Bugünlerde okullarımızda tanık olduğumuz üzücü şiddet olaylarının kökeninde, ekranlardan
sızan zehirli bir “rol model” krizi yatıyor. Mafyayı, illegal gücü ve bedel ödemeden kazanılan
sözde başarıları kutsayan figürler gençlerimize “tek yol” gibi sunuluyor. Oysa gerçek
kahramanlar hemen yanı başımızda altmış dört karenin başında sessizce tarih yazıyorlar.
Tarihsel Bir Başarı
Asıl modern rol modellerimiz; daha on üç yaşında dünyanın en genç Büyükustalarından (GM) biri olmayı başaran, üstelik satranç tarihinin efsanesi Judit Polgár’ın otuz beş yıldır kırılamayan rekorunu tarihe gömen Yağız Kaan Erdoğmuş olmalı.
Yağız Kaan, sadece bu unvanla kalmadı; satranç tarihinde 2600 ve ardından 2700 ELO barajını on dört yaşında geçen ilk oyuncu olarak adını satranç tarihine altın harflerle yazdırdı.
Onunla omuz omuza yürüyen Ediz Gürel ise yaş gruplarında Avrupa ve Dünya şampiyonluklarıyla kürsüden inmezken, her iki gencimiz de masada karşılarına çıkan dünya şampiyonlarını yenmeyi başardılar.
Bu çocukların emeği, disiplini ve dünya çapındaki bu devasa başarıları neden ana akım medyada bir magazin figürü kadar yer bulmaz? Zekânın bu “masum hamlelerini” değil de, şiddetin karanlığını ön plana çıkarmak, bir neslin zihnini kendi ellerimizle zehirlemek değil mi?
Rol Modelleri Asla Küçümsemeyin
Şu soru hep kafamı kurcalamıştır: Çalıkuşu romanı olmasaydı kadınlarımızın öğretmenlik mesleğine yoğun ilgisi bu kadar erken olur muydu? Bence Reşat Nuri Güntekin’in Feride’si, Mustafa Kemal Atatürk devrimlerinin en önemli kahramanlarındandır.
Naim Süleymanoğlu ülkemizde bir rol model olarak halter sporunu popülerleştirdi. Kadın voleybolcularımızın başarıları pek çok genç kızımızın hayatına dokundu, dokunuyor.
Mitlere sahip olacak kadar kadim olmayan Amerika Birleşik Devletleri, “modern mitler” yaratmak konusunda cidden çok becerikli. 1972’de Bobby Fischer’in Boris Spassky’yi yenip dünya şampiyonu olduğu süreci öylesine muazzam pazarladılar ki, sonradan vatan haini ilan ettikleri Fischer, bir satranç mitine dönüştü.
Masum Hamleler
Ortalama bir satranç oyuncusu olarak satranç üstüne yapılmış tüm filmleri izlediğimi sanıyordum. Pawn Sacrifice, The Queen’s Gambit, “Kayıp Şampiyon”, “Rövanş” hemen aklıma geliverenler. Elbette Stefan Zweig’ın Satranç eserinden uyarlamalar.
Eğitimci olmanın etkisiyle midir, filmin gücünden mi bilmiyorum; rahatlıkla ilk sıraya koyabileceğim “Masum Hamleler”i en sona bırakmış olmam hayli ironik.
Film, Bobby Fischer’e göndermelerle yürüdüğü için satrancın bu sıra dışı şampiyonunu tanımakta yarar var.
Coğrafya kaderdir ama bence “aile” en büyük kaderdir. Fischer, sağlam bir aile yapısı içinde geçirmemiştir çocukluğunu. Anne baba sevgisinin tüm boşluğunu altmış dört karede aramıştır. Yetenekle çalışmanın eseridir Fischer.
Yıllarca Sovyetler Birliği hegemonyasında kalan bu akıl oyununda, soğuk savaşın en civcivli yıllarında Amerika kaçırılmayacak bir prestij fırsatı yakalamıştır. Dünya şampiyonu Boris Spassky ile Fischer’in şampiyonluk maçı o yıllarda futboldaki Brezilya-Arjantin maçı efekti yaratır tüm dünyada.

Karşılaşma boyunca ve sonrasında Fischer’in yaşattıkları değme gerilim filmlerini aratmayacak kadar inanılmazdır. Sadece kazanmaya odaklı olmasını anlayabilirim ama zafere giden yolda yaptıkları, şizofren/paranoyak yanını anımsatmalıdır.
Bobby Fischer bu karşılaşmada dünya şampiyonu olmuştur ama benim için o ünlü altıncı oyundan sonra Spassky’nin masadan kalkıp rakibini alkışlaması tam bir insanlık şampiyonluğudur.
Masum Hamleler’in Joshua’sı şanslı bir çocuktur; iyi bir baba, harika bir anneye sahiptir. Çok erken yaşlarda satranç yeteneğini göstermeye başlar. Aile de onu desteklemek için elinden geleni yapar. Satranç eğitmeninin oğlunu “satrançla zehirleme” girişimini görür görmez annenin gösterdiği tepki filmin en önemli sahnelerinden biridir:
“Hemen evimden defol!”
“Ama hanımefendi, oğlunuz bir şampiyon potansiyeli taşıyor!”
“Defol dedim!”
Eğitmeni oynayan Ben Kingsley çaresiz çıkar gider.
Joshua, özel satranç dersleri ve turnuvaların yoğunluğu içinde okuldaki derslerinde bazı sorunlar yaşamaktadır. Baba tam da bizlik bir çözüm bulur: Özel okula alıvermek Joshua’yı. Çünkü sorunun nedeni okuldaki öğretmendir. Baba bu sahnede üstelik öğretmene haddini bildirip onu, oğlunun yeteneğini görememekle suçlamaktan da kaçınmamıştır.
Joshua sorar babasına:
“Yeni okulumun bahçesi güzel mi?”
“Görmedim, güzel diyorlar!”
Bu noktada babanın yanlışı yapan ama her seferinde eşi sayesinde yanlışını görüp doğruya dönmesi, Joshua’yı korkutan rakibinin bir boksörmüş gibi sunulması filmin eleştirilebilecek yanlarıdır. Finaldeki “zehirleyici motivasyon objesi”nin Joshua’yı şampiyon yapan “motivasyon objesi”ne dönüşmesi ne kadar tutarlı görünüyor, sorgulanabilir. Filmin akıcılığına kendimizi kaptırıp unutmalı mıyız, yoksa romantizmin dayanılmaz hafifliğine mi teslim olmalıyız?
Çocuklar Yarış Atı Değildir
Ülkemizde çocuklarımızı birer yarış atına dönüştürdüğümüz gerçeğiyle yüzleşmemiz gerek. PISA sınavlarındaki yerimiz ortadayken çözüm arayışımızı Joshua’nın babası gibi sadece okul değiştirmekte veya öğretmeni suçlamakta arıyoruz.
Oysa asıl soru şu: Çocuğumuzun bedeni mi daha değerli, aklı mı? Bir boks maçında kaşı açılsa dünyayı ayağa kaldıracak ebeveynler, neden çocuklarının ruhsal ve zihinsel olarak hırpalanmasını, yanlış rol modellerle zehirlenmelerini bu kadar kolayca görmezden geliyorlar?
Filmi beğenmemin temel nedeni, “Çocuklarımız birer çocuktur; bir daha asla yaşama fırsatı bulamayacakları bu dünyayı onların ellerinden almak insanlık suçudur. Doğru ilerlersek çocuklarımız hem yeteneklerinin sınırlarını zorlayabilir hem de mutlu ve sağlıklı bir çocukluk yaşayabilirler.” mesajını açıkça vermesi.
Film, ülkemizde çocuklarımızı birer yarış atına nasıl dönüştürdüğümüzü görmemizi sağlayabilir.
Satrançtan söz açmışken günümüzün gayri resmi şampiyonu Magnus Carlsen’i de anmadan geçmeyelim. Pek çoğumuzun en azından adını duyduğu Anatoly Karpov ve Garry Kasparov’u da analım.
Eh hadi yapay zekâları da atlamayalım: Stockfish, Leela Chess Zero… Gözün aydın insanlık; artık hiçbir şampiyon bunlarla aşık atamıyor.
Notlar
- “Satranç zehirlenmesi”: Stefan Zweig’ın ünlü “Satranç” kitabında geçen, zihnin aşırı yoğunlukla satranç oynaması veya düşünmesi sonucu gerçeklikten kopması, takıntılı hale gelmesi ve psikolojik bir delilik evresine girmesi durumudur.
- ELO: Satrançta puan sıralamasıdır. 2700 ELO, dünyada elit satranç oyuncularının arasına girme sınırı kabul edilir. Satranç tarihinde klasik zaman kontrolünde 2800 ELO barajını aşabilen sadece 14 oyuncu bulunuyor.
- Yağız Kaan Erdoğmuş, Nisan 2026’da 2700 ELO barajını aşarak bu seviyeye ulaşan dünyanın en genç büyükustası olmuş ve Türk satranç tarihinin en yüksek seviyesine erişmiştir. Yağız Kaan, eski dünya şampiyonu Veselin Topalov’u Nisan 2026’da 5-1 gibi ezici bir skorla yenip 2700 barajını aşmıştır.
- Garry Kasparov, o zamanlar satrançta dünya şampiyonuydu. IBM’in süper bilgisayarı Deep Blue’ya karşı altı maçlık bir çift maç oynadı. Kasparov, 1996’da yapılan ilk maçı 4-2 kazandı. 1997 rövanş maçında Deep Blue, Kasparov’u 3.5–2.5 yenerek bir dünya satranç şampiyonunu turnuva kuralları çerçevesinde alt eden ilk bilgisayar oldu.
- Meraklıları için; 2024 yapımı “Rövanş” adlı dizi, Kasparov’un 1997’de Deep Blue ile karşılaşmasını ayrıntılarıyla anlatıyor.
- Günümüz bilgisayarlarını bir insanın yenmesi olanaksızdır. En bilinen satranç motoru Stockfish 18’in ELO gücü 4000 civarındadır. Aktif satranç oyuncusu Magnus Carlsen ise 2882 ELO ile tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaşmıştır.