“Cumhuriyet İnsanlığın Büyük Tecrübesidir.”

Muratpaşa Belediyesi, 30 Ağustos Zafer Bayramı dolayısıyla Türkan Şoray Kültür Merkezi’nde “Cumhuriyet ve Aydınlanma Felsefesi” başlıklı bir söyleşi düzenledi. Tuncer Çetinkaya’nın moderatörlüğünü üstlendiği söyleşide, felsefeci ve akademisyen Prof. Dr. Ahmet Arslan ile Muratpaşa Belediye Başkanı Ümit Uysal konuşmacı olarak yer aldı. Bu yazıda Arslan’ın “cumhuriyet”, “demokrasi” ve “aydınlanma”yı merkezine aldığı konuşmasından bir bölüm sunuyoruz.

Felsefi olarak Cumhuriyet özel bir kavram değil; daha çok bir rejim olarak öne çıkar. Bu bağlamda demokrasi biraz daha özel bir kavramdır. Eğer Platon’un “Devlet”ini cumhuriyet diye çevirdiklerini göz önüne alırsak, o zaman felsefe olarak siyaset felsefesine ait birçok kitap vardır.

Eğer filozoflara kalsaydı cumhuriyet olmazdı. İki kelime var: Biri cumhuriyet, diğeri demokrasi. Demokrasi Yunanca’dan geliyor. Demos, Kratos; halkın kendi hâkimiyeti. Doğrusu filozoflar halkı çok fazla göz önüne almazlar. Onlar kendilerini daha yüksek bir doğrunun, hakikatin veya düzlemin temsilcileri olarak görürler. Ama gelişmeler, toplumsal değişmeler, özellikle Antik Yunan’da öyle olmuştur ki, zaman içerisinde halkın kendi iradesini kabul ettirilmesini isteyen bir rejime başarılı geçmiştir. Modern çağda da benzer gelişmeler oldu.

Halkın kendi kendisini yönetim kavramı ancak 16. Ve 17. yıldaki gelişmelerden sonra, Fransız İhtilali’yle çıkıyor. İlkçağ’da Yunan ve Roma’da farklı olmakla birlikte yine de toplumun belli; hatta büyük bir kesiminin yönetimde pay aldığı bir rejim türü olarak dünyada ne demokrasi ne cumhuriyet vardı. Ama Avrupa’da, en basit ifadesiyle yine burjuva devrimi sayesinde ortaya bir orta sınıf çıktı; en iyisi odur. Orta sınıf kavramı çok önemlidir. Ortaya çıkınca o sınıf kendi taleplerini, haklarını kime karşı öne çıkardı? Elbette soylulara karşı, hükümdara karşı; yani monark’a karşı. Haklarını savunmak için bir takım çabalarda bulundu ve bunun sonucunda yavaş yavaş halkçılık, demokrasi, cumhuriyet kavramları gündeme geldi. Cumhuriyetçiliğin artık Avrupa’da siyasal bir güç olarak kendisini ortaya koymasının anı oldu. Hatta unutmayın, Fransız İhtilali’ne karşı bütün Avrupa birleşti. Rusya, Avusturya, İngiltere, hepsi. Hatta Osmanlı İmparatorluğu. Osmanlılar da cumhuriyeti sevmezlerdi. Çünkü bakın, bir toplumun ya da bir memleketin, bir ülkenin adı bir hanedanın adıyla anılıyor. Osmanlı ne? Osmanlı’dan gelen. Öbürü de aynı şekilde, Suudi Arabistan. Nereden geliyor? Suud’dan geliyor. Bir ülkenin resmi adının, devletin adının, toplumun adının bir insanın, bir sülalenin, bir hanedanın adıyla anılması kadar şu anda bize komik görünen bir şey var mı? Ama mantıklı düşünelim. Osmanlı toprakları sultanın değil miydi? Kendi malıydı. O istediğine, savaşta başarı gösterenlere, tımar olarak verirdi, has olarak verirdi. Devlet kimindir? Sultanın. Yani cumhuriyet fikri felsefi bir fikir değil.

Doğruluk nedir, adalet nedir, iyilik nedir, güzellik nedir bütün bunlar tamam; ama bir rejim olarak cumhuriyet felsefeyi ilgilendirmez. Hatta filozoflar genellikle üç türlü iyi rejim kabul eder. Monarşi; tek kişinin yönetimi, aristokrasi; iyilerin yönetimi. Üçüncüsü de Aristoteles’in düşündüğü bir monarşi var. Bir aristokrasi var, iyilerin azınlık yönetimi. Başka bir rejim var, ona demokrasi demiyor ama işte o bozulduğu zaman demokrasi oluyor. Ona göre demokrasi bozuk bir rejimdir. Azınlık yönetiminin, yani iyi azınlık yönetiminin kötüsü, bozuk şekli, o da plütokrasidir; Zenginler yönetimi. Demokrasi ona göre gene bir kötü yönetim. Aristoteles de, bir sürü filozof da öyle düşünüyor. Yönetim iyi kötü bir uzmanlık, bilgi işidir. Bu bilgiye de ancak hem onun için gerekli olan özelliklere, zekâ, yeteneğe, hem de o konularla uğraşacak sabrı, iradesi ve de zamanı olan insanlar erişebilirler. Meşhur bir örnek vereyim: Ayakkabınız bozulduğu zaman kime gidiyorsunuz? Ayakkabıcıya. Niye? Çünkü o işin uzmanı. Platon diyor ki, bir gemiye bindiniz, fırtına çıktı, kime gidiyorsunuz? Kaptana gidiyorsunuz. Neden? Çünkü o işin uzmanı. Halka başvurmuyorsunuz. Yolculara gidip de “Arkadaşlar hadi söyleyin fırtına durumunda ne yapalım?” demiyoruz, çünkü bu onun işi değil. Bundan dolayı filozoflarımız ne cumhuriyeti ne demokrasiyi sevmiyorlar. Platon’un meşhur lafı: “Ne zaman ki filozoflar kral olur veya krallar filozof olur ancak o zaman toplumlar başı dertten kurtulur.” Ayakkabıcıya gideriz, ama bir ayakkabının iyi olup olmadığını ayakkabı yapandan değil ayakkabıyı giyenden sorarız. Benim kardeşim ayakkabıcıydı ve bana da bayram için ayakkabı yaptı. Hem de ayakkabıcılık sanatının bütün ustalıklarına göre yaptı; ama ayakkabı ayağıma vuruyor benim. Ne yapacağım? Ayaklarımı değiştiremem ama ayakkabıyı değiştirebiliyorum. Evde oturuyorum, harika bir ev yaptı mimar. Ama evde oturamıyorum, evi ısıtamıyorum. Demek ki demokrasinin de orada savunulacak tarafı var. Eğer insanlar ayakkabı konusunda bu şekilde kale alınmaya değer yaratırlarsa; onların ilgileri, ihtiyaçları, özellikleri, istedikleri, muhtaç oldukları tedaviyi yapmakta eğer gerekli ise, peki demokrasi için neden olmasın? Yani neden insanların siyasi basireti de olmasın? Sokrates diyor ki, “Bazı sanatlar özgür. Ama öyle bir sanat vardır ki, o da siyasettir.”

Siyasetin içerisinde kişilerin kendilerini ilgilendiren sosyal, siyasal, yapısal meseleler olduğu için, bu insanların kendi fikirleri, düşünceleri, ilgilerini bilmekte, görmekte, dinlemekte, tercihlerine değer vermekte önem vardır. Ama bir de şuna değer vermek lazım: Sizden evvelki siyasi bakımdan tecrübeli insanların o tecrübelerine de değer vermek lazım. Bir tarafta insanların üç yıllık, beş yıllık geçici olarak verdikleri vekâletleri, delegasyonları kabul edersiniz; ama bir taraftan da sizden evvel yaşamış olan insanların da kendi sosyal, siyasal, ahlaki hayatlarına bakarak nelerin zaman içerisinde kalburüstünde kaldığı, hangi değerlerin insanlar için önemli olduğu, öyle olması gerektiğini görürsünüz. Eğer zaman zaman bunlarda saptamalar olmamasını; mesela ırkçılık ve faşizme kapılmamanın gerekliliği ile ilgili o bilgileri, tecrübelerden öğrenebiliriz. Bakın, kanunlar gelip geçicidir. Halkın temsil iradesiyle değişebilir; hatta değiştirmeniz de gerekir. Ama anayasa kolay kolay değişmemelidir. Eğer o anayasa zamanın, tecrübenin, toplumların ruhunun, coğrafyasının, atmosferinin, insan ihtiyaçlarının sınavından geçmişse onları öyle zırt pırt değiştiremezsiniz. Dolayısıyla cumhuriyet, uzun yüzyılların, uzun insanlık tecrübesinin, siyaset bilgeliğinin getirmiş olduğu tecrübeler ışığında ortaya çıkmıştır.

Cumhuriyet sözünü ettiğim türüyle; bilgeliğe, tecrübeye, basirete önem vermesi ve insanların zaman içerisinde kendilerini yönetecek olanları, istekleri doğrultusunda değiştirm imkânını tanıması bakımından iyi bir rejimdir. Aristoteles, demokrasiye karşı; ama demokrasinin benim şimdiye kadar bildiğim en akla yakın, en ciddi, en derin savunmalarını yapıyor. Diyor ki, “Bir rejimde insanlar kendilerinin de olduğunu hissederlerse, ona karşı o kadar saygılı davranırlar. Bunların dışında tutarsanız nifakçı olurlar, komplocu olurlar.” Yani muhalefet olmaktan çıkanlar daha da ileri giderler. Eğer Aristoteles’in argümanı doğruysa demokrasi iyidir, cumhuriyet iyidir, halkın siyasal basireti vardır. Bütün bunları herkes için söylüyorum.

Benim bir görüşüm vardır: Kimse ne ahlaklıdır ne ahlaksızdır. Yine Aristoteles diyor ki, “İnsan insanın kurdudur.” Oysa insan insanın dostudur. Bazı insanlar kurttur, bazıları dosttur. Ama herkes herkesin kurdu veya herkes herkesin dostu değildir. Hitler bile karısının ve sevgilisinin dostuydu! İnsanlar kolay ve taklitle öğrenirler; iyiyi de severler; eğer önündeki örnekler insanları erdemli olmaya iten bir nitelikteyse onu taklit etmeye çalışırlar. İnsanların güzeli görüp de çirkini istemeleri mümkün değildir. Hiç kimse bilerek kötülük yapmaz. Ama insanlar kötülüğün iyilik olduğunu zannederek yaparlar. İnsanlar cahildir; herkes harika yaratılmadı, biz de zaman zaman cahiliz, hepimiz öyleyiz. Ahlakta iyi örnekten başka hiçbir şey yoktur, iyinin hiçbir anlamı yoktur. Birisi keman çalma bilgisine sahip, ama çalamıyor. Çalmasını bilmezsen olmaz; bilgisine sahip olmanın anlamı yok. Siz iyi görün, inanın, yapın, ısrar edin, oyun oynamayın; insanlar sizi gördükleri zaman o örnekten hareketle sizin gibi olmaya çalışırlar. Eğer insanlar birisinin kurnazlık yaptığını, arabaya beleş binmeye çalıştığını görürlerse kendileri de beleş binmeye çalışırlar. Oysa araba hepimizin arabası. Eğer hepimiz beleş binmeye çalışırsak bu nereye varır? İnandırıcı ve hakiki biçimde insanlara ikna ederseniz insanlar beleş binmezler arabaya. Bizler cahiliz, ama kötü değiliz. İkisi çok başka.  Epiktetos ne diyordu? Stoacı o büyük filozof: “Özgürlük güçtür. Hapiste bulunan bir adam dışarda bulunan bir sarhoştan daha özgürdür.” Sokrates hapiste özgür müydü değil miydi? Bir düşünün bakalım. Sokrates’i hapisten çıkarmaya çalıştılar, Platon aktarıyor, ama o kabul etmiyor. Siz beni hapse attığınızı farz edin. Neyimi engellediniz? Düşünmemi engelleyebilir misiniz?  Düşünüyorsam özgürüm. Özgürlük ruh halidir, güç hali değildir. Ne kadar fazla gücün varsa belki de o kadar az özgürsün. Aristoteles olmasaydı ne yapardık? Düşünsenize. Ne konuşacaktık bugün? Kant’ın aydınlanma ile alakalı bir makalesi var. Nedir aydınlanma? 1800’lerin başında yazıyor. Aydınlanma, insanın kendi hatası sonucu düşmüş olduğu bir durumdan; cehaletten yine kendi imkanlarıyla çıkma cesaretini göstermesidir. Bunu her zaman hatırlamak lazım.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir