Kapitalizm güzel insanların hayatını nasıl yeniden yazar?
Brigitte Bardot’nun ölümüyle birlikte sosyal medya, bir yas sahnesine dönüştü. Ancak bu sahnede anılan konular Bardot’nun kişiliği, sineması, politik duruşu değil; nerdeyse bütünüyle imajıyla ilgiliydi. Dağınık topuzlar, kedigözü makyaj ve süslenmiş bir “Fransız Kadını”, “Sex Kitten” imajı. Paylaşımların büyük kısmı, Bardot’yu bir “kişi” olarak değil “aesthetic” olarak anıyordu.
Bu durum sadece Bardot’ya özgü değil. Günümüzdeki tüketim çılgınlığı ile tarihsel figürler ve temalar politik bağlamlarından soyutlanarak “aesthetic” birer referansa indirgeniyor. Bardot’nun bu gün Chappell Roan’ın “Red Wine Supernova”sında veya Olivia Rodrigo’nun “Lacy”sinde görülen varlığı samimi bir ilham kaynağından çok yüzeysel bir imaj alıntısı olarak görülüyor. Bardot bu alıntılarda sadece bir siluet, saç modeli ve nostalji olarak var.
Ahlaki Bir Tehdit
Bardot’un modelliğe başladığı yıllarda Fransa, Christian Dior’un New Look’u tarafından domine ediliyordu: Özel dikim ceketler, uzun etekler, kontrollu bir feminenlik. Bardot ise “saygın hanımefendi” rolünü reddederek kız çocuklarının okul önlüklerinden çıkıp anneanneleri gibi giyinmeye başladığı bir dönemde kopuş yarattı.
Bardot’nun 1952’de Elle dergisinde yer alıp Senarist / Yönetmen Roger Vadim ile tanışması ile birlikte hem kariyeri hem de kişisel hayatı sonsuza kadar değişti. Ailesinin onaylamadığı bu ilişki, Bardot’nun reşit olmasıyla birlikte evliliğe dönüştü; aynı yıl Le Trou Normand ile beyazperdede göründü.
Vadim’in ilk yönetmenlik deneyimi “And God Created Women” (“Ve Tanrı Kadını Yarattı”) Fransa’da ahlaki bir tehdit olarak görüldü ve başlangıçta bir ticari başarısızlıktı. Filmin kaderi, Fransa sınırlarını aştığında değişti. Amerika’da Katolik Kilisesi’nin filmi yasaklama girişimleri filmi bir fenomene dönüştürdü. Life dergisinin “Özgürlük Heykeli’nden beri hiçbir Fransız kızı Amerika’ya bu kadar ışık saçmadı” yorumu, Bardot’nun bir kişiden çok bir sembol olarak okunduğunun habercisiydi. Bu sembol, geleneksel ahlaka karşı bir “doğal” bir kayıtsızlığı temsil ediyordu ve bu yüzden Bardot dönemin Fransız solcuları tarafından da sahiplenildi.
Kırılma Anı
Simone de Beauvoir, “Brigitte Bardot ve Lolita Sendromu” başlıklı yazısında “Bardot’yu eksistansiyalizmin poster kızı” diye nitelendirirken Bardot’nun erotizmini gizemli ve büyülü değil, direkt ve doğal olarak tanımlar. Bu doğallık Beauvior’a göre hem cazip hem tehlikelidir: ehlileştirildiğinde anlamını yitirir, canlılığını kaybeder. Lolita’nın Bardot’nun yükselişinden birkaç yıl sonra ortaya çıkması da, bu masumiyetle cinselliğin iç içe geçtiği yeni kadın imgesinin dönemin ruhunu belirlediğini düşündürür. Beauvoir, Bardot’yu savaş sonrası Fransa’nın en özgür kadın figürü ve kadın tarihini ileri taşıyan bir kırılma noktası olarak görür.
“And God Created Women”ın çekimleri sırasında Vadim ile evlilikleri sona erdi; profesyonel işbirlikleri ise devam etti. Ardından gelen ilişkiler, annelik deneyimi ve kamusal görünürlük, Bardot’nun 26. yaş doğum gününde ciddi bir psikolojik kırılma noktasına ulaştı; Bardot bu dönemde intihar girişiminde bulundu.
Bardot, gerçek aktrislerin ölene kadar oyunculuğa devam etme zorunluluğu hissettiğini söylemişti. Öte yandan, kendisi 38 yaşında, bir film çekimi sırasında tanık olduğu hayvan kesimi, onun için bir kırılma noktası oldu ve onun oyunculuğu tamamen bırakmasına sebep oldu. Hayvan hakları aktivizmi Bardot’un kendini özne olarak konumlandırdığı bir alan haline geldi. Mezbahalarda elektroşok kullanımının savunulmasıyla başlayan bu süreç, Fransız yasalarının değişmesine kadar uzandı.
Ancak Bardot’nun “aktivist” kişiliği burada çelişkili kaldı. Hayvan hakları hakkındaki radikal duyarlılığı, göçmenler, Müslümanlar ve kadınlara yönelik sert ve dışlayıcı söylemleriyle keskin bir tezat oluşturdu. Helal kesime yönelik eleştirileri, aşırı sağcı figürlerle kurduğu yakınlık ve feminizmi açıkça küçümsemesi, onu kültürel olarak devrimci ancak politik olarak ilerici olmayan bir figür haline getirdi. Cinsel özgüveni ve bedenle kurduğu rahat ilişki, birçok kadın tarafından özgürleştirici bulunmuş olsa da, Bardot feminizmin hiçbir döneminde müttefiki olmadı.
İkon statüsü, Bardot’nun politik söylemlerini hep arka plana attı. Oyuncu burada bir istisna değil; tüketim kültürü için önemli olan, bir figürün ne söylediği değil, nasıl göründüğü ve ne kadar kolay pazarlanabileceğidir. Bardot’nun hâlâ bu kadar rahat referanslanabilmesi, onun fikirlerinden bağımsızlaştırılmış bir imgeye dönüştürülmüş olmasıdır.
Günümüz pop kültüründe referans verme nerdeyse özgünlüğün yerini aldı. Her şey başka bir şeye işaret ediyor; her sahne, her fotoğraf çekimi; her stil. Referans burada var olanı alarak yeni bir şey üretmekten çok bir kopyalama ve tembellik haline geliyor. Risk almayan, pozisyon almayan, politik olarak sessiz ama görsel olarak tanıdık. Bardot’nun bu gün hâlâ bu kadar işlevsel olmasının nedeni bu; imgesi içeriğinden daha pazarlanılabilir.