Antalya’nın yaşayan hafızası Hüseyin Çimrin: “Tarihsel Bellek Yalnızca Bana Ait Değil Artık”

Antalya denince akla gelen ilk isimlerden biridir Hüseyin Çimrin.  Kent belleğinin canlı bir temsilcisi, rehber, araştırmacı bir yazar, titiz bir tarih arşivcisi… Antsanat Dergisi olarak arşivciliğe nasıl başladığı ve yakın zamanda yayımladığı Antalya Kent Sözlüğü ve Antalya Kent Kronolojisi kitapları üzerine kendisiyle özel bir söyleşi gerçekleştirdik. Samimi anlatımı ve titiz çalışmalarıyla Antalya’nın geçmişine uzanan bu yolculukta bize eşlik etmeyi kabul ettiği için kendisine teşekkür ediyoruz.

Bilgi birikiminiz, sahadaki deneyiminiz ve yayımladığınız eserlerle sadece bir rehber değil, Antalya’nın kültürel belleğini kayıt altına alan bir araştırmacınız. Yayımladığınız onlarca kaynak eserle Antalya’nın sosyo-kültürel birikimini yazılı hafızaya taşıdınız.

Peki, bu merak ne zaman ve nasıl başladı?

Okuma ve yazı yazma merakım, daha ilkokul yıllarında başladığını söyleyebilirim. O yıllarda çocukların okuyabileceği kitaplar da çok azdı, Kitapevleri de. Okul kitapları satan kırtasiye dükkânlarını saymazsak, 1950’li yılların başında Antalya’da Kalekapısı denilen yerde Dilek, Hükümet Caddesi’nde (bugün adı 1. Sokak) Keskin adlarında sadece iki kitapevi vardı. Kitapevi vardı da, bizlerde para mı vardı sanki? Çocuklara harçlık, ancak okul günleri verilirdi. O da bir simit parası, 5 kuruş veya 10 kuruş. Diğer günler çocuklar bütün çocuklar sokakta oyunda olduklarından, sokaktan geçen satıcılardan çocuklarına elmalı şeker, dondurma gibi şeyleri anneler satın alırdı.  Aileler genellikle okul dışı kitapları okumaya izin vermezlerdi. Kitaplar aileden gizlice ve genellikle okul kitabı arasına yerleştirilerek ders çalışılıyor görünümü verilerek okunmaya çalışılırdı. Azizi Nesin’in kolay okunan ve kolay anlaşılan kitaplarına bayılırdık. Okurken dayanamaz gülmemek için kendimizi zor tutardık. Diğer anneleri bilemem ama benim annem çok kızar, bazen de sopayla döverdi. Okumayı seven arkadaşlar arasında satın alınan ikinci el bir kitap, elden ele dolaşırdı. Gruptan biri okul harçlığından biriktirdiği parayla bir kitap satın aldığında, artık o kitap arkadaşlar arasında dolaşıma girerdi. Halen aklımda kalan kitaplar arasında Robert Louis Stevenson’nunDefine Adası, Mahmut Makal’ın “Bizim Köy”, Refik Halit Karay’ın “İki bin Yılın Sevgilisi”, bir de yazarını hatırlayamadığım “İstanbul’dan Amsterdam’a Bir Şileple Yolculuk”.

Hatta “Define Adası” kitabından esinlenerek bir uzun hikâye yazmaya kalkışmış, ancak ilk 20 sayfa sonunda pes etmiş, bana daha kolay gelen Okulum Dumlupınar ve Antalya’nın güzelliğine dair şiir yazmaya başlamıştım. Başöğretmenimiz hafta sonu bayrak Töreni sırasında bütün okul çocukları önünde bana bu şiirleri okuturdu.

Kitapları evde annelerimiz okumamıza izin vermezler; “yalnız dersinize çalışın” derlerdi. O zamanlar genelde çocukların evlerde kendilerine ait bir odaları bile yoktu. Yatma zamanı geldiğinde, yüklükten, yatak, yorgan ve yastıklar indirilip odanın ortasına serilir, çocuklar yan yana birlikte bu yataklara sıralanarak uyurlardı. Sabah gün ağardı mı, çocuklar zorla uyandırılır, yataklar, yorganlar yüklükte yerlerini aldıklarında, çocukların yatak odası, tekrar oturma odasına dönüşürdü.

Sonra turistlerle tanışma serüveniniz başladı.

Antalya’ya gelen Alman Turistlere olan ilgi ve merakım, ortaokulun ilk yılında başladı. Karaalioğlu Parkı biz Yenikapı Semti çocuklarının oyun alanı idi. Bir gün bu parktaki bir bankta yalnız başına oturan ve kitap okuyan yaşlı bir Alman bayan gördüm. Yanına yaklaşıp, okulda Almanca dersinde öğrendiğim birkaç kelime ile “Siz Alman mısınız/” diye sordum. “Evet” dedi ve benim yanına oturmamı işaret etti. Almanca kitabımda derste öğrendiğimiz hikâyeden aklımda kalan cümleleri söylemeye çalıştım. Çok hoşuna gitti. Sonra Almanca kelimeleri ezberlemek için cebimdeki bir yüzüne Almanca, bir yüzüne Türkçesini yazdığım minik kartonları ona gösterdim. Müthiş hoşuna gitmişti. Adresimi aldı. Almanya’dan nasıl bir hediye istediğimi sordu. Bir çocukta gördüğüm ağız armonikası (mızıka) ilk aklıma gelen oldu. Bir süre sonra postadan Almanca Öğrenme Kitabı ile bir mızıka geldi. Birkaç yıl bu yaşlı bayanla mektuplaştık. Mektubu yazarken, sözlüğe bakıyor, böylece yeni yeni Almanca kelimeler öğreniyordum.

Bütün bu mektuplaşmalar şehrimize gelen turistlerle de konuşmak için bana cesaret verdi.   

12 yaşındaydım. Onlara Rehberlik yapmaya çalışıyordum. Bazıları tarihi yerleri görmek istiyorlardı. “İsterseniz ben size refakat eder, tercümanlığınızı yaparım” diyordum. Severek bunu kabul ediyorlardı. Benim bu antik kentler hakkında bir kelime olsun bilgim yoktu. Bunu öğrenecek bir kitap da yoktu. Ben gezdirdiğim turistleri izlerdim. Onların konuşmalarından bir yerin agora, diğer bir yerin Bazilika olduğunu öğrenirdim. Bunları aklımda tutar, sonra da Yenikapı’daki Halkevindeki kütüphaneye gider, bunların ne anlama geldiğini öğrenmeye çalışırdım.

Kütüphane Müdürü ve Kütüphanenin Kurucusu olan, Antalya “üstat” lakaplı Sıtkı Tekeli Bey bana Yunan ve Roma Sanatı’na dair bir kitap gösterdi. Antik şehirdeki binaların nasıl isimlendirildiklerini ve ne gibi işlevleri olduğunu o kitaptan öğrendim.

Sütunlu caddeleri, arkasındaki dükkânları ve işlevlerini öğrendim böylece.

Zamanla öğrenmem gereken daha çok şeyin olduğunun farkına vardım. Turist yerde bir otu gösterip “Bu Nedir?” diye soruyordu. Ben kırsalda hiç yaşamadım ki, nereden bileyim? Bazen mayıs içinde dağlarda çiçek açmış maki topluğunu “Aaa, Ginster” deyip arkadaşlarına gösteriyordu. Tekrar Antalya döndüğümde ilk işim Almanca sözlükte bu kelimeyi bulmak oluyordu. “Ginster”, Türkçe’de “Katır Tırnağı” imiş.  İzleyen günlerde tekrar oralardan geçerken, yeni turist müşterilerime öğrendiğimi “Aaa. Ginster” deyip hava atıyordum. Sonra Alman turistlerden bitki tanıtıcı göndermelerini rica ediyordum.

Yani ben rehberlik yapmaya çalışırken, hiçbir bilgiyi önümde bulmadım. Kelime kelime, cümle cümle öğrenmek zorunda kaldım.

1963 yılında Antalya’da Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’nın Bölge Müdürlüğü kuruldu. Çok iyi derecede Almanca dilini bildiğim için bu Bölge Müdürlüğü’nün Turizm Danışma Bürosuna Tercüman- Rehber olarak atamak istediler. Ancak henüz memurluk olabilecek yaşta değildim. Bunun için yedi ay beklendikten sonra beni bu göreve atadılar.

Rehberlik belgenizi de 18 yaşında mı aldınız?

Hayır, ilk Rehberlik Belgemi 1959 yılında 14 yaşında Antalya Belediyesi ile Antalya’yı Tanıtma ve Turizm Derneği’nin birlikte yaptığı kurslar sonucunda aldım.

İlk kitabınızı ne zaman yayınladınız?

1 Eylül 1964 günü Turizm Danışma Bürosunda çalışmaya başladım. Orada çalışırken birçok yerli turist Turizm ve Tanıtma Bakanlığının Türkçe broşür yayınlamadığından yakınırlardı. “Antalya’yı tanımak için illa yabancı dil mi bilmek gerekiyor?”; hatta zaman zaman da “Keşke şöyle Antalya’yı tanıtan Türkçe küçük bir kitapçık olsaydı tek parasını verip alabilseydik” derlerdi.

Düşündüm. Turist buraya geliyor. Gezip, görüp buralar hakkında bilgi edinmek istiyor. 18 yaşındaydım. Turist rehberliği deneyiminden doğan, turistlerin bilgi taleplerine yanıt olarak yazılmış, Antalya’yı hem tarihi hem turistik açıdan tanıtan ilk çalışmam oldu. Yayınlamak için zamanım olmadı. Turizm ve Tanıtma Bakanlığında yapılan üç etaplı Almanca sınavı sonucu birinci gelmem nedeniyle 1965 yılının Ekim ayı başında, Turizm Stajı yapmak üzere bir yıllığına Almanya’ya gönderildim. Almanya’dan dönüşten bir ay sonra 1966 yılının Kasım ayı sonunda iki yıllık askerlik görevim başlamıştı. İlk kitabımın yayınlanması ancak 1972 yılının Ağustos ayında mümkün olabildi.

12 yaşında başlayan tarihi merakınız, zamanla yazılı kaynakların eksikliğine karşı bireysel bir arşiv yaratma çabasına dönüşmüş, 18 yaşında yazdığınız ilk kitapla bu yolculuk resmiyet kazanmış. O günden bugüne yayımlanmış pek çok eseriniz var. Biz bugün önümüzdeki günlerde yayımlanan iki kitabınıza yoğunlaşmak istedik. Antalya Kent Sözlüğü ve Antalya Kent Kronolojisi. Bu kitapları yazma fikri nasıl doğdu? Yazım süreci nasıl başladı?

Aslında uzun zamandır aklımda olan şeylerdi. Zira arkadaşlarım olsun, tez yazan öğrenciler olsun; gün geçmiyor ki, telefonla ya da kısa mesajlarla bana Antalya’nın eski bir semtini, artık yerinde olmayan bir binayı, bir köprüyü ya da bir kişiyi sormasınlar. Artık Antalya’da bir misyon yüklenmişim. Bu sorulara tümden cevap verebilecek bir kitap tasarlama düşüncem vardı. Corona19 pandemisi ile doğdu. Yasakların başladığı gün, yani 16 Mart 2020’de Antalya Kent Sözlüğünü yazmaya başladım.

Bilgi zaten hazırdı. Bugüne kadar Antalya hakkında onlarca kitap yazmıştım. Bu kitapların hepsini önüme yığıp, önce sözlükte yer alabilecek sözcüklerin bir listesini çıkardım.

Kaynak olarak sadece kendi kitaplarınızı mı kullandınız? Nasıl bir yöntem izlediniz?

Yalnızca kendi kitaplarım değil; sosyal medyada bana daha önce yöneltilen soruları ve verdiğim cevapları da taradım. Bugüne dek sorulmamış olan ama belki bir gün gerekebilir dediğim maddeleri de listeye ekledim. Böylece Antalya Kent Sözlüğü zihnimde şekillenmeye başladı. Ayrıca her gün ortalama 6-7 saat yazıyordum.

Yazarken ya da hiç ummadığım bir anda aklıma bir sözcük daha geliyor, onu önceden hazırladığım listeye ekliyordum.

Antalya Kent Sözlüğü’nde yalnızca merkez ilçelere yer vermenizin sebebi nedir?

Antalya artık benim her zaman anlattığım küçücük, 50 bin nüfuslu bir kıyı kasabası değildi. Antalya da benim gibi büyüyüp serpilmiş, yaklaşık 2,5 milyon nüfusuyla beş merkez ilçeli bir büyükşehir olmuştu. Bu nedenle, Antalya’nın toplam 19 ilçesi içinden

Muratpaşa, Kepez, Konyaaltı, Aksu ve Döşemealtı’nı bu kitabın inceleme alanı olarak belirledim. Bu ilçeler hakkında da az çok bir birikimim vardı.

Kitap tamamen sizin bireysel emeğinizle hazırlanmış. Neden böyle bir yol seçtiniz?

Bu tür bir çalışmanın aslında bir ‘Araştırmacılar Kurulu’ tarafından ele alınıp yazılması çok daha ideal olurdu. Daha önce, Antalya’yı kapsayan bir “Antalya Ansiklopedisi” hazırlanması hayalim vardı. Bu konuda bir yazı kurulu oluşturmaya çalıştım. Ama olmadı, olamadı. Çünkü başvurduğum kişiler, “bundan kaç para kazanacağız” hesabındaydılar. Hâlbuki benim bir editörüm bile hiç olmadı. Bugüne kadar yazdığım her kitabımı bilgisayarda zevkime göre dizayn ediyor, uygun düşen yerlere konuyla ilgili fotoğraflar ekliyorum. Sonunda da bir yazar için en zor iş olan kitabın editörlüğünü yapmaya çalışıyorum.

Yayın sürecinde başka kimselerden destek alıyor musunuz?

Hayır. Kitaplarım, hiçbir ara müdahale görmeden, direkt mutfaktan matbaa aracılığıyla okuyuculara ulaşıyor. Bu teknolojide “matbaa hatası” diye bir durum söz konusu bile değil. Varsa, hepsi benim hatamdır. Hoşgörünüze  talibim.

Kentin belleğiyle ilgili bir başka kitabınız olan “Antalya Kent Kronolojisi” nasıl ortaya çıktı?

Temmuz 2002’de yayımlanan “Bir Zamanlar Antalya” kitabım, Antalya’da öyle bir nostalji havası yarattı ki, birçok kişi ve kurum eski Antalya fotoğrafları toplamaya, sergilemeye başladı. Ancak, son yıllarda bu fotoğraflardaki mekânların ve olayların tarihlendirilmesinde çıkan karışıklıklar, bu kitabın hazırlanmasını hızlandırdı.

Eski fotoğraflardaki önemli binaların yapılış ve yıkılış tarihlerini tek tek saptayıp kronolojik yöntemle sıralamaya başladım. Bu olaylara Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde ödül alan sanatçılar gibi etkinlikleri de ekledim. Böylece yalnızca kendim için hazırladığım bilgiler, artık benim olmaktan çıkıp bir kentin tarihsel belleği haline geldi. Kentimiz tarihini ilgilendiren tüm bu bilgileri; konuya ilgi duyan okurlarımla özellikle bu tür bilgilere her zaman gereksinim duyan araştırmacı arkadaşlarımla paylaşmak isteğimin sonucunda “Antalya Kent Kronolojisi” ortaya çıktı.

Kitap üzerine nasıl geri dönüşler aldınız?

İlk baskının çıktığı günlerde, Antalya Kent Müzesi kuruluş çalışmaları için kentte bulunan Tarih Vakfi Yönetim Kurulu üyelerine birer adet imzalayıp vermiştim. Ertesi gün bana şunu söylediler: “Hüseyin Bey, Siz ne yapmışsınız öyle? Dünyada hemen hemen her konunun bir kronolojisi vardır; fakat bir kentin kronolojisine bugüne kadar hiç rastlamadık. Siz bir ilki başarmışsınız.” Ben de onlara esprili bir dille, “Vallahi ben bunu bilmiyordum. Demek ki hiç bilmeden yapmışım. Çok özür dilerim.” dedim.

Peki, bugüne dönüp baktığınızda ne hissediyorsunuz?                              

Benim için önemli olan eksik olanı tamamlamak, bilinmeyeni araştırmaktı. Her şey böyle başladı. Bugün dönüp baktığımda, tüm bu çabanın Antalya’ya dair kalıcı bir hafıza bıraktığını görmek beni mutlu ediyor.

12 yaşında başlayan bir rehberlik serüveni, 18 yaşında yazılan ilk kitap, Almanya’da şekillenen dil becerileri ve Antalya sokaklarında büyüyen bir belleğin izini sürdük bu sohbetle. Hüseyin Çimrin’in anlatımı, yalnızca geçmişi değil, geleceğe bırakılan kültürel bir mirası da gözler önüne seriyor. Kişisel merakın nasıl yıllar içinde sistemli bir arşive dönüştüğünü; eksik olanı ararken nasıl kalıcı eserler bırakıldığını ve bir şehri sevmenin bazen onu belgelemek anlamına geldiğini gösteriyor. Hüseyin Çimrin’e bu kıymetli hafızayı nesilden nesile aktardığı için bir kez daha teşekkür ediyoruz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir