Doru Atın Ölümü

Atabey, babasının hasta olduğu zamanlarda Doru’ya binip, yelelerini rüzgârda savurup, Ardahan’ın Keşar Köyü’nden, Sinot Köyü’ne doğru dörtnala giderdi. Bu nasıl bir keyif. Doru, ritmik hareketlerle koşarken, Atabey onunla kendisini bütünleşmiş gibi hissederdi. Gece karanlığı da olsa, orman içindeki o tepeye çıkan patika yolu, adeta uçarak tırmanırdı ve üstelik hiç temposunu düşürmeden.

Atabey, okulu olmadığı saatlerde de orman koruma memuru olan babasının görev dönüşü teslim ettiği Doru’yu  tavlaya çekerdi. Tavlada sadece iki at vardı; diğeri de babasının iş arkadaşı Ali Haydar Bey’in kır atı. İki atın bölmelerini aralıklı çakılmış tahtalar ayırıyordu. Her bir bölmenin önünde de baga diye tabir edilen, yem koyma kanalları bulunurdu. Kavga etmesinler diye de tavlaya girer girmez, atların başına takılan gem çıkarılır ve yularlarından bağaya bağlanırlardı.

1972 yılıydı; mayıs ayının sonlarıydı. Yanılmıyordu Atabey. Çünkü? Deniz Gezmiş ve arkadaşları idam edileli henüz on beş gün ya geçmiş ya geçmemişti. Çok iyi anımsıyordu; lise birinci sınıf öğrencisiydi. Annesi bir yıldan beri çok ağır bir metabolik hastalığa yakalanmış ve Sivas’a akrabalarının yanına tedavi olmaya gitmişti. Aksilik, o aralar Atabey’in babası da tifo hastalığına yakalanmış, evde ateşler içinde yatıyordu. Kötü günlerdi.

Sinot Köyü’nde orman idaresine ait lojmanda oturuyorlardı. Lojmanın yanında da orman koruma memurlarının atları için bir tavla binası yapılmıştı. 1970’li yıllarda henüz orman teşkilatı  motorize olmamıştı. Memurlar, orman mıntıkalarına kendi atlarıyla giderlerdi.

Babası hasta yatağından Atabey’e seslendi:

“Oğlum ihtiyaçlar var;  Göle’ye git eksikleri al, atın heybesine doldur getir. Giderken Muzarat Köyü üzerinden git, dönüşte karanlığa kalırsan, Keşar Köyü üzerinden dönersin.”

Atabey Göle’ye vardığında, saat 12.00’yi geçmişti. İhtiyaç için girdiği bütün dükkanlarda, herkes neredeyse aynı cümleleri tekrarlıyordu:

“Yazık oldu çocuklara, yazık oldu; pisipisine astılar gençleri. Ahh yavrum ananız ağlasın! Heyhât pırıl pırıl gençleri astılar! Vay ki vay!”

Atabey henüz on beş yaşına yeni girmişti, ancak önceden de radyoda sürekli Deniz Gezmiş adını duyuyordu.  Her duyduğunda, bahsedilen kişiyi, denizleri çok dolaşmış, sürekli denizlerde gezen birisi olarak tahayyül ediyordu. Demek ki Deniz Gezmiş ve arkadaşları, gemilerle kaçtıkları için yakalanmıyorlardı. Ama bugün onların asıldıklarını öğrenince çok üzülmüştü. Kasabadaki herkes de çok üzgündü.

İhtiyaçlar alınmış, kırmızı lacivert kilim heybeye doldurulmuş, eğerin terkisine bağlanmış ve dörtnala yola çıkılmıştı. Yol boyunca hep, denizlerde çok dolaşmış bu insanların yakalanmış olduğuna inanamıyor; üstelik de asıldıklarını öğrenmiş olmanın iç sıkıntısı bir yumruk gibi yüreğine oturuyordu.

Sinot Köyü’ne ulaştığında karanlık çökmüştü. Aceleyle Doru’yu tavlaya götürdü, kendi bölümüne soktu. Yan taraftaki kır at, çatır çutur bagasına konan arpalı yemi yiyordu. Sonra Doru’nun gemini çıkardı, eğerini indirdi ve heybeyi alıp çıktı. İçinden, “Daha sonra gelir yemini veririm” dedi. Ancak, bu kadar iş arasında hayati öneme sahip bir şeyi unutmuştu; Doru’nun yularını bağaya bağlamamıştı.

Evin kapısını açınca, babası yatağından seslendi:

“Atabey, nerde kaldın oğlum; karanlık çöktü.”

Babası yatağından kalktı, birlikte bir şeyler atıştırdılar. Bu arada Atabey, Doru’nun yularını bağlamayı unuttuğu gibi, gidip ona yem vermesi gerektiğini de unutmuştu.

Babasıyla evde otururken, yorgunluktan olduğu yerde uyuya kalmış, bu arada da birkaç saat zaman geçmişti. Birden çığlık benzeri, insanı ürperten at kişnemeleri duymaya başladılar. Atabey aslında bu sesleri tavladan eve geldiğinden beri derinden derine duyuyordu, ancak seslerin köyün derinliklerinden gelen sesler olduğunu düşünmüştü. Demeye kalmadı, komşu Ali Haydar Bey’in bağırtısı duyuldu:

“Atabey koş! Atabey Koş! Atlar birbirini öldürecek.”

Ali Haydar Bey’le tavlaya girdiklerinde manzara çok kötüydü. Doru’nun zincir yularını bağaya bağlamayı unuttuğu ve yemini vermediği için, Doru saatlerce Kırı’nın yanına girmeye çalışmış, Kırı da saatlerce arka ayaklarıyla Doru’yu tekmelemiş. Hâlâ da tekmelemeye devam ediyordu. Zaten ikisi de kavgacı, hırçın, aksi ve sert atlardı. Doru’nun kafasından, göğsünden, ön bacaklarından ve karnından kanlar akıyordu. Kırı, yeni nallanmış arka ayaklarıyla Doru’yu üç saat boyunca tekmelemişti. Nihayet Ali Haydar Bey, sopayla vurarak ve bağırarak, kanlar içinde kalmış Doru’yu, kendi bölmesine bağlamayı başardı.

Ertesi sabah Doru yattığı yerden kalkamamıştı. Sahipleri tavlaya girdiğinde yaptığı o neşeli kişnemeden ve kıpır kıpır hareketlerden eser kalmamıştı. Babası seslendi:

“Atabey, köyün içinde, büyük çeşmenin yanındaki eve git. Orada oturan Baytar Binali amcanı bul, selamımı söyle, bir zahmet gelsin.”

Baytar Binali, aslında baytar değildi. 1940’li yıllarda askerliğini yaparken, hayvancılıktan iyi anladığı için, Alayda görevli Baytar Yüzbaşı Emin Bey’in yanında, onbaşı rütbesiyle dört yıl askerlik yapmıştı.  Dört yıl boyunca, orduda kullanılan atların tedavisinde, Veteriner Yüzbaşı Emin Bey’e yardımcı olmuştu.

Baytar Binali, tavladan içeri girerken, komşu koruma memuru Ali Haydar Bey’e gülerek, ballandıra-ballandıra anlatıyordu:

“Hey gidi! Bizim Baytar Yüzbaşı Emin Komutanım bana derdi ki; ‘Bir baytar, derede on beygir öldürmeden, baytar olamaz.”

Kahkahayla gülerlerken, arkalarından gelen Atabey’in üzgün ve kahrolmuş halini görüp, hemen sustular; utanmışlardı.

Binali, Doru’nun yaralarına baktı, olumsuz anlamda yüzünü ekşitti. Anlaşılan durum çok ümitvâr  gözükmüyordu. Doru artık hiç yemini de yemiyordu. Binali çıkarken, Atabey’e:

“Ben şimdi gidiyorum, atın yaraları için macun yapacağım. Yarın sabah gelirim.”

Ertesi sabah tavlaya girdiklerinde, içerisi dayanılmaz bir çürük et kokusuyla dolmuştu. İnsanın burnunu tıkamadan bu kokuya dayanması mümkün değildi. Baytar Binali, koyu bir bulamaç gibi duran macunu parmaklarıyla Doru’nun göz-göz olmuş yaralarına tıkamaya başladı. Ertesi gün yine geldi, aynı işlemi yaptı. Undan yapılmış gibi duran macunu alıp yaraların içine basıyordu. Çürük et kokusu artık dayanılmazın ötesindeydi.

Takriben yedinci gün ahıra (tavlaya) girdiklerinde, Doru’yu dört ayağı havaya dikilmiş ve kaskatı kesilmiş olarak buldular. Baytar Binali Atabey’e döndü:

“Oğlum, ben gidip iki öküz bulup geleyim. Doru ölmüş, cesedini hemen köyün dışına çıkarmam lazım. İki gün içinde köyün köpekleri bir parçasını bile bırakmazlar.” dedi.

Baytar Binali, boyunduruğa bağlanmış iki öküzle geldi. Boyunduruğun ortasından uzun ve kalın bir demir zincir uzanıyordu. Zincir, Doru’nun arka ayaklarına sıkıca bağlandı ve öküzler çekmeye başladılar. Doru’nun cesedi köy dışına doğru sürüklenirken, kokuyu almış olan köyün köpekleri, Doru’dan parçalar koparmaya başlamışlardı bile. Doru’nun rüzgarda savrulan yeleleri, toprakta sürünerek gidiyordu. Atabey’in gözünden iki damla yaş döküldü.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir