Çok içiyorsun, içme diyorlar, peki ben ne yapayım, başka türlü katlanamıyorum ki bu hayata!
Neyin bedelini ödüyoruz, biliyor musun, durun anlatayım: Şirket önce, köylüleri orta kahvehanede topladı, açıklama yapacakmış, gittik, iki kravatlı adam, bir süslü püslü kadın başladılar anlatmaya. HES çok yararlıymış, suları toplayacak, sonra bize dağıtacakmış, bize elektrik verecekmiş, biz de tarım yapacakmışız. Olmaz dedik, bağırdık çağırdık, jandarma geldi, bizi gözaltına aldı, karakola götürdüler, yolda bize küfrettiler, biz terörist miyiz, niye küfrediyorsunuz, dedik, yine küfrettiler, uzman çavuşun biri abime yumruk attı, ben yekindim, kolundan tuttum, bir başka uzman çavuş, ortamı sakinleştirdi. Karakolda bir gün tuttular, sonra Doğanşehir adliyesine götürdüler, oradan serbest bıraktılar bizi, hakkımızda dava açtılar, kaç yıl oldu, biz kalktık buralara geldik, dava daha devam ediyor, sağ olsun avukatımız mahkemeye gidip geliyor.
Köye döndük, bizimle HES’e karşı çıkanlar ağız değiştirmiş, şirket bize para verecek, işimiz gücümüz olacak, malda davarda ne var, çocuklarımız okur işte… dediler. Sonradan öğrendik ki hepsi şirketten para almış.
Kamyonlar, kepçeler, dozerler çalışmaya başladı. Kayalık alanları dinamitle patlattılar, köy toz toprak içinde kaldı, köyün ortasındaki pınarın suyu kesildi, şirketten geldiler, özür dilediler, tanklarla su getirdiler, kadınlar su tanklarının önünde kuyruk oldu, köyün delisi Mahmo, şirketten gelenlere ana avrat küfretti, kadınlar tülbentleriyle ağızlarını kapadılar, bakkalımız Abuzer, Mahmo’nun koluna girip oradan uzaklaştırdı, ona akide şekeri verdi, o dönüp dönüp ‘ suyumuzu kestiniz, suyumuzu kestiniz, ibneler… ‘ diye bağırdı, cümlenin uygun yerlerine uygun küfürler yerleştirdi.
Kayısı bahçelerimiz, üzüm bağlarımız, sebzelerimiz… toz toprak altında kaldı. Hayvanları otaracak yer kalmadı, meralara atıkları yığdılar, hayvanlarımız ölmeye başladı, köylüler hayvanlarını elden çıkarmaya başladılar, hazıra dağ mı dayanır, ellerindeki paralar bitti, yakınmaya başladılar, sizi dinlemedik, her şeyimiz mahvoldu, keşke dinleseydik, dediler. Herkes dağıldı, büyük kentlerin kenar mahallelerine gittiler, köye kuşlar dahi gelmez oldu, sokaklarını çocukların, kedilerin ve yavru köpeklerin şenlendirdiği o cıvıl cıvıl köy yaşlılara kaldı. Yaşlılar da teker teker ölmeye başladı; biz de kalktık buralara geldik.
Biz de kalktık buralara geldik. Abim yandaki sitenin, ben bizim sitenin görevlisi olduk. Bildiğiniz işler işte, çöp topluyoruz, ot biçiyoruz, ağaçları buduyoruz, asgari ücret alıyoruz, ev verdiler, iyi kötü geçiniyoruz, çocuklar okula gidiyor, eşim karşı bloktaki emekli bankacıya uydu, ama olsun, geziyorlar, denize gidiyorlar, o da dünya görüyor, arada bir ‘kadın hakları, kadın hakları’ deyip duruyor, biliyorum bankacıdan öğrendi bunu, ancak desin hakkıdır.
Muazzez abla iyiydi, anlayışlıydı, bize yönetici gibi değil, dost gibi davranıyordu, arada bir şu bankacıya dikkat edin, huzurunuzu kaçırmasın diyordu, eşim ağzında bir şey geveliyor ama huzurumuz kaçmadı çok şükür. Geçen ay yapılan genel kurulda, emekli astsubay Necmi seçildi yönetici olarak. O nasıl adam öyle, her şeyin en doğrusunu en iyisini, ot biçmeyi, ağaç sulamayı, budamayı, çöp toplamayı…. o biliyor, biz tembeliz, hep kaytarıyoruz, işimizi kötü yapıyoruz.
Lanet olsun, o şirket yüzünden, o jandarmalar yüzünden, bizi satan o köylülerimiz yüzünden kalktık buralara geldik, üç kuruşluk adamların nefes kokusunu çeker olduk.
Evet, içiyorum, içince öyle güzel oluyor ki dünya, eşim çok konuşmaya başladı bu ara, onu da duymuyorum, bankacıyı sallamıyorum; dağlarımız geliyor gözlerimin önüne, kuzularımız; annemin yıkayıp iplere astığı yünler, köyümüzün deresi, içinde oynayan balıklar, derenin kenarındaki uzun kavaklar, aciceler, yarpuzlar, kurbağalar, yengeçler, tavşanlar, sabahları kümeslere dadanan tilkiler, kışın köye kadar inen kurtlar, köpeğimiz Çomar, süt bakraçları, dama yayılmış pestiller, kurutulmaya bırakılmış kayısılar, kaynayan şıra kazanları, bulgur kazanları, kengerler, yemlikler, böğürtlenler… geliyor. Reyhan kokusu hiç gitmiyor burnumdan.
Bir de Mahmo’nun küfürleri geliyor aklıma, ağzına sağlık Mahmo, diline sağlık Mahmo, beline kuvvet Mahmo, babana rahmet Mahmo!
İçince bir de türkü dolanıyor dilime:
‘’ Dağlar dağımdır benim / Gam ortağımdır benim / Söyletme çok ağlarım / Yaman çağımdır benim’