“Ben Hamamcı Nuri’nin Oğlu Selahattin!”

Çocukluğum, Gençliğim, Yetiştiğim Ortam ve Hayallerim

32 yaşında Antalya Belediye Başkanı seçilmiş, yaptıkları ve yapmaya yeltendikleriyle sayısız tehdit almış, 7 suikast atlatmış bir Cumhuriyet çocuğu, devrimciydi o. Birkaç sayfaya sığmayacak bir yaşam Selahattin Tonguç’unki. Yine de 2020-2025 yılları arasında araştırmacı Göktuğ Özgül’le biyografik kitabı için yaptığı 50 saatlik ses kaydının bir özetini aşağıda bulacaksınız.

Ben, Nuri’den olma, Hatice’den doğma Selahattin Tonguç. Hamamcı Nuri’nin oğlu. İnsan kendi doğumunu bilmez ya, 2 Mart 1941’de Antalya’nın Kaleiçi’nde, Barbaros Mahallesinde, dedem Hamamcı İbrahim Efendi’nin konağında dünyaya gelmişim. Geniş taşlık, yüksek tavanlı hayat, cumbalı odalar. Dedem fötr şapkası, elinde bastonu ve şık giyimiyle tam bir Cumhuriyet tutkunuydu. Dedem Cumhuriyet Hamamı’nın işletmecisiymiş. Geniş ailemizi, harama el sürmeden, bu hamamın geliriyle doyurmuş.

Çocukluğum Kızılsaray’da geçmiştir. Tek parti dönemiydi ve İkinci Dünya Savaşı yılları. 1946’ya kadar sürmüş ekmek karnesi uygulaması, hayal meyal hatırlarım. Gaz maskesini sadece gazetelerde gördük. Karatma geceleriyse, bittikten yıllar sonra dahi konuşuldu. Tüm bunlara neden olan yurtların insanları, yıllar sonra turist olarak sahillerimize gelerek, barış ve huzur içinde birlikte tatil yapacak, denize gireceklerdi.

Türkiye’de bu kentin adını ve varlığını pek az insanın bildiği o günlerde, Adalya’dan Antalya’ya dönüşmüş, kasabadan hallice, şehir demeye bin şahit bir yerde büyüdüm.

Babam Cumhuriyet Hamamı’nı işletirdi. Kardeşler arasında tek okumamış olan oydu. Hepsi tahsil görürken, hamamın gelirinin büyük kısmını onlara göndermiş. Fakat bunu kabul etmezdi. Efsane vali Haşim İşcan dönemi, devletin ormandan kontrollü odun kestirme işine makta denir. Babam uzun süre, Ömer Melli’yle birlikte Manavgat’ın dağ köylerinde makta işi yaptı. Elmalı sedir ormanlarına da gider miydi, bilmiyorum.

Babam Nuri Tonguç’un bazı işler için zamanında belli ki açık artırmayla alınmış bir Ford otomobili vardı. Babamın diyorsam elbette otomobil sürmeyi biliyorsa tanıdıklar da kullanır. Her şeyin imece olduğu günler. Örneğin İsmet İnönü, birkaç kez o otomobille giriş yapmıştır Kapaezaltı’ndan Antalya’ya. Bas 1, kaldır 2, yazardı. Tekerler ahşap! Korkuteli civarına gideceğimiz vakit, sabah gün ışımadan, haydi o tekerleri ıslat. Kepezüstü’nü çıkarız biraz ileride ülkem gibi ıssız bir çeşme başında mola verilir. Tekrar tekerler ıslatılır. Islatınca şişer ve bir süre daha idare eder.

Babamın bir de Harley Davidson motorsikleti vardı. Yoktu diyene rastlayamazsınız. Bir çalıştı mı gürültüsünden durulmazdı. Makta işçileriyle, şehrinim tahtacılarıyla -ki o arkadaşlarım ya da yongacılar derdi- ava çıkmış, içmiş, bazı geceler sabaha karşı eve dönerdi. Zaten o motorun sesine tüm sokak şöyle bir yataktan doğrulur, harp mi çıktı dercesine. Uyuyanları uyandırır. Çocuklar kalkın. Keklik ya da turaç avlamıştır. Hanım şunu al bi zahmet. O gün artık onun yahnisi yenir.

Babamın böyle başka işlere gittiği günler, hamam kapanır mıydı? Bizim hamam bir kentin kapısı gibiydi, benim bildiğim hiç kapanmadı. Cumhuriyet Hamamı’nın soğukluk ya da ılıklık denir, o kısmı çok muntazamdır.  Akşam ezanından sonra dahi köylerden gelip hanlarda yer bulamayan müstakil insanlar, binek hayvanına da barınak aramayanlar, ya ücretsiz ya gönlünden ne koparsa, hamamın soğukluğunda konaklardı.

Doğuda Elektrik Santrali son bina fakat şehir, Vali Konağı’nda (Işıklar Öğretmenevi) biter.  Batıda Meteoroloji Yapısı fakat Kadınyarı’nda şehir bitmiş sayılır. Kuzeyde ise Şarampol’ün üstünde bitiyordu kent hudutları. Halkevi, Elhamra Sineması, Antalya Lisesi, (halk şimdi Karaalioğlu diyor) İnönü Parkı, birkaç lokanta, birkaç kahvehane… Antalya hepi topu bu kadar.

Biri vefat eder, cenaze Paşa Camisi’nden kalkar, Andızlı Mezarlığı’na kadar, görenlerin iyi niyet temennileri ve dualarla el üstünde götürülür o tabut. Cenazenin o küçük kalabalığını ve tabutu gören esnaf ya kalabalığa katılır yardım eder tabutun bir ucundan tutar ya da dükkânının kapısında şapkasını önüne alır ve bir çeşit saygı duruşuna geçerdi.

Zanatkârların merkezi Eski Demircileriçi’ydi. Hacı Şaban’ın boyacı dükkânında kırmızı, mavi, mor, sarı, yeşil yün çileleri ebruli bir renk cümbüşüne çevirirdi çevreyi. Atarabaları, tatar arabalarını o boyardı. Civar illerden de gelenler olurdu ona. Yemeniciler Çarşısı’nda Moralı Zeynel, İkikapılı Han’da İkizler Yorgancısı… Kaybolan meslekler, renkli simalar saymakla bitmez. Kanlıçay, mezarlığa kadar gelir, değirmenler çalışırdı.

İşte 1940’larda sıtmadan veremden kırılan, her yerinden sular arıklar akıp, içecek temiz suyu olmayan, kışın sert ve nemli, yazın cehennem sıcağı; memurların sürgün yeri “cehenneme beş kuruş” Antalya, böyle bir yerdi.

Muratpaşa Cami’nin bahçesindeki havuzda öğrendik yüzmeyi.1947-48’de İstiklal İlkokulu’nda başladı okul hayatım. Deniz Baykal da dördüncü sınıf öğrencisiydi, bizlere abilik yapardı. Tahir Dağyar müdürümüz, Müzeyyen Hanım ve Bedia Hanım öğretmenlerimizdi. Ortaokulu, Antalya Lisesi’nin küçük binasında tamamladım.

1958’de büyük olaylar yaşandı. “Kıbrıs Türktür” mitinginde Cumhuriyet Meydanı’nda mahşeri bir kalabalık. “Diktatorya’ya Hayır” yürüyüşünde lise ikinci sınıf öğrencisi olarak Demokrat Parti’yi protesto ettik. Muammer Aksoy hoca bizi sakinleştirmeseydi büyük bir linç hareketi olacaktı.

Antalya Lisesi üçüncü sınıfın birinci döneminde karneme tam on bir tane zayıf yani bir gelmişti. Eşraf çocuklarıyla yaramazlık yaptık, ama biz orta tabaka bir aileyiz, okumam lazımdı. O zamanlar beni kan tuttuğunu bilmiyordum ve Tıbbiye’ye gidip doktor olmak en büyük hayalimdi. Bu arkadaş grubundan uzaklaşmalıydım. 1958 Şubat’ında amcam Demokrat Parti’den Burdur Belediye Başkanı Zeynel Abidin Tonguç’un yanında liseyi bitirmek için Burdur’un yolunu tuttum.

Burdur’da “haçı koynında” lakabıyla ünlendim. Antalya’dan sonra hem Burdur, hem de okul bana çok küçük görünmüştü. Bir dönemde Burdur’da notlarımı düzelttim. Tamamı 7-8-9 oldu. Antalya’dan gelen notlarımla buradaki notlarım arasındaki fark müdür muavinini şaşırtmıştı. Önceki karnemde on bir tane bir gören Müdür Muavini İbrahim Bey, arkadaşlarımın yanında bana, “Sen nasıl bir adamsın? Senin gibilere haçı koynunda derler” dedi. Okulda “gerçek niyetini, kimliğini veya durumunu gizleyen, aldatmaca yapan, rol yapan” anlamında haçı koynunda birisi olarak ünlenmiştim. Bu deyim mezun oluncaya kadar benimle anıldı. Felsefe ve tarih derslerinden ikmale kaldım. Yalvardım. “Geçemezsem serseri olurum” diyerek hocamı ikna ettim ve 1958’de Burdur Lisesi’nden mezun oldum.

İlk sigaramı da o yıl içtim – amcamın sayesinde şaraba batırılmış Sipahi bulmuştum. Ne bileyim ki bu günde üç pakete kadar çıkacak, hayat boyu sürecek bir alışkanlığın başlangıcı olacağını…

Üç amcam Tıbbiye’de okumuşlar – kentte onlara “Üç Tıbbiyeli Kardeş” denmesi ailemizin gururuydu. Dr. Burhanettin Onat, Dr. Sabri Aksoy ve amcam Dr. Sadri Etem Tonguç,  İtalyan işgali döneminde, İtalyan Hastanesi’nin kentliden ödenmesi mümkün olmayan ücretler istemesi karşısında, Türk yurttaşlara ücretsiz muayene duyurusu yapmış üç vatanperver. Bu, Antalya Gazetesi sahibi, Rodos sürgünü Mehmet Emin Efendi’nin (Adıson) ve oğlu Mazlum Adıson’un anılarında da geçer. Diğer amcam Dr. Hüsamettin Tonguç, uzun yıllar Kaş Sıtma Savaş tabipliği, Antalya İl Sağlık Müdürlüğü gibi görevlerde bulunmuş. Bir diğer amcam Zeynel Abidin Tonguç ise çocukluğumda Burdur Sağlık İl Müdürü, gençliğimdeyse Burdur Belediye Başkanıydı. İşte, ben de doktor olma hayali kurdum bu üç amcamı izleyerek.

Ailede üç amcamın doktor olması, bu mesleğe karşı büyük bir heves duymama neden olmuştu. Hep doktor olmak istedim ama olmadı. 1958’de İstanbul’a gittiğimde, amcam Sadri Etem Tonguç’un sanatçılarla dostluğunun renklendirdiği bir dünyaya girdim. Yakın dostlarının “kafacı Sadri” dediği amcam, aynı zamanda mason locasında Büyük Üstad’dı.

Kadıköy’de Süreyya Operası’nın yanındaki muayenehanesi zamanın ünlülerinin uğrak yeriydi. Dâhiliyeci olmakla kalmamış, çok sevilen, vazgeçilemeyen birine dönüşmüştü. Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Münir Nurettin, Selahattin Pınar, gibi dönemin büyük isimleriyle dostluklar kurmuştu. Bu insanları ben de gördüm. Sohbetlerinde sessizce bir kenarda bulundum. Todori’nin meyhanesinde Sakallı Celal, İngilizce edinebilmek için tanıştığım İstanbul Üniversitesi’nde Mina Hoca (Urgan) ve İstanbul’da bulunduğum vakitler boyunca vapur iskelesinde buluşup birlikte karşıya geçtiğimiz Vedat Günyol gibi sayısız isimle daha beni o tanıştırmıştır. Bu insanlardan hiç fark etmeden çok şeyler öğrenmişim. Sonra anlayacaktım.

İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’ne başladım ama asıl hedefim Tıp’tı. Bir yandan üniversite, bir yandan zengin bir cemiyet hayatı yaşarken, ülke adeta kaynayan bir kazana dönüşmüştü. Öğrenci olaylarının tam ortasında buldum kendimi. İnönü’nün el yazısıyla yazılan bildirilerini teksirle çoğaltıyor, kamyonların arkasında sabaha kadar dağıtıyorduk. 1960’ta bir otobüsten atlayıp sivil polisten kaçmaya çalıştım. Kilometrelerce koştum. Yerleşim yerleri bitti, Kızıltoprak’ta tarlalara girdim. Bir sotede nefesimin yatışmasını bekledim. Herif hala oralardaydı. -ki asıl hikâye daha uzundur ve hayatımın en heyecanlı anlarından biridir.

Mahmut Esat Karakurt’un küçük kardeşi Ferit Karakurt, en yakın arkadaşlarımdan biri. Gece olmuş bunlar iskambili bırakmıyorlar. 27 Mayıs 1960. Gece yarısı Kadıköy’deki evden Antalya Belkıs Festivali için Antalya’ya gitmek üzere evden çıktım. Haydarpaşa’dan trene bineceğim. Sokakta hiç kimsecikler yok. “Boşuna gitme, ihtilal oldu” dedi polisler. Mecbur gece yarısından sonra eve döndüm. Evdekilerin nihayet, iskambil oyunları bitmiş, Ferit benim yer yatağıma kıvrılmış. Evde yatacak yer yok. Ama en önemlisi ihtilal olmuş, içim içime sığmıyor. Uyandırdım Ferit’i. Kalk ihtilal oldu. Fenerbahçe Kalamış’tayız. -Apartmanımızda Zekeriya ve Sabiha Sertellerin de dairesi var. Fakat tüm bu baskı ortamında yurt dışındalar.

Hiç görmedim onları. On yıllarca dönemediler ülkelerine zaten.- Sadece birkaç metre ötede, iki bakanın evi var. Ferit’le ikimiz hiç ama hiç konuşmadan, sanki önceden anlaşmışçasına ceketlerimizi giyip çıktık. Birlikte komşu bakanların zillerine bastık, “Uyanın, kalkın, ihtilal oldu! Hesap vereceksiniz! Radyoyu açın da görün bilmemneyinizi! (Küfür savurduğumuzu da anımsarım. Gençlik işte!) Ertesi gün halk sokaklardaydı, davullar çalıyordu ve polis artık hiçbir şey yapmıyordu. Tam bir şenlik havası!

Aynı yıl hayatımın en büyük dayağını yedim. Kadıköy’de tramvayla eve giderken askerler beni de aldı. Bodrumda Ali Fuat Başgil hakkında küfür ettiğim için dayak yedim, morarmış halde Sansaryan Han’daki Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldüm. Oradaki işkence araçlarını gördüğümde ne durumda olduğumu anladım. Kan görmeye dayanamadığımın da bu tür bir durumda bir yerlerde farkına vardım işte. Demek ki asla doktor olamayacaktım.

1960 sonbaharında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne başladım. İstanbul’u özlüyor, her hafta sonu trene biniyordum. Bir yıl sonra nihayet aradığım kültür ortamını Ankara’da da bularak İstanbul’a gitmeyi bıraktım. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın konserleri, Devlet Opera ve Balesi’nin gösterileri vazgeçilmezimdi. Ev arkadaşım, sonradan büyük bir medeni hukuk profesörü olacak Aydın Zevkliler’dir.

Ankara’da Antalyalılar Kültür Derneği’ni kurduk. Dört yıl başkanlığını yürüttüm. Her yıl Bulvar Palas’ta Portakal Gecesi düzenledik. Antalya Piyazı’nın sosunu buradan götürüyorduk. adım atacak yer kalmayacak kadar kalabalık oluyordu. Yılda bir kez,  Antalya’yı anlatan  Güneş ve Tarih Dergisi’ni çıkarıyor, geziler düzenliyordum. Farkında olmadan siyasetin alt yapısını örüyormuşum meğer.

Kırkgöz mevkiinde, Karain’i gören bir yerde, Yağca Köyü’nde dedelerden kalma bir çiftliğimiz vardır. Denize girmeye vakit bulamıyor, Kırkgöz’ün gâvur arklarında serinliyordum. Anadolu’da insan yaşamını yarım milyon yıl geriye götürecek olan, bu coğrafyanın en kutsal yeri Karain Mağarası’nın kazısına başlanmıştı. Sıkıldıkça motorsikletle, İsmail Kılıç Kökten hoca ve öğrencilere, çalışanlara ayran ve azık götürüyordum. Yazları çiftlikte çalışıyor, yetiştirdiğim karpuzları satarak para kazanıyordum. Bu şekilde kışın Ankara’da rahat ediyordum. Kafeteryalara, pastanelere, konserlere gidecek parayı böyle böyle biriktirdim.

Münazara takımındaydık, Uğur Mumcu da bizlerden bir alt sınıftaydı ama en başarılı üyelerden biriydi. Kantin konuşmaları adeta ikinci bir eğitimdi bizim için. Doğu Perinçek, Hasan Fehmi Güneş, Ahmet Kumruluoğlu gibi sınıf arkadaşlarımız, müdavimlerimizdi.

Bülent Nuri Esen, Faruk Erem gibi efsane hocaların öğrencileri olmuştuk. Ord. Prof. Dr. Tahsin Bekir Balta hocamız bize “Bu ülkeye borcunuz var! Siyasete atılmalı, ülkenin gelişmesi için emek vermelisiniz” demişti. Bu sözler beni etkiledi, 17 yaşında Antalya Gençlik Kolları’nda bulunduğum CHP’ye yeniden üye oldum.

1965’te Ankara yıllarım sona erdiğinde, hayatımın temellerini atmış, siyasetin ve kültürün ne demek olduğunu öğrenmiştim. Amcamdan aldığım sanat sevgisi, hocalarımdan öğrendiğim vatan borcu bilinci ve yaşadığım olayların verdiği tecrübeyle geleceğe hazırdım. 1960 Anayasası gerçekten çağdaş bir anayasaydı ve gençliğin umutlarını yeşertmişti. Farkında olmadan siyasete kayıyor, baba ocağım Antalya’da siyaset yapmanın alt yapısını örüyordum.

1965’te Hukuk Fakültesini bitirdim ve Antalya’da avukatlık stajına başladım. Süleyman Özgül’ün yanında başladığım bu serüven, beni hem mesleğimle hem de hayatla tanıştıracaktı. Antalya, Burdur ve Isparta’nın birleşik barosuna kaydım 212 numarayla yapıldı. Cumhuriyetten 1966’ya kadar bu üç şehirdeki iki yüz on ikinci avukat bendim.

Avukatlık günlerimin en unutulmaz anılarından biri, Cüneyt Arkın ile bezik arkadaşlığımdı. Film çekimi için Antalya’ya geldiğinde tanıştık. Akşamları Tatoğlu Otel’de bezik oynardık. O dönem her akşam sohbet ve oyun, belki bir ay sürdü bu dostluk.

1966 kışında Bucak’taki duruşmalara giderken korkunç bir kaza geçirdik. Babamın eğribacak Skoda kamyoneti beş takla attı. O kamyonetten, Süleyman’la ikimiz tek sıyrık almadan çıktık. O gün ölümün o kadar korkulacak bir şey olmadığını anladım. Bu deneyim bende hiçbir zaman sönmeyen bir cesaret uyandırdı.

Asıl dönüm noktam Antalya Adliyesi’nde yaşandı. Bir hâkimin ilk celsede daha ben ağzımı açmadan “yaz kızım, karar…” diye başlamasıyla, “kapıda şu kadar para aldığınız konuşuluyor hakim bey. Şimdi siz bu söylentiyi haklı çıkardınız.” Diyerek bu adaletsizliğine dayanamayıp sandalyeyi havaya kaldırmıştım. Baro başkanı, Zeki Şeremet Bey son anda müdahale edip beni kurtardı, ama ben hakimden özür dilemedim. Türk yargısına zarar verdiğini söylediğim o hâkimle bir daha karşılaşmadık o dönem. Zeki Bey, “Selahattin, hemen askere git. Meslekten men davası açacaklar. Git ve bir süre unutulmuş ol.” Dedi.

1966 Kasımı’nda Ayşe Erdal ile evlendim. Babası Ahmet Erdal, Robert Koleji mezunu, yüksek tahsilini ABD’de yapmış bir mühendisti. TC Karayolları’nın kurucuları arasında yer almış, Karayolları 3. Bölge Müdürü olarak Konya, Antalya, Burdur, Isparta illerini yönetmiş; Bolu Kereste fabrikası, Ereğli Demir Çelik, Burdur Şeker Fabrikası ve ülkenin çeşitli illerinde Sümerbank fabrikalarının kurulmasında başrol oynamıştı.1955’te Antalya Dokuma Fabrikası kontrol amiri olarak bir süre Antalya’ya yerleşmişti. Cumhuriyet döneminin sanayileşme ve altyapı geliştirme çalışmalarında etkin rol oynayan, ülkenin kalkınmasına katkı sağlamış önemli bir teknokrat ve girişimciydi.

Sadece eşim değil, bir ömür hayat arkadaşım olacak, benle tüm sıkıntılara sabır gösterecek olan Ayşe Erdal da eğitim yaşamına Antalya’da başlamış ve İstanbul Kız Lisesi’nde okumuştu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne devam edecekti ki evlilik planımız, bu ihtimali ortadan kaldırdı. Yaşamımın en büyük üzüntülerinden biridir.  

Ayşe sadece maddi olarak zorlu, sıkıntılı yıllarımızda değil, yaşamımızın en güzel günleri olan, iki çocuğumuz Ebru ve Çetin’in yetişmekte olduğu ve benim belediye başkanı olduğum dönem, kapımıza gelen tehdit mektuplarına, tehdit etmeye gelen ve yapacaklarını kelimelere döken kişiler karşısında cesaretle boy gösterecek, düşleyemediği kadar sabırlı ve vakur bir insan olacaktı. Yaşadıklarının ayrıntısını hala dahi bilmem, ne bana ne çocuklara bu dehşet anlarını anlatmaz çünkü. 

Düğünümüz Antalya Halkevi Salonu olarak bilinen Belediye’de oldu, Gece yarısı düğüne askerler gelip ertesi sabah kıtaya teslim olmamı söylediler. Kıbrıs krizi nedeniyle ordu teyakkuzdaydı.

Askeri kura çekiminde Doğubayazıt’ı çektim. Adını bile duymamışız. Ağrı’nın dondurucu soğuğuna gittik. Eşim Ayşe ve kayınvalidem İsmet Hanım da geldi. Üç günlük tren yolculuğundan sonra, is ve kömür içinde vardığımız bu kasabada, bambaşka bir Türkiye’yle karşılaşacaktım.

Orada gördüğüm yoksulluk tarif edilemezdi. Eksi 30 derecede, askeri kamyonların döktüğü çöplere akın eden, soğuktan morarmış üstü başı yırtık pırtık, giysileri noksan, o soğukta yarıçıplak, ayakkabısız ayaklara çaputlar sarmış insanlar. Bu insanları çöpten uzaklaştırmak ve onları biraz daha açlığa mahkûm etme pahasına, bu insanlık dışı resmi yok etmek için, bu resmi çizenlere değil, havaya silah atması emri verilen askerler. Teğmendim. Bir komutanın üstüne yürüdüğümü hatırlarım. (Bunlar ve fazlası, hazırlanan biyografik kitabımda “Doğubayazıt Halkı: Yüce Dağın Hayaletleri” adıyla yer almakta.) Bu manzara karşısında aklımı yitirdim. Sanki başka bir ülkedeydim. Sınırın karşısında Şah’ın İranı’nın ihtişamı varken, bu tarafta sadece sefalet vardı.

Yaz olunca, parsa toplamaya ağa çocukları yaşadığı ülkelerden dönermiş buraya. Akşamları bazen kahvehanelerde ağa çocuklarıyla sohbet ederdik. Batıda, İstanbul, Paris ve Londra’da yüksek tahsil görmüş, batı dillerini ana dilleri gibi konuşan, mitolojiden ve edebiyattan anlayan bu gençler, sabah ihtişamlı kıl çadırlarının içinde tam bir derebeyine dönüşerek, kuyruk olmuş köylüden koyun paralarını topluyorlardı. “Doğuda hâkimiyet bizde, ekonomik güç bizde. Bu halkın sadece manevi desteğe ihtiyacı var. Onlar biz olmadan bir gün dayanamazlar.” Bu sözler, ülkenin temel sorunlarının kaynağını açıklıyordu.

Bu yaşadıklarım, bana sadece hukuk değil, hayatın gerçeklerini de öğretti. Ağrı Dağı’na karşı geçirdiğim o bir buçuk yıl, benim siyasete girmemde birinci derecede etkili oldu. O çöplere koşan insanları gördükçe tüylerim diken diken oluyor. Doğubayazıt halkının yoksunluğu, aklımdan bir an olsun çıkmayacak ve beni yaşamım boyunca daha adil bir düzen için mücadeleye itecekti.

Hamile eşimi İstanbul’a göndermek zorunda kalmıştım. 1969 Martında askerlik görevimi tamamladım, Nisan ayındaysa baba oldum. Canım kızım Ebru dünyaya gelmişti. Hemen ardından baba ocağı Antalya’ya döndüm ve Muratpaşa Camisi’nin alt tarafında, Kızılsaray’da çocukluğumun geçtiği eve yerleştim. Hemen işe koyulmalıydım. Elbette ideolojilere ilgim vardı ama önce bir baltaya sap olmalı, ailemi geçindirmeli ve bir düzen kurmalıydım. Siyaset mi? Yöneticilik mi? Güldürmeyin beni!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir