Dördüncü Duvar, temelinde izleyici ve eser arasındaki hayali, görünmez sınır olarak ifade edilebilir. Kavram ilk kez, 19. yüzyıl tiyatrosundaki gerçekçilik akımının yaygınlaşmasıyla, 1758 yılında Fransız filozof ve tiyatro teorisyeni Diderot tarafından ortaya atılmıştır. 20. yy’da ise Brecht, Epik Tiyatro’sunda bu kavramı yıkarak izleyiciyi kurmaca bir dünyanın içerisinden çıkarıp düşünmeye sürüklemiştir.
Sinema sektörünün tiyatrodan beslenen bir yapı olması nedeniyle, kavramın yedinci sanata geçişi zor olmamıştır. Erken dönem sinemasında gerçeklik algısının yıkılmaması amacıyla oyuncuların kameraya bakmaları kesinlikle yasaktı. Bu kuralın yıkılarak oyuncunun izleyiciyle etkileşime geçtiği ilk ciddi örneğin “Men Who Have Made Love to me” olduğu söylenebilir. Daha sonrasında da Chaplin filmlerinden “Deadpool”a pek çok filmle bu kuralın yıkılması yaygınlaşmaya başlamıştır.
1930–1970 arası Dördüncü Duvar kırılması, daha çok deneysel filmlerde veya komedilerde görülen, nispeten nadir bir teknikken; 1970–2000’lere bakıldığında “Annie Hall”, “Ferris Bueller’s Day Off” ve “The Fight Club” gibi filmlerle daha çok karşımıza çıkmaya başladı. 2000 sonrası post modern anlatıların, meta mizahın ve izleyiciyle doğrudan ilişki kuran yapımların artmasıyla teknik daha da yaygın bir hâle gelmeye başladı. Özellikle “Deadpool” ve “The Wolf of Wall Street” gibi popüler yapımlar sayesinde geniş kitlelerce benimsendi. Peki, Dördüncü Duvar’ın bu kadar sık kırılması ve bunun insanlar tarafından benimsenmesi, bir noktada bu duvarın varlığını sorgulamamıza sebep olmaz mı?
Sonuç olarak ortada ne fiziki bir duvar ne de tamamen gerçek olan başka bir dünya var. Bu noktada duvarın bu derece kırılması ve oyuncunun oynadığı karakterin izleyiciyle sık sık konuşması, Dördüncü Duvar’ı, karakteri ve oluşturulan ütopyanın varlığını sorgulamamıza ve eserlerin samimiyetini yitirmesine sebep olabilir. Bu durum, sinemadaki gerçekçilik ve biçimcilik anlayışları arasındaki ayrımı da düşündürmektedir. Gerçekçi anlatının temel amacı, izleyicinin kurmaca dünyanın varlığını unutup kendisini onun içerisinde hissetmesini sağlamaktır. Bu nedenle, anlatının görünmez kalması ve izleyicinin filmden kopmaması önemlidir. Ancak duvarın kırılması, izleyiciye sürekli olarak izlediği şeyin bir kurmaca olduğunu hatırlatarak filmi gerçekçilikten uzaklaştırıp biçimciliğe yaklaştırmaktadır. Bu noktada izleyici, yalnızca anlatılan olaya değil, olayın nasıl anlatıldığına da odaklanmaya başlar. Belki de 4. duvarın kırılması, gerçeklik yanılsamasını bozarak izleyiciyi hikâyenin içine çekmekten çok, onun bir anlatı izlediğinin farkına varmasını sağlayan biçimci bir tercih olarak da görülebilir.
Bir karakterin Dördüncü Duvar’ı kırması onu filmden uzaklaştırır mı? Karakterin diğer karakterlerden farklı olarak bu duvarın farkında olması, bunun nasıl mümkün olabileceğini sorgulamamıza sebep oluyor ve bakıldığında bu hafife alınabilecek bir farklılık da değil. Belirli anlarda hiçbir şey olmadan karakterin akış içerisinde bir anda izleyiciyle konuşması ya da en basitinden sadece dönüp bakması, yanındaki karakterlerin o anda duvarı kıran karakterin ne yaptığını sorgulatmaz mı? Sadece film içerisinde bir duraklama yaratılması ve o anda tüm bu olayların olması, karakteri daha farklı bir noktaya çekerek onun hikâyeden uzaklaşmasına sebep olmaz mı?

Bakıldığında, hikâyenin bir parçası olmaktan çıkarıp o karakteri bir masal anlatıcısı konumuna taşımaz mı? Eğer öyle değilse, bu karakter bunun nasıl farkına vardı ya da aslında oraya ait bir karakter değil mi? Veya aslında oraya ait olan tek kişi o mu? The Truman Show’a baktığımızda doğrudan bir dördüncü duvar kırılması görülmez. Truman hiçbir zaman kameraya dönüp izleyiciyle konuşmaz. Buna rağmen film, dördüncü duvar kavramını farklı bir şekilde ele alır. Filmde duvarı fark eden kişi, seyirciye seslenen bir karakter değil, yaşadığı dünyanın yapaylığını keşfeden Truman’ın kendisidir. Truman’ın bütün hayatı bir ütopya olduğu için aslında filmin içindeki tek “gerçek” kişidir. Etrafındaki herkes rol yaparken, kurmacanın farkına sonradan varan Truman, kendi gerçekliğinin izleyicisi konumuna geçer. Bu açıdan bakıldığında, dördüncü duvarı kıran karakterin hikâyeden uzaklaşıp uzaklaşmadığı sorusu tersine döner. Belki de hikâyeden uzaklaşan karakter değil, hikâyenin içinde gerçekten bulunan tek kişi odur, denilebilir.
2013 yapımı “The Wolf of Wall Street” filminin Dördüncü Duvarı kırdığı sahnelere baktığımız zaman, karakterin kimi zaman dış ses aracılığıyla yaşananları, daha da spesifik olarak baktığımızda ise bazı noktalarda gördüğümüz şeyleri sık sık akışı keserek anlattığını görüyoruz. İlk başta izlediğinizde güzel bir fikir gibi görünse de bana kalırsa bunun bu derece fazla yapılması, filmin asıl konusundan koparak aslında çok da gerekli olmayan detaylar içinde boğulmamıza ve konuyu anlamayı kaçırmamıza sebep oluyor. Bunun da ötesinde, “Acaba gördüğümüz şeyleri anlatmasa anlamaz mıydım?” diye kendimizi sorgulamamızı sağlıyor. Tüm bunların dışında, iyi etkileyen yönleri de olduğunu düşünüyoruz. Diyalogla verilebilecek bazı detayların, doğrudan başka bir kişi kullanılmadan izleyiciye aktarılması; izleyicinin de kendini filmin içindeki bir parça, bir karakter olarak görmesine ve filmle, karakterle daha çok bağ kurmasına yardımcı olabilir. Bu noktada duvarın kırılmasının izleyiciyi filmin bir parçası hâline getirip getirmediği sorusu ortaya çıkıyor. Bu soruyu iki yönlü olarak ele almak mümkün. Aynı filme baktığımızda, kendimizi ortamda ana karakterin bir şeyler anlattığı ya da “Ferris Bueller’s Day Off”taki gibi ortamda bulunan bir arkadaş gibi hissetmemize, bizimle de o ortamda iletişime geçilmesine veya “The Great Train Robbery”deki gibi aslında başından beri o ütopyanın içindeymişiz gibi düşünmemize sebep olabilir. Fakat “Funny Games” filmine baktığımızda, karakterin rahatsız edici bir noktadan bizimle iletişime geçtiğini ve aslında bizim filmin bir parçası olmamızdan çok, karakterin bizim dünyamızdan bir parça olarak filmi bize psikolojik olarak zorla izletmesine sebep olduğunu düşünebiliriz. Ne kadar izlesek de filmin akışına bir değişim yaratamıyor veya etkileyemiyoruz; ama bu filme baktığımızda, Dördüncü Duvar’ın kırılmasının da ötesinde karakter, istenmeyen bir durumda filmi geri alarak izlediğimiz akışın tamamen değişmesine sebep oluyor. Belki de karakterin de filmin akışına müdahale edebilen bir izleyici olmasına sebep oluyor ve bu noktada bakıldığında karakterin bizim dünyamızın bir parçası olduğu fikri çok da yanlış gelmiyor.
Bazı durumlarda bu duvarın bir film içerisinde sık sık kırılması, izlediğimiz şeyin bir film gibi hissettirmesinden ziyade “bir video izliyorum” hissine kapılmamıza sebep olabilir. Karakterin kameraya bakarak yürümesi ve konuşması, bu tür durumların film içinde sıklaşması; izlenilen şeyin kurmaca bir dünyadan çok günlük hayattan sıradan bir kesit, video izliyormuş hissine kapılmamıza neden olmaz mı? Bana kalırsa bir filmdeki dördüncü duvar sahneleri sürekli olmaktansa daha spesifik noktalarda az miktarda olmalı ki filmin film olduğu hissinden uzaklaşılmasın.