İsmail Gülel’le Hayata ve Mantara Dair Bir Sohbet

Coğrafyanın Kaderine İsyan Edenler

Anlatacaklarımız; dişiyle tırnağıyla kuyu kazanların, evinin altındaki tezgâhı ya da bodrumdaki odasını atölye/fabrika bilen inatçı, vizyoner insanların hikâyesidir. Çünkü gerçek üretim merkezleri yukarıdan kurulmaz; bazı “delilerin” fütursuz cesareti, direnişi ve emeğiyle aşağıdan yukarıya örülür.

Her coğrafyanın alnına kazınmış bir kader vardır.

Korkuteli… Istanaz… Buraların insanı toprak kuruyunca yaylaya göçer, ilk kar düşmeden düze iner. Yüzyıllardır bu topraklarda haritalar yukarıdan çizilmiş, merkezler masa başında belirlenmiştir. Büyük sermaye konforlu ovaları sever; fabrika bacaları hep ellerin hazır olduğu, yolların pürüzsüz uzandığı yerlerde tüter.

Bugün yaklaşık 7.000 kişi gecenin bir saati “Yorganı düşmüştür, çocuğum üşümesin” der gibi mantarlarına bakmak için bodrumlara, zemin katlara indiğini söylesem inanır mısınız? Şairin dediği “çayırları büyürken görürüm” bir imgedir; ama burada mantarların büyüyüşünü gözünüzle görebilirsiniz. Bu bir imge değil, gerçektir.

Buralarda sıkça söylenen bir söz vardır: “Çoban isterse tekeden süt çıkarır!” Bir “deli” çıkar ve yaşadığı yerin kaderini değiştirir. Yerini yurdunu bırakıp “taşı toprağı altın” olan yerlere göçmek işin kolayıdır; marifet, taşın toprağın arasından ekmek çıkarmaktır.

Korkuteli, ülkemizde kültür mantarı üreticiliğinin öncüsü ve merkezidir. Geleneksel tarım ve hayvancılığa bağlı bu coğrafyada yeni ve farklı arayışlara yönelmek kimin aklına geldi? Denenmemişi denemenin getireceği zorlukları, riskleri göze alan bu insanlar nasıl oldu da bu yayla kasabasının bodrum katlarını, ahırlarını beyaz altın yetişen özel alanlara çevirdiler?

Peki, bu mucizevi değişime imza atan, yazgıya meydan okuma cesaretini gösterenler kimlerdi?

Gerçek Bir Vizyoner: İsmail Gülel

İsmail Bey, en baştan alalım. Nasıl başladı bu hikâye?

Bizim kuşak, “acılı kuşak” olarak hayatın içine yürüyerek girdi. Altı yaşında amcamın iş yerine giderek ticaretin, üretimin okuluna başladım. Sonrası eğitim, üniversite yılları… Öğretmenim ben ama hiç yapmadım bu mesleği. Ticarete bu ilçede bir market açarak başladım; ancak bu beni tatmin eden bir iş değildi. O yıllarda iki üç arkadaşımla baş başa verip kendimize net bir hedef koyduk: “Hiç kimsenin yapmadığı bir iş yapmalıyız.”

Ziraat mühendisi ve mali müşavir arkadaşlarımla uzun süre araştırdık. Aklımıza “kültür mantarı” üreticiliği düştü. Düştü ama bırakın Korkuteli’yi, Antalya’yı; ülkemizde bile bu işin adamakıllı yapıldığı, örnek alabileceğimiz işletmeler yoktu.

Kapıyı yüzünüze kapatıyorlar… Peki siz ne yaptınız?

Bursa ve İzmit çevresinde Bulgaristan göçmeni bazı kişilerin küçük çapta üretim yaptıklarını öğrendik. Aradık, bizi davet ettiler. Ziraat mühendisi arkadaşımızı Yalova’ya yolladık. Ancak işin mutfağını göstermediler! “Bu meslek sırrı, mantar odalarına kimse giremez” dediler. Elbette yılmadık; araştırarak, bilgiye ulaşarak 1987 yılında üretime başladık.

Böyle hassasiyet isteyen bir süreçte ilk denemelerde başarısız olmak doğaldır. Süreç nasıl gelişti?

Soru yerinde. Çünkü mantar işi emeğe, bilgiye ve ilgiye dayanır. Oluşturduğunuz özel iklim alanları disiplinle izlenmeli, belli standartlarda tutulmalıdır. Isı, nem ve benzeri koşullardaki küçük değişiklikler bile tüm emeğinizin boşa gitmesi demektir.

1987’de, beş altı aylık hazırlığın ardından ilk ürünü aldık. Şanslıydık diyelim; ilk denemede beklediğimizin üstünde başarı elde ettik.

Sadece şans mı?

Doğru zamanda, doğru yerde, doğru insanlarla doğru işi yaptık; koşullar da bize yardım etti.

Ürün almak yetmiyor, pazarlama da önemli. O yıllarda mantar yaygın bir ürün değil. Sonrası nasıl gelişti?

İlk kez 20 kilo mantar aldığımız gün, çuvalları arabanın arkasına yükleyip Antalya’ya indik. O zamanın Antalya’sı bugünkü gibi değildi; Dokuma’dan Işıklar’a uzanan o kısa hat, şehrin neredeyse tamamıydı. Elimizde ne olduğunu tam bilmeden, kapı kapı dolaştık. Anlattık, gösterdik… Ama insanların yüzünde aynı ifade: tereddüt. Akşama doğru elimizde hâlâ yarısı duruyordu. Sadece 10 kilosunu satabilmiştik. Geriye kalan 10 kilo… Asıl yük oydu.

Ne yapacağımızı bilemeden öylece kaldık. O an, insanın emeği ilk kez karşılıksız kalınca içine çöken o sessizlik vardı üzerimizde. Bir arkadaş, “Kale Kapısı’nda Doğan Neşşar var, bir de ona gidelim,” dedi.

Son bir umut. Gittik. Mantarları önüne koyduk. Uzun uzun baktı. Elini sürdü, çevirdi. Sonra başını kaldırıp şöyle dedi: “Ben bunu ilk defa görüyorum. Konservesini satıyorum, o da ithal… ama bu taze. Açıkçası bilmiyorum.”

Cümle kısa, etkisi büyüktü. Biz de ısrar etmedik. “Doğan abi,” dedik, “bunları burada bırakalım. Satabilirsen sat. Satamazsan dağıtırsın, bizim ikramımız olsun.” Bıraktık mantarları.

Korkuteli’ne dönerken arabada pek konuşmadık. Çünkü hepimiz aynı şeyi düşünüyorduk:
Ertesi gün depoda yine mantar çıkacaktı. Ve biz hâlâ ilk 20 kilonun yarısını satamamıştık.

O gece depoya ilk gidişimizde, tuhaf bir şey yaptık. Mantar çıkmasın diye dua ettik. Akşam eve döndüğümde saat 11’e yaklaşıyordu. Annemle altlı üstlü otururuz. Seslendi: “İsmail, Doğan diye biri aradı. Ne olursa olsun beni arasın dedi.”

İçimde bir şey kıpırdadı. Koşa koşa telefona gittim. Numarayı çevirdim. Karşıdan gelen ses hâlâ aklımda: “İsmail… bıraktığın 10 kilo mantar var ya hepsini sattık. Yarın 20 kilo daha istiyoruz.” Bir an durdum. Ne diyeceğimi bilemedim. Az önce dua ettiğimiz şeyin tam tersini istiyorduk.

Telefonu kapattım, arkadaşları aradım. Gece yarısı tekrar toplandık. Saat 12’yi geçmişti. Hep birlikte yeniden depoya indik. Bu kez içeri girerken kimse konuşmuyordu. Mantarların başına geldik.

Aynı yer, aynı insanlar… ama bu kez başka bir şey yaptık: Eğildik, okşar gibi dokunduk mantarlara. Ve bu kez, çıksınlar diye dua ettik!

Bilginin Paylaşılmasıyla Büyüyen Bir Kültür

Korkuteli’de bu sektör nasıl bu kadar hızlı gelişti?

Bence bu en kritik sorudur. Yalova’daki deneyimimizi hatırlayın; bize kapılar kapatılmıştı. Biz tam tersini yaptık: bilgiyi paylaştık, insanları destekledik. Korkuteli bugün bu noktaya bu anlayışla geldi. Bu paylaşım bir kültüre dönüştü.

Bugün Datköy’de biri “Mantarlarım çıkıyor ama üstünde siyah lekeler var” dese, kahvedekiler oyunu bırakır, kalkar gider, sorunu çözer.

Bu gerçekten etkileyici.

Bunun ticaretteki karşılığı, üretimden elde edilen gelirin yatay paylaşılmasıdır.

Mantar için gerekli hammadde nedir?

Mantar için “kompost” dediğimiz özel bir ortam gerekir. Bu; buğday samanı, hayvansal gübre ve çeşitli katkı maddelerinin fermente edilmesiyle oluşur.

(Parantez: Mantar bitki midir, hayvan mıdır? Klorofili olmadığı için fotosentez yapamaz; bitki değildir. Hücre yapısı nedeniyle hayvana da benzemez. Bu yüzden bilim, mantarı ayrı bir “alem” olarak tanımlar. Korkuteli’nde yetiştirilen mantar, bu gizemli biyolojik dünyanın kontrollü ve güvenli bir üretim biçimidir.)

1990’larda kompost üretimi başlayınca işler hızlandı. Ancak üretim artınca arz talebi geçti; 1993-94 yıllarında çöpe dökülen mantarlar oldu. Fiyatlar düştü, birçok kişi üretimi bıraktı.

Konserveden Sosyal Sorumluluğa ve Kültür Mabedine

Turizmin de bu süreçte hızla gelişmesi sizin için şans olmadı mı?

Sorun raf ömrüydü. Çözüm olarak 1994’te konserve fabrikası kurduk. Belediye başkanının desteğiyle işe başladık. İstanbul’dan ekipman getirdik, üretime başladık. Ancak zamanla rekabet arttı ve fiyatlar düştü.

Fabrika hâlâ aktif mi?

Hayır, kapattık. Şu anda butik üretim ve online satış yapıyoruz.

Mantar Evi Restaurant’ın hikâyesine geçelim mi?

Burası üretim vizyonunun sofrayla buluştuğu yerdir. Datköy’de, Antalya-Denizli yolu üzerinde kurulu; üretim, konserve ve restoranın birleştiği bir merkezdir. Sadece ticari değil, sosyal bir yaşam alanıdır.

Ziyaretçiye ne hissettiriyor?

Doğa sizi karşılar. Ahşabın hâkim olduğu yapı, bir lokantadan çok kültür evi hissi verir. İnsanlar burada sadece yemek değil, bir hikâye deneyimler.

Mönü gerçekten bu kadar zengin mi, neler var?

Evet. 60’a yakın mantar yemeğimiz var. Çorbadan tatlıya kadar uzanır. Bu zenginliğin arkasında eşim Neslihan Hanım’ın emeği vardır. Kremalı mantar çorbası, mantarlı güveçler, mantar kebabı… Ama en ilginçleri mantar döneri, mantar reçeli ve “Mantar Helvası”.

Bugün yeniden başlasanız yine aynı riski alır mıydınız? Korkuteli’nin kaderi gerçekten değişti mi sizce?

Artık rotamızı net çizdik. Tüm enerjimizi sosyal projelere yöneltiyoruz. Çünkü biliyoruz ki gerçek değişim, gençlere dokunmadan mümkün değil. Onların hayallerine omuz vermek, eğitim yolculuklarında yanlarında olmak ve imkânı olmayanlara burs sağlamak bizim için bir tercih değil, bir sorumluluk.

Biz artık “ben” demenin yetmediği bir yerdeyiz. Asıl gücün “biz” olabilmekten geçtiğine inanıyoruz. Bu anlayışı yaymak, yalnızca bir söylem değil; attığımız her adımın özü.

Peki, Korkuteli gerçekten değişti mi?

Bunun cevabını vermek bize düşmez. Bu söyleşiyi okuyan herkes, satır aralarında kendi gerçeğini bulacak. Değişimi hisseden de olacak, eksik bulan da… Ama kesin olan bir şey var: Bu hikâye hâlâ yazılıyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir