“Duygu Dile Gelmeyince Fotoğraf Çekilmez”

Türkiye’de fotoğraf sanatının büyük ustalarından Gülnur Sözmen, geçen aylarda AntSanat’a konuk oldu. Sanatçı, son olarak Eczacıbaşı Fotoğrafçılar Dizisi’nin yeni kitabıyla gündemde yer almıştı. Kitapta, duayen fotoğrafçının 1980’lerin sonlarından bugüne, Türkiye’de ve dünyanın farklı noktalarında, ağır sanayi tesislerinde, büyük şantiyelerde gerçekleştirdiği çarpıcı kareler ile, gezgin kimliğinin öne çıktığı seyahat fotoğrafları özenle seçilerek harmanlandı. Fotoğrafçılığın en külfetli alanlarında ve zorlu coğrafyalarda kadın olmanın getirdiği her türlü sorun ve engellere karşın kalıcı başarılarını sürdürmekte olan Sözmen kültür dünyamızda bir sembol kişilik olarak öne çıkıyor.

Tuncer Çetinkaya: Merhaba… Sizi dergi sayfalarımızda ağırlamaktan onur duyuyoruz. Söze, ülkemizdeki sanat ortamından söz açarak başlayalım dilerseniz…

Başlangıçta inanıyordum; ama Türkiye’de sanat yapılabileceğine artık inanmıyorum. Bu damar yeterince beslenmedi; yani düşünün, sizden her gün kan çekiyorum ve size azıcık bir yemek veriyorum. Siz de o kadar yemekle bu kanı yapamıyorsunuz.

TÇ: Ama siz sanatınızla bunu başardınız ve ülkenin belli bir dönemine damga vurdunuz.

Başardığımı sanmıyorum.

TÇ: Gerçekten mi?

Evet.

Musost Canbek: Alanında başarılı olmuş pek çok öğrenci yetiştirdiniz, birbirinden değerli üretimleriniz var.

Hiç yapmasak hiçbir şey olmazdı; yani hiç çekmesek fotoğraf çekilmezdi. Evet, bir şeyler yaptık; ama bu “ben kahramanım” diye dolaşmak anlamına gelmiyor. Yapmak istediklerim, yaptıklarımın bin katı ve ben çok az şey yaptım; ömrüm çabalamakla geçti. İşimi yapmak için uğraşıp didinmekle… Bu beni çok üzen bir şey.

TÇ: Evet, ama bir Türkiye gerçeği diyelim buna.

Doğru. Dolayısıyla bu ülkede bir şeyler yapılabileceğine inanmıyorum. Ülkemizde çok değerli arkadaşlar var; ama yine de gerçek sanat yapılamaz; ya bir şekilde engellenir ya bir şekilde doğru bir şey yaparsanız onu ortaya çıkarmazlar diye düşünüyorum bir süredir. Mesela sanat ve sanatçı kavramı daha netleşememiş bu ülkede. Çok düşünmüşümdür, bunu her yerde söyledim, yine söyleyeyim. Bir çekimdeyiz;  atlıyoruz zıplıyoruz, asistanlar falan fabrikada çabalıyor. O sırada adamın biri geldi, “Ya, bir şey çok merak ediyorum” dedi. “Siz ne biçim kadınsınız, buradan atlayıp oraya çıkıyorsunuz, koşturup duruyorsunuz; sonra nasıl karar veriyorsunuz ne çekeceğinize.” Bunu dert etmesine çok sevindiğimi söyledim; buradan mı çekeceğiz, hangi açıyı kullanacağız sorularına yanıt bulmak için bir eğitim aldığımız vurguladım ve ekledim: “Bunun adı sanat ve biz bununla meşgul oluyoruz.” Bu sözleri duyan adam, “Aman estağfurullah” dedi. Onun kafasındaki sanatçı kavramıyla -hani böyle akşam yattım sabah kalktım sanatçı oldum- benimki örtüşmüyor. Ona göre bir kadının sanatçı olabilmesi için soyunması lazım… İşte bana bu yüzden erkeklerin de farklı şeyler yapması lazım onun kafasında bu var  “estağfurullah” dedi. Ülkenin damarı bu yani.

TÇ: Ama hep böyle değildi, öyle değil mi hocam? Kendinizi daha mutlu hissettiğiniz dönemler olmadı mı hiç?

Kendimi daha mutlu hissettiğim dönemlerde muhtemelen 10 yaşlarında falandım.

TÇ: 70’ler?

Biraz; ama o dönemlerde de çok keskin bir şey başlamıştı; yani 75’lerde filan. Politik çocuklardık ve çok üzüntülü günlerimiz geçiyordu; çünkü öldürülmeyen arkadaşımız olmuyordu…

MC: Bir sohbetimizde 1977 yılı 1 Mayıs’ına tanık olduğunuzu söylemiştiniz.

Oradaydım evet.

TÇ: O günle ilgili neler söylemek istersiniz? Malum, Türkiye tarihinin kırılma anlarından birisi.

Çok önemli ve provokatif bir olaydı o. Bugünden bakınca eleştirim, o günlerde bu provokasyonun olacağının söylenmesinden kaynaklanıyor. Buna rağmen bunun gerekli önlemler alınmadı; pek çok arkadaşımızı kaybettik.

Düşünün, gencecik bir kızdım o zamanlar. Dünyadan haberim yoktu. Bana da söylendi “gitme” diye. Katıldım tabii. Bir süre sonra kargaşa başladı, sağa-sola kaçıştık. Karşıdan bir grubun koşarak üstümüze geldiğini anımsıyorum. Orada bir arkadaşımın bir evi vardı; tam Atatürk Kültür Merkezi’nin yanındaki apartmanın üst katında, oraya kaçtım ve işimi görmeye devam ettim. Çok korkunç bir şeydi, insan hayatının hiçe sayıldığı bir an… Onat Abi’yi (Kutlar) görmüştüm uzaktan filan…

TÇ: Söz üstattan açılmışken; Sinematek’e falan gider miydiniz o yıllarda?

Evet. Her zaman. Bize insan olmayı oralar öğretti.  Düşünün, 16 mm çalışmalar, “Potemkin Zırhlısı”. Kalbim yine yerinden çıktı ya… (Gülüşmeler…) O açıdan biz şanslıyız; şöyle bir güzellik vardı, film gösterimi yapıldıktan sonra bir küçük bir oturum açılırdı; çünkü herkes konuşmaya meraklı… Bizler küçüğüz, bakıyoruz, abiler konuşuyor. Büyük bir bilgi ve kültür birimi. Onlar gibi olmak için okumak lazım, onu anladık.

MC: Dilerseniz şimdi de “Yol” filmine dâhil olma sürecinizden söz edelim…

Sürece Fikret Hakan tarafından dâhil oldum. Aile kökleri itibariyle Urfa ile bir ilişkimiz var ve zaten o Urfa-Mardin bölgesine gidecektim. 27-28 yaşlarındayım o tarihlerde. Ferhan Şensoy’un tiyatro topluluğunun sahne fotoğrafları çekiyordum, bir reklam ajansında alışmaya başlamıştım; setlere alışkındım. Ama esas deneyimimi “Yol” filminde yani gördüm ve anladım inanılmazdı, inanılmazdı.

TÇ: Üstelik 12 Eylül darbesinin henüz gerçekleştiği bir dönem…

Tabii. Şimdi düşünüyorum; yani Urfa’ya, Mardin’e gitmek… Niye oralar peki? Bunu bilmiyorum; mesela 5 sene önce neden Afganistan’a, Taliban’ın göbeğine gittiysem aynı duygu… 50 senedir bir şey değişmedi bende. Çocuğum gitse bırakmam; cehalet diyelim yani başınıza neler gelebilecek haberiniz yok! Mesela öyle bir şeydir ki bu seyahatler, 20 kilo kamera taşıyorsunuz, en az üç kamera ve mesela gayet basit tuvalete gireceksiniz. Yanınızda birisi yoksa o tuvalete giremezsiniz. Evet, bu kadar basit, bu kadar insani olarak basit bir şey.

Her gittiğiniz yerde bir er çıkar gelir, sonra komutanınaa gider “orospidir komutanım” diye söze başlar. Yani siz kadın olarak “orospi”sinizdir. Her neyse, tam böyle bir yolculuğa hazırlanırken, Fikret (Hakan), “Dur, acele etme” filan dedi. İki,-üç gün sonra da arkadaşı Şerif Gören’in “Yol” filmi için bir fotoğrafçı aradığını söyledi. Galiba Sinan (Çetin) seti terk etmiş. Sonuçta sete vardım; beni karşıladılar, sonra yerimi gösterdiler ve sahaya çıkmaya başladım. Beynimden vurulmuşa döndüm. Ortam öyleydi, yani her şey çok net, benim gördüğüm ve görmek istediğim ne varsa her şey oradaydı. İlk set disiplinimi orada aldım.

MC: Galiba filmde figüran olarak da yer aldınız.

İyi gözlemlemişsiniz. Bir karakterin yakalanma sahnelerini çekiyoruz, otobüsteyiz. İşte o zaman Şerif (Gören) abi, “Burada fotoğrafçı olarak sen de oyna” dedi. İşte jandarma geliyor, müsadere ediyor ve o sırada ben fotoğraf çekiyorum senaryo gereği.

TÇ: Dilerseniz fotoğrafçılık serüveniyle devam edelim. Şimdi bir anlamda retrospektifiniz yayınlanmış iken kendi sanat kariyerinizle ilgili neler söylemek istersiniz?

Soruyu yanıtlamaya şöyle başlayayım: Ben bir sanayi fotoğrafçısıyım. Sizce bir kadın olarak niçin sanayi fotoğrafçılığını seçmiş olabilirim?

TÇ: Çok güzel bir soru.

Aslında yanıtı çok ilginç de değil. Dokümanter / belgesel fotoğrafçısıyım; sinemacı olsaydım da belgesel çekerdim zaten. Neden biliyor musun? Yalan yok. Ben moda, fotoğraf, film etkinliklerine de çok katıldım. İşte şunu çektim, bunu çektim; ama hep gördüm ki bir kurmaca var. Sizden, siz olmadığınız bir şey yapmanızı istiyorlar. Bu beni çok irite etti. Mesela moda fotoğrafı çekerken kızların o dehşet hali, ateş gibi… “Podyuma arkaya git”, “kulise gel”, “başına şunu tak”… O aslında bunları yapmak istemiyor, tek motivasyonu para. O çekimlerde bunları asla göremezsiniz. Ben fotoğrafımı, kendim neysem bodoslama olarak yapmak istiyorum. Oldum bittim macerayı seven bir tipim.

MC: Örnekleyelim hocam. Afganistan olsun, Katar olsun… Katar neden ilginizi çekti mesela?

2007 yılında Katar’a gittim. Orada bir helikopter çekimi vardı ve adamlar ülkeyi baştanbaşa geçen bir yol yapıyorlardı.  Konudan konuya atlıyoruz; ama o zamanlar dron yoktu. Biz bayağı helikopterle iş yapacağız, zaten ona alışkınız. Yol ülkenin başından sonuna 200 kilometreydi; yani buradan binecek, havalandığımız zaman ülkenin sonunu görecektik. Hiç dağ yok ülkede. Bu beni çok heyecanlandırdı, bir ülkeye tepeden bakacağım ve koca ülkeyi uzaydan görüyormuş gibi hissedeceğim. Bindim helikoptere. Orayı çektik; sonra Katarlılar eserleri görünce çok şaşırdılar. İnsanların nelere dikkat ettiklerini böyle uzaktan izliyorum. Yolu çekmişim, adam fotoğrafa bakacağı yerde yolun kenarında yığılmış taşlara falan odaklanıyor. Diyor ki “Nasıl bu kadar net olabiliyor?”. İşte bunları gözlemlemek çok hoşuma gittiği, bunun bana bir zenginlik kattığını anladığım için 80’lerde sanayi fotoğrafına yöneldim.

TÇ: “Sanayi Fotoğrafı” terimini açabilir miyiz?

Kuşkusuz ki sanayi fotoğrafı, bir sanayi tesisinin karşısına gidip deklanşöre basmak değildir. Eğer öyle olsaydı bize gerek kalmazdı. Kamerayı dikerdin, o da çekerdi. O zamanlar otomatik işler pek yoktu; ama şimdi var.  Bu muhakkak ki oraya gittiğin zaman o insanların ne yaşadığının üstüne kafa yormakla, onun ülke koşullarıyla ve tarihsel geçmişiyle beraber hemhâl olmasını anlamakla tanımlanabilecek bir durum.

MC: Koca bir arka plan var. bir tuşa basmak değil mesele.

Önce onu çalışmanız lazım. Sonra gittiğiniz yerde ilk birkaç gün nlar sizinle beraber orada çalışacak olan insanların iletişimine bakmak lazım. Onlar size ne anlatıyorlar? Mesela Ereğli Demir Çelik Fabrikası’na gittim uzun yıllar önce. “Vince çıkacağım” dedim, “Çıkamazsın oraya” falan dediler. Buraya kadar gelip de vince çıkmamak olur mu? Meğerse vinçte asansör yokmuş, kedi merdiveni ile çıkıması gerekiyormuş, “Tamam” dedim, “herkes nasıl çıkıyorsa ben de öyle çıkacağım.” Sonuçta çıktım. Operatörün oturduğu yerde çok güzel bir serinlik vardı. Adam döndü dedi ki “Bak klimam var, patron aldı.” Eskiden yokmuş, yıllarca ateşin üstünde çalışmış. Sonra oradaki posteri gösterdi, “Bak” dedi, “Müjde Ar.” “Güzel kadın, değil mi?” diye sordum, “Şahane” dedi. Şimdi o da oldu.

Biraz sonra “Bak, ben kuş besliyorum.” dedi. Hakikaten bir kuşu var içeride. “Benim gibi” dedi. Neden? “Ben de kafesteyim…” Neden öyle hissettiğini sordum, “Kendimi kapadım buraya” dedi. Özet olarak söyleyeyim, bilmem kaç sene önce fabrikanın içinde kanca kopmuş, 20 kişi falan ölmüş. Tabii zavallının ne suçu var; ama o orada patlamış yani…

TÇ: Şiir gibi bir şey aslında.

Kalbiniz titremiyorsa fotoğraf çekmiyorsunuz demektir. Bunları yaşamıyorsanız kendinize bunları yaşamak için bir fırsat tanımıyorsanız, duygu dile gelmez. Duygu dile gelmeyince fotoğraf çekilmez. Aksi takdirde onu kamera çekmiş olur. Genellikle ticari projelerde çalıştım; ama onlara süs katan bendim. Bu süsler yüzünden bir hafta kalacağım yerde 15 gün kaldım.

MC: Meslek hayatınızda pek çok ilginç olay yaşamışsınızdır. Birkaçını dinleyebilir miyiz?

80’li yıllarda Adana’da bir fabrikaya çekim için gittik arkadaşlarla beraber. Gider yabancı olduğumuzu anlayıp yanımıza geldiler. Biz kapıdan giriş yapacağız, bir görevli var, “Kardeşim bak biz fotoğraf çekmek için geldik.” dedik. “Yes, yes” diyor adam. Bizimle İngilizce konuşmaya çalışıyor. Ona göre bizim Türk olma ihtimalimiz yoktu. Hâlâ Türkçe konuşuyorsun, “Patronu çağır” diyorsun,  “Yes yes” demeye devam ediyor.

TÇ: Adeta başka bir dünyadansınız siz.

Evet, sonra çalışan kızlar geldiler, bize bakıyorlar. Onların da seni bir kadın olarak görme ihtimalleri yok. En fazla kadın kılığına girmiş bir erkek olman söz konusu. Sonunda içlerinden biri, yanındakiler, “Kız” dedi, “Türkçe konuşuyor bunlar!” Sonra da arkaya doğru bağırmayı sürdürdü, “Koşun kızlar koşun, film çeken ressamlar geldi” diye. Bir kitap yazacağım, adı da “Film Çeken Ressamlar Geldi” olacak. Bu hayatım boyunca bana atfedilmiş en güzel, en doğru niteleme. (Gülüşmeler…)

TÇ: Fotoğrafta ekoller, üsluplar, teoriler söz konusu. Susan Sontag, Capa, Magnum var mesela. Kimerden etkilendiniz?

Sebastião Salgado ve Magnum. Pedro Luis Raota var mesela. Onu ilk gördüğümde henüz yirmili yaşlardaydım o yıllarda ve böyle beynime kama girmişti. Şimdi de kalbime giriyor, hâlâ giriyor. Siyah beyazlarını hâlâ anımsıyorum. Fotoğraf bu işte benim için. Kalbim titremiyorsa fotoğraf çekebilme şansım yok.

TÇ: Kuşkusuz yüzlerce vardır; ama “burada gerçekten sanatımı konuşturdum” dediğiniz karelerden birkaç örnek vermenizi istesem…

Şimdi orada soruyu şöyle değiştireyim yani bunu başardım dediğim, orada 10.000 kare çekiyorsam bir ya da iki karedir. Mesela yani Ürgüp’te çok, çok yani gene kalbimi vuran bir şey… Bir rüya yakaladım. Benim tarz fotoğrafçılar şöyle çalışır: Bir yerden gidersiniz böyle, sanki birisi kulağınıza “Hişt bir dakika” demiş gibi bir şey olur; bakarsınız gerçekten de bir şey var orada. “O dakika hemen çekeyim” demekle olmaz o iş. Yani yalandır o. Orada bir koku vardır. Sen onun önünden geçersin; işte oteline gidersin, kahveni içersin neyse filan, sonra gidersin, bakarsın; hala var mı bir şey, yoksa sana o dakika öyle mi göründü, aynı ses geliyor mu diye. Yani fotoğrafçı bu kokuyu alır. Gene hiçbir şey yapmaz, neden biliyor musun? Bir şey çekersin rezil olur kendi kendine sinirlenirsin. Kamerayı kırarsın. O yüzden hiç dokunmazsın, o anın büyüsü gitmesin istersin.

MC: Son olarak dijital fotoğrafa gelelim dilerseniz. Teknolojik gelişmeleri takip ediyor musunuz, gelinen noktayı nasıl yorumluyorsunuz?

Aynı zamanda ticari fotoğraf çektiğim için yakından takip ediyorum. Tabii bu konuda Türkiye’de şöyle bir şey var, başka ülkelerde böyle bir şey yok. O nedir? Mesela bir fotoğraf çekiyorsun belki onu çekmek belki bir ay belki on yıl sürmüş; bir tane kare çekmişsin, düşünmüşsün. Yani oradaki taşla taş olmuşsun, oradaki ağaçla ağaç olmuşsun, o fotoğrafı çekmişsin sonra tesadüfen birileri görmüş ve şu hareketi yapmış: İyi de bu Photoshop! Anlamadım? Ne demek istiyorsunuz yani fotoşop eşittir sahtekarlık…

TÇ: Algı gerçekten böyle gerçekten…

İşte cehalet bu. Yani Photoshop’un neler yapabildiğini biliyoruz; ama sen bir sanatçıysan gibi gibi yapmaya gerek yok ki… Yani yap, onu öyle yapıyorsan zaten sanatçısın; yapmıyorsan fotokopi makinesisin, benim hiç önemli değil. Yurtdışından bir fotoğrafçıya “Photoshop” diye sorduğunuz zaman “Anlamadım” der, “Ne demek istiyorsun?”

Biz ticari şeylerde Photoshop’dan ve Yapay Zekâ’dan çok yararlanıyoruz. Çok, çok ciddi bir şey yapıyor mesela; eskiden işte o gökyüzünü temizlemekle uğraşırdık, bilmem ne falan… Şimdi öyle bir olanak var, o temizliyor. Amaç güzel fotoğraflar değil mi? Amaç müşterimizi doğru ya da yanlış yalan ya da doğru onu gayet iyi bir şekilde ortaya koymak değil mi? Mesela fabrikasında hurdalığı var; o hurdalığı temizlemek ona bilmem kaç yüz milyon liraya mal olacakken, oraya çimler döşemek ve duvarları badana etmek kötü bir şey mi?

MC: Bizler için çok anlamlı bir söyleşiydi. Çok teşekkür ederiz.

GÜLNUR SÖZMEN

İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da tamamladı ve 1970 yılında fotoğraf çalışmalarına başladı. 1972-76 yılları arasında tatbiki Güzel Sanatlar’da Grafik Tasarım ve Fotoğraf eğitimi aldı ve 1976’da mezuniyeti ile birlikte ilk kişisel sergisini açtı. Mezuniyet sonrası 2 yıl süreyle grafik tasarımcı ve fotografçı olarak reklam ajanslarında çalıştı.

1978 yılında kendi atölyesini kurarak profesyonel fotoğraf çalışmalarına devam etti. Aynı yıllar; Türkiye’de ilk mesleki kadrolaşma olan “FOTOS Fotoğraf Sanatçıları Derneği”nin kurucu kadrosunda bulunarak, sonrasında; Genel sekreterlik ve Başkanlık görevlerini yürüttü.

1986’da profesyonel fotoğraf çalışmalarını sanayi alanında yoğunlaştırarak Türkiye ve Dünyanın çeşitli bölgelerinde sayısız sanayi fotoğrafları çekti ve bu belgesellerden “çalışanlar” üzerine büyük bir arşiv oluşturmaya başladı. 1987’de PTFD’ye (Profesyonel Tanıtım Fotoğrafçıları Derneği) üye oldu, sonraki yıllarda genel sekreterlik ve başkanlık görevlerini yürüttü. Fotoğraf çalışmaları yanı sıra; “Fotoğrafın sanat içindeki yeri ve Görsel İletişim” üzerine araştırmalar yaparak 1982-1996 yılları arasında Mimar Sinan Üniversitesi Fotoğraf ana sanat dalında “Görsel İletişim” dersleri verdi.

1994’de USA / San Fransisco’da konuk sanatçı olarak bulunarak aynı konuda, yabancı meslektaşları ile çalıştı. Sözmen; 1995’e kadar Türkiye’de, özellikle Güneydoğu Anadolu’da pek çok fotoğraf belgeseli çekti, bu tarihten sonra çalışmalarını Orta ve Güneydoğu Asya ve Orta doğu üzerine yoğunlaştırarak geniş bir arşiv oluşturuyor.

1976’dan başlayarak 7 kişisel sergi açan Gülnur Sözmen, sayısız topluluk sergileri, dia gösterileri, sempozyum ve bilimsel toplantı ve jürilere katıldı. Halen İstanbul’da yaşıyor, profesyonel ve belgesel çalışmalarını sürdürüyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir