“Edebiyat Buradan Nereye!”

SAVULUN ŞAİRLER, YAPAY ZEKÂ GELİYOR

İnsanın ilksel zamanlarından günümüze kadar geçen süreçte yarattığı en erdemli ürün olan dil, dünyanın çeşitli coğrafyalarında kendini sürekli olarak güncelleyen, yeniden yaratan bir araçtır. İnsanın yarattığı hiçbir ürün veya araç bu kadar dirençli, canlı, coşkulu, hem çocuğa hem yetişkine ait, hem değişken hem tutarlı, hem geçmişe hem bugüne hem de geleceğe ait ol(a)mamıştır. Dil, insan demektir, insanın varoluşu demektir.

Dilin yarattığı en güzel ve değerli ürünün ise şiir olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Yeri geldiğinde belirli kurallarla sarılmış yeri geldiğinde de sınırsız özgürlükle sarmalanmış olarak şiire gelen dil, sürekliliğini mecazlarla, akla hayale gelmeyen çağrışımlarla sağlayabiliyorsa bunu şiire borçludur. Şiirdir ki dile sadece gösteren ve gösterilenin ötesinde bir değer katar ve bu değeri de sürekli olarak geliştirir.

Modern zamanların dil-şiir ilişkisi üzerinden yürütülen en büyük tartışması varlık-yokluk söylemiydi. Roman gelişip yaygınlaşınca şiir yavaş yavaş ortadan kalkacak mıydı? Teknolojik iletişim aletlerinin dili ve şiiri öldürmesi söz konusu olabilir miydi? Görsellik hayatın her alanına nüfuz edip sözü mahvedebilir miydi? Onlarca yıl bunlar çeşitli mahfillerde tartışıldı durdu. Şimdilerde de yapay zekâ üzerinden benzeri bir tartışma yürütülüyor. Yapay zekânın yaratıcılığının sınırları neresidir? Acaba yapay zekâ şiir yazabilir mi? Yazarsa, bu durum şairi gereksiz kılar mı?

En son söylenecek şeyi hemen burada söyleyelim: Bunlar, absürt sorulardır. Zamanında, “Sinema tiyatroyu öldürecek mi? Televizyon, sinemayı öldürür mü? Uçak, otobüsü geçersiz kılar mı?” vs. tartışmaları da yapılmış ama ilerleyen zamanlarda bu soruların anlamsızlığı ortaya çıkmıştı. Şimdi, yapay zekâ için de aynı soruların sorulması, sorgulanmayan bir geleneğin devamı gibi görünüyor bana. Soru sormak iyidir, felsefe soru sormakla başlar ama soruyu sorarken cevabını da içinde taşıdığı niyet ve yaklaşımından uzak kalmak gerekir.

Madem bir karşı çıkışta bulunduk, gerekçesini de söylememiz gerekir: Yapay zekâ şiiri öldüremez çünkü yapay zekâ yaratıcı karakterden yoksundur. Şüphesiz bir tema önererek ya da dört beş sözcük verilerek bunlarla ilgili şiir yazması istendiğinde bu isteğe cevap verecektir, veriyor(muş). [Ben, şahsen, yapay zekâya şiir yazdıracak seviyeye düşmeyi kendime uygun bulmadığım için böyle bir deneye girişmedim. Girişen arkadaşların bana anlattıkları kadar işin içindeyim.] Önemli olan bu değil, yani bir temaya yahut sözcük kadrosuna bağlı kalarak çalışan bir uygulamanın şiir yazmasının bir önemi yok. Önemli olan, yazılanın şiir olup olmaması! Aksi takdirde, açın herhangi bir eski veya yeni derginin sayfalarını, çevirin antolojilerin yapraklarını, yapay zekâya yazdırılanlardan bile kötü yazılmış yüzlerce manzumeyle karşılaşacaksınız.

Şair, sadece şiir yazan kişi değildir. Şairlik sadece şiir yazılarak elde edilmez; şiir üzerine düşünerek, yarattığı dizelerin edebiyatta ve dünyada nasıl bir karşılığı olduğunu sezerek, dilde nasıl bir değişim yarattığını görerek şair olur kişi. Teoride ve pratikte bütünlük sağlamayan şiir çabası beyhudedir, poetika kurma edimini sağlayamamış bir çaba teorik ve pratik yararsızlıkla eş anlamlıdır. Dönemi ve dili içinde temsil gücü olan bir yapıt ortaya koyamamış bulunmak şair için ciddi bir eksiklik, yetersizlik işaretidir. Şiirin kalıcılığı da ancak bu yolla sağlanır. Üç beş güzel şiir yazmak, kalplere dokunmak, hissiyata tercüman olmak da değerlidir şüphesiz ama bunlar kişiyi şair yapmaya yetmez. Yapay zekâ, biraz üzerinde çalışılırsa bunların âlâsını yapabilir.

İyi şairler bilir, iyi okuyucular da sezerler: Şiirin amacı okuyucuya hayata, dile, duyguya, dünyaya, varoluşa dair bir iddiayı benimsetmek, bir gerçeği kanıtlayıp vurgulamak, onu hayatın şiarı haline getirmek değil; hayatın sürekli değişkenliği, diyalektiği, canlılığı ve coşkusu üzerine bir duyum kazandırmaktır. Bunu yapmanın yolu da teknoloji mantığı ile görünür olana odaklanmaktan değil, hayatın gerçeği yerine duyumun gerçeğini koymaktan, hayatın görünür gerçeğini dil ve imge yorumuyla aşmaktan geçer. Gündelik hayatın, eşyanın yerinin, doğadaki alışılmış düzenin basit gerçekliğinden rahatsız olan, rahat işleyen her şeyden rahatsız olan şair, sözcüklerin anlam sınırlarını da bir çeşit tutsaklık olarak görür, öyle duyumsar. Gösteren, artık kalıplaşmış işleviyle yetinmemeli; “bulut” dediğinde bulutu değil “kafa güzelliğini”, “karga” dediğinde o kara kuşu değil “bilgeliği”, “pencere” dediğinde “cam çerçeve” yerine “dışarı açılmayı” söylemelidir sözcükler.

Evet, iyi şairler bilir, iyi okuyucular da sezerler: Şair, her gün hayata yeniden başlar, varlığa her sabah farklı bir gözle bakma yeteneğine sahiptir. Bu yenilik ve tazelik şairin sadece var olana değil dile de aynı şekilde bakmasından gelen bir enerjidir. O, bu yeteneği elde etmek yahut doğuştan getirdiği bu yeteneği geliştirip olgunlaştırmak için eşyanın düzenini olduğu kadar dilin düzenini de sorgular. Kenardaki ağacı alıp gölün ortasına koyar, gölü bir bardağa doldurup dağın eteklerine taşır, dağda ateşler yakarak aşağıdan kendisine bakanlara ateşli selamlar yollar. Varolan düzeni bozmak, değiştirmek değildir bu sadece, ona yeni bir düzen vermektir. Dile de aynı şekilde dokunur şair. Sıfatları alıp isimlerin arkasına saklar, cümleleri yüklemsizleştirir, köklerle eklerin yerini değiştirir. Bunun nedeni, hayatta da dilde de yeni ve benzersiz bir biçem arayışı içinde olması, bu arayışın bitmeyeceğini bilmesidir.

Şair, aynaya baktığında kendini görmelidir, başkasını veya başkalarının suretlerinden derlenmiş, Frankenstein’ın yaratığına benzer bir karakteri değil. Yapay zekânın digital varlığı karşısında şairin mecazi, çağrışımsal bir varlık ortaya koyması gerekir. Şair, zamanı geldiğinde kâğıdı kalemi önüne çekip şiir yazan kişi değildir. Günü, eşyayı, doğayı şiir olarak solur o; sürekli arayışın vazgeçilmezliğini bilir, varlığı öyle duyumsar, şiir içinde yaşar. Zorlama deneyselliklerden, parıltılı ve ilginç görünse de kısa ömürlü olmaktan kurtulamayan modalardan, yapay kurgulardan uzak, tamamen karakteristik duyuşunun etkisiyle şekillenen keşifleri vardır onun. Şairin metne yansıyan uygulamaları hangi kaynağa bağlı olur, hangi yönteme dayanırsa dayansın anlık coşku ve keşiflerle anlam ve değer kazanır. Yapay zekâda olmayan ve olamayacak olan da budur.

Özetle…

Sinema tiyatroyu öldüremedi, hatta tiyatronun yeni arayışlara girmesini ve kendini yenilemesini sağladı, ona yeni olanaklar açtı. Televizyon sinemayı öldüremedi sinemanın kendini yenileyip geliştirmesine ve yeni bir dil bulmasına yol açtı. Uçak, otobüsü geçersiz kılamadı, hatta otobüs yolculuğunun daha konforlu olmasına zemin hazırladı.

Yapay zekâ da şiiri öldüremeyecek, şiirin önemini azaltamayacak. Tam tersine, şiirde özgünlüğün daha değerli olduğunu iyice duyumsatacak, bu yoldaki arayışların artmasına zemin hazırlayacak. Kişilik, sadece yapay zekânın değil başka teknolojik gelişmelerin de etkisiyle giderek zayıflayan bir şey olacağından şiirde özgünlük daha bir değer kazanacak.

Peki, bir gün gelir yapay zekâ bu eşiği de atlar, sözcüklerin düz anlamları yerine mecazi anlamlarıyla da şiir yazmaya başlarsa ne olacak?

Korkmaya gerek yok: O, artık, yapay zekâ olmayacak, düpedüz şair olacaktır!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir