Edebiyatımızın anne dili: Ayla Kutlu

Ayla Kutlu, “Zaman Da Eskir” isimli biyografi yaşamının ilk yirmi yılına özgülediği kitabında anlatıların bir yerinde çocukluğuna döner ve Samandağ sahillerinde Musa Dağı’nın eteklerinde ak donlarıyla denize giren kadınlardan söz eder. Bu tablo, sürekli olarak savaşlara sahne olan -barışa en çok ihtiyaç duyan Mezopotamya ve Ortadoğu’dan kaçan insanların Torosların ve Amanosların Akdeniz’le buluştuğu doğu ucunu oluşturan Musa Dağı’ndan Akdeniz’e atlayışlarını düşündürür. Göçmen kuşların günler süren deniz üzerindeki uçuşu sonrası buldukları ilk kara parçasına can

havliyle dökülüşü gibi…

Mezopotamya ve Orta Doğu’daki savaşlardan kaçanlar Akdeniz’in mavi serinliğine atlarlar. Fakat, ne yazık ki bu tablo, 21. Asrın ilk çeyreğinde

Akdeniz’in kıyılarında mülteci cesedi ile karşılaşma korkusuyla denize girmekten çekinir olduğumuz gerçeği karşısında acılarla yüzleştirir bizi.

Musa Dağı’nın tepesinden doğu ve güneye bakınca sırlardan beri kan ve gözyaşının eksik olmadığı Mezopotamya ve Orta Doğu görünür. Antalya 9. Edebiyat günlerinin ana teması ba- Edebiyatımızın Anne Dili: Ayla Kutlu

İsa KÜÇÜK

Muratpaşa Belediyesi Kültür ve Sanat Dergisi 71 rışın peşinde koşan ve tarih boyunca istediği o kucaklaşmaya bir türlü ulaşamayan derin tarih, hüzün, kan ve acı zaman zaman kaybolsa da her defasında daha şiddetli olarak geri döner

oralara. Musa Dağı, Akdeniz’in bizim kıyılarımızın doğudaki

sınır taşıdır. Dağın tepesinden batıya doğru bakınca kuzeyde Amanos Dağlarının Çukurova’ya düşen mavi gölgesi Akdeniz’i genişletir,

sanki deniz Toroslarla kucaklaşmıştır. Bu kucaklaşmada o heybetli dağ doğudan batıya doğru maviden mora, sarıdan yeşile, griye, bakır kırmızısına dalar çıkar, dalgalardan yansıyan ışığın şavkıyla gün olur buralara kadar gelir

Antalya 9. Edebiyat Günleri’nin yarattığı bu buluşma, gelecek yıllar için yeni başlıklar müjdeler: Mezopotamyalı tanrı ve tanrıçaların yakınımızdaki

Olimpos Dağı’nda yaşayan tanrı ve tanrıçalarla bir araya gelmesi belki de gelecekteki edebiyat günlerine “Akdeniz ve Barış” konusunda yeni ufuklar açar…

Eserlerini Doğu ve Batı mitolojisinin doğup yaşadığı tarih ve coğrafyanın büyülü diliyle kaleme alan sayın Ayla Kutlu’nun bu etkinliğin onur yazarı olarak seçilmiş olması bu açıdan da özel bir değer taşımaktadır. Onun kült romanı diyebileceğimiz “Asi…Asi”de, yukarıda sözünü ettiğim Musa Dağı ve Akdeniz için, (s.13)“Doğruya doğru: Savaşın hiç yakışmadığı yerler buralar. Dağı, denizi, toprağı bir cenneti vaadediyor. Dünya cenneti.” nitelemesiyle barışı dünyada en çok hak eden yerin Akdeniz olduğunu vurgulaması tema ve ödül uyumuna özel bir anlam yüklemiş olmaktadır. Sadece bu mu, elbette hayır. Akdeniz, barış ve Ayla Kutlu Edebiyatı üzerine yazıp söylenecek şeyler kitapları doldurur. Eserlerinde tarih bilinci, göç, kültürel ve doğal miras, çevre duyarlılığı, mekan, zaman uyumu, kadına karşı şiddet, cinsiyetçi dayatmalara direnç, kadın özgürleşmesi, slogan dışı politik meseleler, savaş ve barış temalarını genellikle kadının penceresinden, onun deneyim ve algılarına

yaslanarak anlatır. Hedef kitlesi insan soyudur, fakat onu daha çok erkekler okumalıdır: Kadını tanısın, anlasın ve onu öğrenip bilsin ki insandır. Roman ve öykülerin öznesi “ben” değil “biz”dir. Eserlerini okudukça duygu-

düşünce dünyamız zenginleşir. Anlattığı yerleri gidip görme isteği uyanır içimizde.

Onur Konuğumuz Sayın Ayla Kutlu için kendilerini yakın zamanlarda tanımış bir okuru ve mülkiyeli kardeşi olarak bu bir değerlendirmeyi sizlere sunma imkanı verdikleri için Muratpaşa Belediye Başkanımız Sayın Ümit Uysal ve Antalya 9. Edebiyat Günleri Genel Yönetmeni Sayın Ferruh Tunç’a teşekkür ederim. **

“Ardımda doksan uzun yıl var. Bulut yapraklı sedir ağaçları, dağ koyakları,

Pınarlar Serin rüzgarlar, bal kapları, Sütümle beslenen yüzlerce insan,

Sunuşlar, adaklar, armağanlar var. Aşk kırgınlıkları, sonsuz zevkler, su şırıltıları, kutlu yemekler, Ölüm müziği var kulaklarımda.

…………..

…. koş kurtar URUK’u barbar saldırısından

Son kez yalvarıyorum, kentini kurtar.

…..

hak etmemiş barbarlar kazanmasın İNANNA.

…..

Kadınları Kurtar!..”

KADIN DESTANI’nı (1994) bu “çığlıkla” sonlandırıyor Ayla Kutlu. O çığlık, barbarların uygarlık kuramayacağını fakat yıkabileceklerini bir kez daha kazıyor zihnimize. Gılgamış Destanı’ndan el alarak ve ona karşıcıl bir söylem

geliştirilerek yazılmış olan Kadın Destanı, bir haritayla başlıyor. Haritayı okurken o coğrafyada beş bin yıldan beri değişen bir şey olma 72 Muratpaşa Belediyesi Kültür ve Sanat Dergisi dığını düşünüyor insan. Bugün de aynı sahne, savaşlar, kan, ölüm…Televizyonlar, acıyı “canlı olarak” yayınlıyor ve biz, sessizce izliyoruz olup biteni. Son otuz yılda, haritada gösterilen bölgede

önce “yeni dünya düzeni” sonra “Arap Baharı” adıyla başlayan yangında Akdeniz ve çevresi yeniden kan gölü; yaşanan acı, yıkım, göç; kıyımlar,

beş bin yıl öncesini aratır nitelikte.

Öldürmeler kitlesel boyutlarda. Yaşanan acıları duymak için göze kulağa

ihtiyaç yok, insanın yüreğinin olması yeterli… Ama maalesef, yeterince duyan

yok; insanoğlunun gürültücü tarafı sağır. Ayla Kutlu Edebiyatı için söylenecekler kanaatimizce Kadın Destanı ile başlamalıdır. Gılgamış’ın erkek egemen havada ölümsüzlüğü aramasına karşı, Ayla Kutlu, Uruk kentinin başrahibesiyosma Liyotani- sonra (beyaz kuğu) Nippukir’i konuşturduğu

eserinde “kadının” yaşadığı acı ve ıstırabı, gördüğü zulmü ölmeden önce yazıp bitirmeyi ve insanlarla paylaşmayı amaçlar. Kadın Destanı’ndaki

Kenti ve kadınları kurtar çığlığı, bütün zamanlara meydan okuyuş olmalıdır.

O acıların anlatıldığı öykülerin bir bölümünü Kadın Destanı’ndan hemen sonra yayımlana “Mekruh Kadınlar Mezarlığı” ve “Zehir Zıkkım Hikayeler” de okurları paylaşmıştır dememiz yanlış olmayacaktır. Kitaplardaki hikayelerin yazılış tarihi dikkate alındığında çoğunun Kadın Destanı yayımlanmadan önce yazıldığı anlaşılmaktadır.

“Ayla Kutlu Edebiyatı” için Gılgamış ve Kadın Destanını referans almamın nedeni Kutlu’nun dili ile binlerce yıl önce olan bitenler arasında bir bağ kurma imkanımızın bulunmasıdır (1). O bağ, anaerkil toplumdan ataerkil düzene geçerken “Anne dili”nin yerini “baba dili”nin almış olmasıdır.

Gılgamış Destanı, insanlığın anaerkil yapıdan ataerkil düzene dönüşümün son evrelerinde Muratpaşa Belediyesi Kültür ve Sanat Dergisi 73 yazılmıştır. Kent devletleri, yöneten-yönetilen ayrımını ortaya çıkarmış, beslenme, ticaret,

savaş ve güvenlik konuları önemli hale gelmiş, siyasi, dini ve hukuki metinler çoktan yazılmıştır. Bu karmaşık olaylar karşısında Ana tanrıçanın tek başına yeterli olmadığı bir erkek tanrı ile evlenmesi gerektiği yazılı metinler

olarak ortaya çıkmıştır. Ana tanrıça İnanna tam da bu sırada Tammuz’u ile evlendirilmiştir. Diğer tarafta Gılgamış’ın İanna’nın aşk teklifini reddetmesi gibi öyküler ana tanrıçanın otoritesini sarsmıştır. İanna (tanrıça olarak) artık

hafifmeşrep, sadakatsiz ve güvenilmezdir.

Kadının saygınlığı bu ve benzeri öykülerle giderek azaltılmış ve yok edilmiştir. Tarihsel süreç içinde toplum ataerkil düzene ve kent devlet

sistemine kavuşurken Tanrıça(lar)ın yerini tanrı(lar) almıştır. Erkekler, siyasi, dini ve hukuki metinlerde “anne dilini” kaldırmış yerine “baba dilini” yerleştirmeyi başarmıştır.

Bütün bunların yanında yukarıda açıklamaya çalıştığım “anne dili” hakkında ilave olarak şunu da söylemeliyiz; anne dili, “adamı” insan yapacak güce sahiptir. Şiddet, görüyoruz ki “baba dilinin” egemen olduğu yapılarda ortaya

çıkıyor, aile, toplum, devlet… “Bu konuda elimizdeki en önemli kaynak Urukagina (Uruinimgina) Reformları (yak. M.Ö. 2350) olarak bilinen, aynı zamanda yazılı ilk yasa olarak kabul edilen metindir Lagaş valisiyken kent yönetimini ele geçirip krallığını ilan eden Urukagina yasasına göre, bir kadın, erkeğine saygısızlık içeren ifadelerle konuşursa, ağzına pişmiş tuğlayla

vurulacak, sonra da herkesin görmesi için bu tuğla kent kapısına asılacaktır.)* (Anaerkil Yapıdan Ataerkil Topluma Dönüşümde Yazını Rolü, Övün Selim Martin, https://dergipark. org.tr/tr/pub/belgu/issue/75908/1144341 erişim

tarihi 5 Kasım 2024)

**

Arkeolojik verilerden anlaşıldığı üzere yazının icadı, Anaerkil toplum yapısından ataerkil toplum düzenine geçiş sürecinde “kamuoyu

oluşturmada” önemli bir işlev görüyor. Acaba bin yıllar sonra yazı/edebiyat, kadının ötekileştirilerek elinden alınmış olan hakkını –birey olarak varlığını geri kazanmasında nasıl bir rol oynayabilir. Yazarların ve edebiyatın buradaki gücü nedir sorularına yanıt bulmak için kadın yazar-erkek yazar tartışmasının yapılmasında yarar görüyorum; tartışmalar sonuçta duygu ve düşünce

dünyamızı zenginleştirecektir. Ancak tartışmanın cinsiyetçi bir anlayışla yapılması değildir kastettiğim. “Kadın yazar” olmalıdır, olmak zorundadır. Zira “yazarlık” cinsiyetçi bir yaklaşımın gereği ve sonucu değil, dilimizi

güzel, doğru ve yetkin kullanma konusudur.

Kadın Destanı’nda yazının önemini belirgin şekilde vurgulayan Ayla Kutlu, Sümerler’den beri kaybolmuş “anne dilini” yeniden yaratmayı denemiş ve bize göre sadece Kadın Destanı’nda değil bütün eserlerinde bu durumu

başarıyla sürdürmüştür. Kadın Destanı’nda Nippukir’in yazıp paylaşmak

istediği öykülerin (bize göre) bir bölümünün yer aldığı “Mekruh Kadınlar Mezarlığı” ve Zehir Zıkkım Hikayeler”i okuduktan sonra sayısız soru-cevap ve ikilemler içinde buldum kendimi; Ayla Kutlu, dövüp sövdüğümüz, kolunu

bacağını kırdığımız, öldürdüğümüz kadının yaşadıklarını öylesine anlatıyordu ki, onu okuyan, duyan, “insan olan bunu yapmaz, yapamaz!”

derdi. Kadın yazarlarını okumayan bireylerden oluşan toplumun kendi iç barışını sağlaması ve sürdürmesinin zorluğunu hep birlikte gördük, görüyoruz. Okumayan bireyin annesini, kız kardeşini, sevgilisini ve nihayet karısını tanıması, onları sevmesi ve saygı duyması olası mı? Sevgiyi tatmamış ve dolayısıyla saygıyı öğrenmemiş bir insanın kendisiyle ve toplumla

barışık yaşaması, toplumsal barışı kurması ve 74 Muratpaşa Belediyesi Kültür ve Sanat Dergisi yaşatması beklenebilir mi? Her çocuğun ve gencin anne diliyle yazılmış kitaplara ulaşmasını sağlamanın yollarını bulmalıydık…

Yaşanan bu cehennemden kaçıp kurtulmanın yollarından birinin ilk, orta ve lise çağlarındaki çocukların kadın yazarlarımızla tanışmasından

-okumasından geçtiğini düşündüm. Kadın yazarlar “Anne Dili2yle” yazıyordu. “Anne Dili” sevgiydi.

**

Ayla Kutlu’nun yazı dilinde hangi tatlar vardır? Ayla Kutlu, sadece edebiyatçı/yazar değildir. Eserleri incelendiğinde görülecektir ki, O, titiz

bir tarihçidir; acı, acı olduğu kadar şefkatli bir tarihçi: antropolog, sosyolog, çevre ve kentbilimci, çevreci bir aktivist, halk bilimci ve dilbilimcidir.

Eserlerinde, insan ve doğaya ait olan her şey vardır. Erkek egemen kültürün söylem, konu ve bakış açısını aşarak, kadın düşünce dünyasının özgürce

(yarattığı karakterleri serbest bırakarak ulaştığı şiirsel-masalsı anlatıyla) edebiyat alanında yer bulmasını başarmıştır. Kahramanları insandır. Sıradan, seven, acıyan, üzülen, mutlu olan insan. Anti kahramanları yalan söyleyenler, çıkarcılar, sözünde durmayanlar, ikiyüzlüler, dönekler, kendinde olmayan

güçleri ve özellikleri var sananlardır. Öykü ve romanlarını okurken hangi din, dil, kültürel atmosfer, etnik kökenden olursak olalım anlatılanlar ve kahramanları dost ve tanıdıktırlar. Elimizden tutar, gönlümüze girer, dünyada yalnız olmadığımızı fısıldar yüreklerimize. Birlikte yaşamanın zorluklarını ve güzelliklerini anlatırken seçtiği mekan ve zaman gerçekçidir.

Doğanın rengi ve kokusu insanın hüznü, acısı ve çığlığı okuru zorlar, algı ve bakış açımızı değiştirerek genişletir. Seçtiği sözcükler, kurduğu cümleler kendine hapsolanlara iğne batırır, oralardan kurtulmalarını sağlar. Çünkü

onun derdi “insanoğlu” değil, “insan soyu”dur. Öykü ve romanlarında kurduğu cümleler tercüman gerektirmez. Yazı dili, her okurun anlayacağı

biçimde büyüleyici zaman ve mekanla uyumludur. İmgelem dünyamızı zenginleştirir, görüş açımız genişletir, insan ve insanlar arasındaki

ilişkilere yeni bakış açısı ve yorumlar getirme yetisi kazandırır. Ayla Kutlu’nun eserlerini okurken yüreğim, kuşlarda vurulma korkusu gibi pır pır…Kristal bir vazo yere düşecek paramparça olacakmış gibi…sanki bir el onu havada kapıp parçalanmaktan kurtaracakmış gibi duygularla dolar.

Bazen nefes nefese bazen nefesimizi tutarak okuruz Ayla Kutlu’yu. Bu tatları nerelerden nasıl toplamıştır soruları için yanıt sayılabilecekleri yıllar önce söylemiştir kendileri (Ayla Kutlu Edebiyatı- Ayla Kutlu, “Fuji Dağı’ndaki Bir Damla Yağmur Suyu, s.25).

“Edebiyatın beslenme kaynağı, yaşam ve yaşayan insandır. Kusurları, yetenekleri ve kısa sayılacak ömrüyle insan.” “Nostalji bana yetmiyordu; çünkü içinde anıların tozlanmasıyla oluşan bir romantiklik taşıyordu.

Güncel fazla politik ve fazla karmaşıktı. Benim dünyam için daha geniş bir bakış açısı gereksiniyordum. Geçmişin gerçeklerinin özünü, kaynağında kalmış polenlerin tadını, tohumların taşıdığı umudu daha önce algılanmamış

yahut anlatılmamış yaşanmışlıkları… akışkan ve canlı öykülere çevirerek yaşarlık kazanmasını sağlamak ana ilkem olmalıydı.” “Yaygın bir hoşgörü ortamında büyümüştüm. Din, ırk, dil farklarının anlamı yoktu…. Demek

ki çevre ve toplumsal yaşamın çeşitliliği katı ırksal duruşlara izin vermiyordu. Bu durum yetiştiğim topraklarda toplumu barışık durmaya hazır hale getiriyordu…. Barış, çocuklar için dünyada hüküm sürmek durumunda olan bir insanlık haliydi.”

Muratpaşa Belediyesi Kültür ve Sanat Dergisi 75 “Değerleri ve güzellikleriyle yetiştiğim Hatay’ın bende oluşturduğu birikim ve gözlemler; yazarlığım boyunca en çok değerlendirebileceğim gücüm olacaktır.” Kazanımlarımın koruyucu kalesi Cumhuriyettir. Dünyamın gücü, yaratıcılığı ve iklimi ondandır. (Emir Bey’in Kızları, Yazarın sunumu başlıklı yazı, s.8)”

**

Bu çalışmamı Ayla Kutlu’nun çoğunlukla romanlarına bıraktığı savaş, barış, dostluk, kardeşlik, göç, zorunlu göç konularının iç içe girerek anlatıldığı (şimdilik son romanı) Yedinci Bayrak’tan söz ederek bitirmek istiyorum. Barışın karşı çağrışımı savaşı bütün acımasızlığı ile anlatan Yedinci Bayrak…

“Bir Göçmen Kuştu O” ve “Emir Bey’in Kızları” romanlarında Kafkasya’dan göç, Osmanlının yıkılışı, Cumhuriyet’in kuruluş ve sonrasını içine alan süreci resmi tarihe bağlı kalmadan Batubeğ Ailesinin üyeleri Adil Emir Bey ve -daha çok kadın karakterleri üzerinden uzun bir tarih diliminde sevgiye dayalı barışçıl bir havada anlatılır. Yedinci Bayrak’ta ise, Osmanlının Balkanlardaki yenilgisi ve geri çekilişi, toplumsal-bireysel acı ve yıkımlar, roman kahramanı Hasret’in (önce çocuk, genç kız, anne ve nine Hasret’in) yaşadıklarıyla birlikte

uzun soluklu bir metinde aktarılır. Her üç romanda da sevgi ve sevgisizlik yakıcı bir etkileşimle okura duyumsatılır. Son aşamada kazanan sevgidir. 19 yüzyılın ilk çeyreği ile 20 yüzyılın ilk çeyreği arasında yaşananların

romanlaştırıldığı Yedinci Bayrak, Bosnalı Hasret’in öyküsü ile başlar. Savaşın bütün acı ve yıkımlarının, ölümün, öldürmelerin, açlık ve susuzluğun, çaresizliğin ve fakat umudun olanca çıplaklığıyla anlatıldığı “göç” boyunca

Hasret’in evliliği, çocuklarının doğumu ve onların geleceği, eğitim ve eğitimden uzak bırakılmışlık, kocasının ölümü, yalnızlık gibi psiko-

sosyal konular eşliğinde aktarılır.

“Evinden ve yurdundan edilen Hasret’in yegane hedefi özgürce dalgalanan bir bayrak altında, onurlu ve güvenli bir yaşama ulaşmaktır.” Bosna’dan

başlayan göç Üsküp, Selanik, Edirne, İstanbul ve Kurtuluş savaşımızın zafer noktası İzmir’de son bulan bir göç hikayesi… bayrakların bile pörsüdüğü yokluk-kıtlık günlerinde Bosna’dan beri işleyip koynunda taşıdığı bayrağı Mustafa Kemal’in askerlerine verdiği günün sonrasında orduların bağımsızlık yolunda İzmir’e girdiği günlerde biten savaş ve göç acısı, zafer sevinci…

Barışın ılık, sevecen, kucaklayıcı rüzgarı…

**

Ayla Kutlu’nun anılarıyla başladığım bu çalışmayı yine bir anı ile bitirmek istiyorum. Ayla Kutlu’nun çocukluğu 2. Dünya Savaşı ve sonrası

yıllarda geçmiştir ki, Emir Bey’in Kızları romanında, dönemdeki yaşanmışlıklar gerçekçi bir gözle görülür ve anlatılır. Savaş yıllarının

yarattığı “karanlık” ve imkansızlıklar içinde çok az evin ve çocuğun sahip olduğu “zenginliğe” sahiptir Kutlu Ailesi: Ekmek bulmanın zor olduğu evde kütüphane dolusu kitap vardır, kardeşler kimi günlerde “kitapları dövüştürürler.” Okuma yazmayı öğrendikten sonra Ayla Kutlu, kendi kendine, “Bir gün kitaplara yaptığı eziyetin borcunu ödemek” sözü verdiğini

anlatmıştı yaptığı bir söyleşide. Kanaatimizce yaşayıp yazdıklarıyla o borcu

ödemiştir Ayla Kutlu. Roman, öykü, senaryo, dizi film, tiyatro, sinema filmi, sayısız ödül…O borcun ödendiğinin kanıtı olsa gerek. Sayın Ayla Kutlu size, anne diliyle yazan kaleminize, insan sevgisini önceleyen emeğinize, barışı

yücelten ve önceleyen aklınıza, şiirsel dilinize teşekkür ederiz. Anne diline bin teşekkür bin saygı…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir