Hayır. Diğer yetkinlik alanlarım: fotoğrafçılık, tasarımcılık, yaşam ve eğitim koçluğu, nöroperformans eğitmenliği, yoga eğitmenliği, regresyon terapistliği, aile dizimi uygulayıcılığı…”

Ara Güler’den Çildoğan’a…
80’li yılların sonu… Ara Güler’e rastladım Beyoğlu’nda, rast getirdim desem daha doğru olur. Ara ustam, dedim, “sanat”ın (sanatçının demek istemiştim.) elini öpebilir miyim? Ondan beklenmedik bir söz: “Evlat, hakiki fotoğraf insana Stendhal sendromu yaşatır.” Utancımdan bunun ne olduğunu soramamıştım. Belki yıllar sonra Louvre’da, Eyfel’de yaşadıklarımdı bu sendrom.
2000’lerin başları… Birgül Çildoğan’a rastlamadım, onu buldum. Binlerce fotoğrafın içinde bütün hücrelerimi harekete geçiren fotoğraflarıyla… Sanki fotoğraf çekerken sırtını güneşe vermiş, manzarayı yüzüyle, aklıyla, bakışlarıyla aydınlatmış.

Bugün fizanda fotoğraflarımı sergiliyorum dese ve hemen buluşma imkânım olsa Zweig’ın sözünü mırıldana mırıldana koşarım ve derim ki, “Ve sanırım beni ölüm döşeğimden çağırsan, birden ayağa kalkıp sana gelecek gücü bulurdum.”
BİRGÜL ÇİLDOĞAN
Ankara’da doğdum ve “yeryüzü cenneti” Antalya’da yaşıyorum. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik bölümünden mezun oldum. Yaklaşık 35 yıldır matematik öğretmenliğim devam ediyor. Yalnız öğretmenlik mi? Hayır. Diğer yetkinlik alanlarım: fotoğrafçılık, tasarımcılık, yaşam ve eğitim koçluğu, nöroperformans eğitmenliği, yoga eğitmenliği, regresyon terapistliği, aile dizimi uygulayıcılığı…

MESLEKİ FELSEFEM
Ben bir matemetik öğretmeniyim. Öğrencilerimden, bir sorunun cevabını anlatmalarını istediğimde, “Biliyorum ama anlatamıyorum” dediklerinde onlara verdiğim yanıt, “Anlatamadığın şeyi bilmiyorsundur” olurdu.