“Biz medeniler, Akdeniz etrafında, bir havuzun
Kenarlarındaki kurbağalar gibiyiz.” (Platon)
Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket, bizim. (Nâzım Hikmet)
Özel adlar içinde, özellikle de yer adları içinde çağrışımı bu kadar zengin olan bir başka ad var mı bilmem. Dönem dönem Paris, New York, Roma vs. gibi yerler belirli kuşaklar için çok özel anlamlar ifade etti ama kuşaklar değiştikçe o yerlerin çağrışımı da azaldı, sönümlendi. Örneğin, “Paris’e git bir gün evvel akl ü fikrin var ise / Âleme gelmiş sayılmaz gitmeyenler Paris’e” diyen Tanzimat veya Paris’i kutsal mekân gibi gören ilk dönem Cumhuriyet sanatçılarının imgeleminde bu şehrin tuttuğu yer ile günümüz şairinin imgelemindeki yer arasında denebilir ki zerre kadar yakınlık yoktur. New York için de benzeri bir iddia ileri sürülebilir. Oysa Akdeniz, özel ve zengin çağrışımını hiçbir zaman kaybetmedi; tam tersine bu çağrışım kuşakların imgeleminde her zaman genişleyerek yaşamayı sürdürdü.
Peki, neresidir Akdeniz?
“Haritaya sığmayan yer” diye tanımlanması sebepsiz değil; gerçekten de hem madden hem de manen haritaya sığmayan bir yer Akdeniz. Hatay’dan Marsilya’ya, Adana’dan Malta’ya, Antalya’dan Portekiz’e uzanan bir coğrafya. Onlarca dilin konuşulduğu, yüzlerce bandıranın dalgalandığı, milyonlarca insanın her ay ve yıl karadan ve denizden temas ettiği bir bölge. Akdenizlilik kültürü, Akdenizlilik psikolojisi, Akdenizli duyarlık, Akdenizlilik ruhu böyle böyle oluşmuş tarih boyunca. Buna ilk dikkatimizi çeken Henri Pirenne, bölgenin ve denizin tarihini enine boyuna incelemiş, tanık olunan renkleri, dilleri, yaşantıları, siyasal yönelimleri bize göstermişti. Domatesi Peru’dan, okaliptüsü Avustralya’dan, narenciyeyi eski Arap bahçelerinden, biberi Guyana’dan, mısırı Meksika’dan alan Akdeniz sadece bu yönüyle bile acayip, kendine özgü, ele avuca sığmaz, “tanımlanamaz” bir karaktere işaret eder.
İnsanın ticaretle, sanatla, kültürle, gündelik yaşamla, gelenek ve alışkanlıklarla değişe değişe kendine özgü bir ruh yarattığı bölge olan Akdeniz’in edebiyata yansıması da çok renkli bir görünüm arz ediyor. Türk edebiyatında Akdeniz kültürüne ilk ilgi Tanzimat döneminde görülmüş, devrin sözlükçüsü Şemsettin Sami’nin hazırladığı Esatir adlı derleme hem bir sözlük hem de bir ansiklopedi sayılarak Akdeniz mitolojisinin kapılarını bize açmıştı. Çok daha eski çağlarda “Akdeniz’i bir Türk gölü haline getiren” Osmanlıların bu coğrafyanın tarihine ve kültürüne zerre kadar ilgi göstermemesi, Mısır’ı 400 yıl yönettiği halde piramitlere bir kez bile dönüp bakmaması, papirüslere gönül indirmemesi olsa olsa bir kültürel körlüğe işaret eder. Osmanlı münevveri yüzyıllarca hüküm sürdüğü, üzerinde kurulduğu Anadolu’nun kadim kültürüne hiç ilgi göstermemiş, Bizanso-Arap bir müzik, edebiyat, gelenek zevkinin içine sıkışıp kalmıştır. Şemsettin Sami iledir ki bu cehalet körlüğünün zincirleri kırılmış, küçük de olsa Akdenizliliğe bir kapı açılmıştır. Açılan bu kapıdan beklendiği kadar hızlı girişler olmasa da bir ilgi halesi oluşmuş, bir süre sonra Tevfik Fikret o meşhur “Promete” şiirini kaleme almış, aydınlanmanın yolunu mitik bir serüven üzerinden çizmiştir. Kendisi de sadece bir şair değil aynı zamanda bir öğretmen olarak adeta Promete gibi davranmış, sultanların sarayını şaşaalı kılmak için kullanılan ateşi çalarak çocuklara ve gençlere armağan etmiştir. Haluk’un Defteri ve Şermin kitapları bunun göstergeleridir.
Bu hazırlık aşamalarından sonra, XX. yy. başlarında Yahya Kemal ve Yakup Kadri’nin başlattığı Nev-Yunanilik (Yeni Yunancılık, 1912) hareketi Türk edebiyatında Akdenizliliğe yönelişin ilk büyük adımı sayılmak gerekir. Yahya Kemal, harekete neden ve nasıl yöneldiklerini şöyle anlatır: “Gerek şiiri ve gerek nesri, bir türlü anlamakta Yakub Kadri ile anlaşmış, yaşlı ve genç bazı arkadaşlara görüşlerimizi anlatmaya koyulmuş ve kendimize göre yeni bir çığır açmağa heveslenmiştik. O vakit Nev-Yunaniler ve Nev-Yunanilik adlandırmaları ortada bir süre dolaşmış, bazen iyi, bazen kötü görüşlere/tepkilere sebep olmuştu. En iyi görüşlerden ta Latinlere ve Yunanilere kadar Avrupa zevklerine nüfuz etmekte az görülen bir kudreti olan Yakub Kadri, bu anlaşmamızın daha ziyade nesir tarafını kolluyordu ve aynı zamanda Yunan ve Latin tadında belirmiş Türkçe satırların örneklerini ortaya koyuyordu… Ben, o vakit, bu anlaşmamızın, daha ziyade şiir tarafı ile uğraşıyordum.” Yahya Kemal, bu anlayış çerçevesinde “Bergama Heykeltraşları, Biblos Kadınları, Sicilya Kızları” başlıklı şiirlerini; Yakup Kadri de “Siyah Saçlı Yabancı ile Berrak Gözlü Genç Kızın Sözleri” başta olmak üzere Alp Dağlarından kitabında yer verdiği yazıları kaleme alır. “Bahrı- Sefid havza-i medeniyyeti” fikrinden yola çıkılarak oluşturulan ve iki yıl kadar ömrü bu harekete o yıllarda henüz lise öğrencisi olan genç şairlerden Salih Zeki (Aktay) daha bir gönülden bağlanmış olmalı ki üstatları bir süre sonra Nev-Yunanilik hareketinden vazgeçmişlerse de Salih Zeki ömrü boyunca bu noktadan ayrılmamış, 1930’lardan 60’lara Asya Şarkıları, Persefon, Titan vd. gibi şiir kitaplarıyla adından söz ettirmiştir.
Edebiyata Halide Salih imzalı yazılarıyla adım atan Halide Edip, Akdeniz’e ve Akdenizliliğe yoğun ilgi gösteren yazarlardandır. Seyahat günlüklerinde, romanlarında, mektuplarında hem Batı hem de Doğu Akdeniz kültürüyle yakından ilgilendiğini gösteren notlar vardır. Türklerdeki “devlet-i ebed-müddet” yani sonsuz ömürlü devlet fikrinin Roma İmparatorluğu’nu tanımlayan “eternal Rome” fikrinden geldiğine temas eden Halide Edip, Şarklılıktan uzak bakış açısıyla Batı’ya açılan önemli pencerelerimizden biridir.

1940’lara gelindiğinde Akdenizlilik tartışmalarında ciddi bir aşamaya geçilir. Anadolu uygarlığının Antik Yunan mitolojisi üzerinden tartışıldığı, devletin yöneldiği Batı medeniyetinin köklerinin araştırıldığı bu yıllarda edebiyatımızda Mavi Anadoluculuk akımı kendini gösterir. Cevat Şakir (Halikarnas Balıkçısı), Azra Erhat, Vedat Günyol, Sabahattin Eyüboğlu gibi edebiyatçılar bir yandan kapsamlı araştırmalarıyla, diğer yandan ortaya koydukları eserlerle (roman, öykü, deneme, sözlük…) Antik kültürün Anadolu kökenli olduğu, dolayısıyla edebiyatta da Antik Yunan ve Roma miraslarının iyi değerlendirilmesi, kaynak olarak görülmesi gerektiği fikrini işlerler. Halikarnas Balıkçısı sadece bir edebiyatçı değil aynı zamanda bir hayat adamı olarak da o kültürün içinde soluk alıp vermiş, o zamanki adıyla Halikarnas’ta (Bodrum) kurduğu gündelik yaşantıyla da (balıkçılık, çiftçilik, rehberlik, yazarlık, araştırmacılık…) tam bir Akdenizli kimliği ortaya koymuş, orada bir ruh yaratmıştır. Ege Kıyılarından, Merhaba Akdeniz, Ege’nin Dibi, Anadolu Efsaneleri, Anadolu Tanrıları, Akdeniz Uygarlığı, Mavi Sürgün, Aganta Burina Burinata, Uluç Reis, Turgut Reis, Deniz Gurbetçileri vd. gibi kitaplarıyla yarattığı ruh, sonraki kuşaklarda Mavi Yolculuk geleneğiyle yaşamaya devam etmiştir. Denilebilir ki, bir edebiyat kavramı olarak Akdenizlilik gerçek temsilcisini Halikarnas Balıkçısı’nda bulmuştur. Bu anlamda aşılamamış, aşılması da pek mümkün görünmeyen bir miras ortaya koymuştur. Burada elbette, Balıkçı’nın yakın dostu ve mesai arkadaşı Azra Erhat’ın çabalarını da mutlaka not etmek gerekir. Erhat her ne kadar roman, hikâye, şiir vs. gibi yazınsal türlerde eser vermiş olsa da hazırladığı sözlüklerle, derlemelerle, imza attığı çevirilerle, kaleme aldığı gezi kitaplarıyla Akdenizlilik kültürünün oluşmasında çok büyük pay sahibi olmuştur. Onun Mavi Anadolu, Mavi Yolculuk, Mitoloji Sözlüğü, Troya Masalları, Yedi Deniz vd. gibi eserleri bu çerçevede unutulmayacak çalışmalardır.
Özellikle 1940’lardan sonra Akdeniz’in çeşitli şiirlerde, öykü, deneme ve tiyatrolarda tema olarak işlenmesinde Mavi Anadoluculuk fikrinin payı vardır. Can Yücel “Akdeniz Yaraşıyor Sana”da sevgilisi ile Akdeniz arasında paralellik kurar; “Mare Nostrum/Bizim Deniz” şiirinde de metaforik bir dille Deniz Gezmiş ile Akdeniz’i bütünleştirir. Dağlarca için Akdeniz, bir anlığına da olsa varlığın kendisi olur: “Sessizdi yeryüzü / Yeryüzünde bircik Akdeniz vardı / Akdeniz’de / Yalnız ikimiz.” Necati Cumalı, coğrafya ile insanın birbirine olan benzerliğini Akdeniz üzerinden temellendirir: “Kenarında doğdum büyüdüm, / Huyum iklimine benzedi. / Tembelim, sıcağı severim. / Havana, suyuna alıştım, / Ayrılsam hasta olurum. / Ne kadar güzel maviliğin Akdeniz.” Şiir örneklerini çoğaltmak mümkün ama onlar da bunlara benzer şekilde Akdeniz’in yurt oluşu veya olamayışı, sıcaklığı, mavisi, kardeşliği, insanı sarıp sarmalayan yaşama sevinci ve bazen de “rahatlığı” bağlamında bizi duygulandıracak, düşündürecektir. Öyledir Akdeniz; Tanpınar’ı şair yapan, Lorca’ya “davranışları ölümsüz Latin Denizi” dedirten, Balıkçı’nın sürgünden mitolojiye yol almasını ve oradan zenginlikler taşımasını sağlayan, Erhat’ı binlerce sayfa içinden sahillerine ve eski uygarlıklarına yürüten denizdir. Kemal Bilbaşar’ı gizli davetlerle sonu belirsiz yollara düşüren, Panait Istrati’yi serüvenden serüvene koşturandır. Sadece deniz değil Akdeniz’dir o. Bir yaşama biçimidir, kültürdür, hayata bakış açısıdır.
Akdeniz sürekli çoğaltan, zenginleştiren, güzelleştirerek değiştiren bir ruha sahiptir. Binlerce yılın kazanımı olan şiir, tiyatro, felsefe buradan kendisine yeni yollar çizmiştir. XXI. yy.ın şu ilk günlerinde yolu Akdeniz’e düşen biri, girdiği her sokakta, oturduğu her iskele veya kahvede, konuştuğu her insanda, dokunduğu her taşta, yediği her zeytin tanesinde binyılların dile geldiğini fark edecektir. Akdeniz anemisi, İspanyol gribi gibi hastalıklar da yayılmamış değildir buradan dünyaya; bunu da hatırlamadan edemeyiz ama hayatın ölüm kadar, ölümün hayat kadar doğal olduğu bu coğrafya kendi çözümünü zamana yayarak yine kendisi bulmuş, yaşama sevincini kaybetmemenin ve hayata bağlı kalmanın yeni yollarını daima ve daima aramıştır. Küçük bir müzik aletinden sandala, balıktan okaliptüse, yağmurdan fırtınaya, şiirden romana, hastalıktan ölüme, kâğıttan kaleme vs. buraya ne gelirse artık buralıdır. Fernand Braudel’in dediği gibi, “Akdeniz’e gelen her şey onun malı olur, Akdenizlileşir!” Pirenne, Braudel, Bradford ve başkalarının temas ettiği gibi, büyük göçler de yaşanmıştır bu coğrafyada; gidenler Akdenizli olarak gitmiş, gelenler de Akdenizli olmuştur. Bir şekilde buraya yolu düşen herkes tarafından “Mare Nostrum” diye anılmasının asal nedeni budur.
Modern dünya, sanki Akdeniz’den büyümüş gibidir. Kıtalar burada birbirinden ayrılmış, denizler okyanuslara burada kavuşup karışmış, kimi zaman süvariler kimi zaman da korsanlar bu suların tarihini yazmıştır. Akdeniz kıyılarında konuşulan bütün dilleri su gibi konuşan Oruç Reis buralıdır, kıyılardan başlayıp içeriye yürüyen İtalyancayı edebiyat dili yapan Dante de; ağabeyi Oruç’un yanında korsanlık ederek Akdeniz’i tanıyan ve sonra da buranın hakimi olan Barbaros da buralıdır, kendisinin de bir zaman içinde yer aldığı savaşları ve şövalyeliği dalga konusu yapan Cervantes de; pastoralleri ve ağıtlarıyla hatırlanan Moschus da, içinde soluk alıp verdiği her ortama biraz dost biraz yabancı olan Camus de… Uzar gider bu zincir; üstelik çağdan çağa, dilden dile, toplumdan topluma eklendikçe eklenen halkaların hiçbiri diğerine yabancı değildir. İnsan, şiiri ve düşünceyi; düşünce ve şiir de insanı doğurmuştur Akdeniz’de. Buffon’un “Üslup insanın ta kendisidir.” dediği şey, en çok da Akdenizli sayfalarda görülür.
Hal böyle olunca…
Bizim buralarda, mekânın insanı bedenen ve ruhen ne şekilde biçimlendireceği biraz da Akdeniz’den öğrenilir.
KAYNAKÇA
“Akdeniz”, Doğu Batı, sayı 34, Kasım 2005
Eroler, Elif Genckal, “Mavi Anadoluculuk”, https://www.uikpanorama.com /blog/2023/02/01/er/
Bradford, Ernle, Akdeniz, İş Bankası Kültür Yay., İstanbul 2004
Braudel, Fernand, Akdeniz, Metis Yay., İstanbul 2015
Halikarnas Balıkçısı, Mavi Sürgün, Bilgi Yay., Ankara 2022
Kefeli, Emel, Edebiyat Coğrafyasında Akdeniz, 3F Yay., İstanbul 2006
Kemal, Bilbaşar, Denizin Çağırışı, Bilgi Yay., Ankara 1944
Gürsel, Nedim, “Akdeniz Uygarlığı”, Akdeniz Tarihi Kültürü ve Siyaseti: Sempozyum Bildirileri, İzmir BŞB Yay., İzmir 2016
Istrati, Panait, Akdeniz, Oda Yay., İstanbul 2004
Yahya Kemal, Edebiyata Dair, İFCY, İstanbul 1984
Yakup Kadri, Alp Dağlarından, İletişim Yay., İstanbul 2023