Edebiyatın Geleceği: İnsanla İnsan-Olmayan Arasında Bir Duyarlık Alanı


I.

Edebiyatın geleceğini düşünmek ne anlama gelir? Bu sorunun cevabının belki de her şeyden önce insanın merkezden çekildiği, insan sesinin artık yegâne referans olmadığı bir varoluş alanını tahayyül etmekle ilgili olduğunu düşünüyorum. Edebiyat, insanın yalnızca kendini ifade ettiği bir alan olmaktan çıkıp aynı zamanda kendi sınırlarını, konuşma ehliyetini ve dünyadaki ölçeğini sorguladığı bir faaliyete dönüşmektedir. Geleceğin edebiyatı, bu anlamda, insanın değil, insanla birlikte var olanların, yani hayvanların, nesnelerin, atmosferlerin ve mikroorganizmaların bir yazma biçimi olarak belirecektir.

Bu dönüşüm, insanın ayrıcalıklı mülkü addedilen dilin statüsünü sorguladığımız anda başlar. Yazmak, artık yalnızca insanın aklına ya da eline ait bir eylem değildir; taşın yüzeyindeki aşınma, toprağın çatlağındaki desen, rüzgârın sesindeki ritim, bunların hepsi bir tür yazıdır. Edebiyatın geleceği, bu farklı yazı biçimlerini duymakla, onlarla birlikte yeni anlamlar kurmakla ilgilidir. Bu nedenle, önümüzdeki temel sorulardan biri artık “kim konuşabilir?” değil, “hangi varlıklar birlikte bir dil kurar?” sorusudur.

II.

Böyle bir zeminde, edebiyatın kurduğu şey bir temsil rejimi olmaktan çıkarak bir duyarlık rejimine evrilir. Özne ile nesne arasındaki sınırın muğlâklaştığı bu yeni duyarlık, dünyayı karşısına alıp anlamlandıran bir bilinç yerine, dünyayla hemhâl olan, onunla birlikte titreşen bir mevcudiyet önerir. Yazar, bu yeni duyarlık rejiminde artık her şeye hâkim bir “anlatıcı” değildir; o, seslerin, devinimlerin, sessizliklerin arasından geçerken onları birbirine bağlayan eşikte bir mevcudiyet, bir aracıdır. Yazının kendisi de varlıkların birbirine temas ettiği, birbirini etkilediği ve hatta bozduğu bir karşılaşma alanına dönüşür.

Bu duyarlığın politikası da kaçınılmaz olarak başkalaşır. Mesele, “kimin sesi bastırılıyor?” sorusundan ziyade, “hangi varlıklar birlikte dilsiz bırakılıyor?” meselesi haline gelir. İnsan odaklı anlatıların dışında kalmaya mahkûm edilen her şey, kesilecek ağacın uğultusu, yatağı değiştirilen nehrin sesi ya da karaya vuran yosunun kokusu, edebiyatın meşru özneleri arasına katılır. Bu özneler, dile gelmeyen bir hakikatin ve temsil edilemeyen bir adaletin taşıyıcılarıdır. Bu bakımdan böyle bir edebiyat, hakikat üretme aracından çok varoluşa dair müzakere olarak belirir: Kim, neyle ve nasıl yaşar; kim, neyle birlikte ortadan kalkar?

III.

Böyle bir edebiyat, ütopyadan da payını alır elbette. Ancak bu, kusursuz bir toplum tasarısı değil, çoklu varlıkların kırılgan ve geçici ittifaklarından örülü bir ortak yaşam ütopyasıdır. Geleceğin edebiyatı, ideal düzenler vadetmek yerine, henüz var olmayan birliktelikleri sezmeye çalışır. Hayvanlarla, makinelerle, bitkilerle kurulan yeni ortaklıklar; kokunun, sesin ya da ışığın bir dil gibi işlediği metinler; organizmanın bütünlüğünü ihlal eden yazılar; tüm bunlar, o geleceğin ütopik kırıntılarıdır.

Bu gelecek, yalnızca yeni temalarla değil, zorunlu olarak yeni biçimlerle gelir. Cümle, kapanmış bir anlam paketi olmaktan çıkar, bir titreşim alanına dönüşür. Kelimeler arasındaki boşlukların, anlamı askıya alan sessizliklerin, tınıların öne çıktığı bir yapının tedavülde olduğu bu telakkide biçim, kendi inoperatifliğini, yani ‘işe yaramaz’ potansiyelini keşfettiği ölçüde özgürleşir. Çünkü bu işlevsizlik anı, duyunun ve düşüncenin serbest kaldığı yerdir. Yazı, bir işe yaramayı bıraktığı anda dünyaya yeniden dokunabilir.

Belki de bu yüzden, edebiyatın geleceği eserden çok olay olarak tecrübe edilecektir. Metinle değil, varlıkla, taşla, suyla, hayaletle ya da sessizlikle karşılaşma olayı. Okur ise bu olayın edilgen bir yorumlayıcısı değil, metinle birlikte soluk alıp veren, onun titreşimini kendi bedeninde duyan bir katılımcısıdır artık. Eleştirinin rolü de bu yeni tabloda açıklamak ya da yargılamak değil, ilişki kurmak olarak yeniden tanımlanır.

Peki, tüm bunların sonunda edebiyat bizi kurtarabilir mi? Hayır. Ama bizi belki daha temel bir şeyden, insanın kendi içine kapanmış bilincinden, yalnızlığından ve dilsizleştirdiği bir dünyada yankılanan öz sesinden kurtarabilir. Zira yazmak, konuşmaktan ziyade dinlemeyi öğrenmekle ilgilidir ve edebiyatın geleceği, bu dinleme eyleminin, insanla insan olmayan arasındaki devingen eşiği duyabilme estetiğiyle bağlantılıdır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir