Geleceğe bağlanmanın yazınsal gerçeği

İnsan düşüncesi bilineni aşma bilinciyle hareket eder. Yeni sonuçlara yelken açmaya ilgi duyar. Böyle davranma gereksinmesinin temel nedeni daha iyisini istemektir, arzu etmektir. Yaşamsal gereklilikleri bir yerde onu bu yola zorlamıştır. Yerleşik konumla, durumla yetinmez. Var olanı genişletebilir, ileri taşır. Olanı, olması gereken noktaya götürme çabasından vazgeçmeyecektir. Ayrıca insanın hem düşünsel hem ruhsal anlamda yüzünü geleceğe çevirmesi kaçınılmaz yazgısıdır; kuşkusuz doğası gereği.

Gerçekliği hiç değişmemiş olarak belirleyemezsiniz. Olaylar, olgular değişerek birinden ötekine geçer. Kendi içinde kuralları, koşulları vardır ki bu geçişi yönlendirir. Aslında bu değişim istenen bir şeydir. Canlılığını yitirmiş şeylerin yerine beklenen, gerçekleşmesi istenen şeyler aranır. Beklenen, bekleyenin isteğine göre bir arayıştır. Kendine benzeyen yanları olsa da ortaya çıkan yeni bir durumdur. Ona duyulan ilgiden onun oluşturulmasına dek uzanan yolu aşmak çabası her değişimi isteyen, bekleyen insanın arzusudur. Hepimizin gelecek adına böylesi beklentileri yok mudur? İşte bu yüzden sonu bilinmez gelecek beklenendir. Bu yüzden bilinmez günleri merak ederiz.

Aynı zamanda gelecek özlenendir. Sözkonusu özlem kendini o beklenen, istenen günler içinde bulur. Açıkça dile getirilmemiş olsa da özlenen durumun, şeyin gelecek bağlamında gerçekleşeceği arzulanır. Beklenen ile özlenen zamansal ilişkileriyle belli bir uyum içindedir. Biri ötekinin niteliğini güçlendirmek yönünde ilerler. Gelecek özlemdir, özlenendir. Gelecek düştür, düşlerin geleceğidir.

Gelecek beklentisinin yarattığı durumları yazınsal anlamda ele aldığımızda benzer durumlar görebiliriz. Eylem ve edimlerimizle birbirimize benzeriz. Birimizi bir başkasıyla örnekleyeceğimiz o kadar çok ortak noktamız vardır. Çağının yazarı da bir başkası değildir. Yaşadığı dönemin nitelikleri kimliğinin özelliklerinde az çok görebiliriz.

Çağının sorumlusu her yazın insanı çağını geliştiren bir çizgi üzerinde yol alır. Çalışmalarının yaşadığı dönemle bir bağ oluşturması kaçınılmazdır. Hem üzerine eğildiği konuyla hem ortaya serdiği açıklamalarla dönemini yansıtır. Kendini yaşadıklarını yazmaya borçlu hisseder. İçinde bulunduğunu yadsımaz. Ortaya koyduğu olguların dönemin gerçeğiyle bütünleşmesi aynı zamanda okurun beklentisidir. Zamanına bağlı kalmayan şiir, öykü, roman yoktur da denebilir. Dikkatli okur dönemin gerçeğiyle, yazınsal gerçeklik arasında oluşan doğrudan yakınlığın tadına varabilir.  Elbette bunu ilke edinmiş yazarları okumakla varır bu tada.

Okuduğumuz yazınsal metinlerin bizi yazıldığı dönemle karşı karşıya bırakması aynı durum ve koşullar içinde olduğumuzun göstergesidir. Böylesi metinler yazarın söylemleri düşünüş biçimi hakkında bizi bilgi sahibi kılar. Bir yandan yaşamın betimlemesini okurken öte yandan zamanı kendi kendisiyle açıklayan gerçekçi eleştiri ve değerlendirmeleri dile getirmiştir. Somut durumu özellikle vurgulamaya özen göstermiştir. Dolayısıyla yazan insan dönemine, ortamına uzak kalamaz, öte yandan okurunu dikkate almıştır.

Dönemin toplumsal yaşamını görür, orada sokakların sesini duyarsınız. Döneminden etkilenmiş yazarın o yönde hareket etmesi gerçekliği elinde tutmasıyla açıklanabilir. Bu gerçeği kabul etmekle birlikte onu tartışan onu aşan bir başka yanıyla ileriye bakmayı bırakmaz. Her türlü düşünceyi değişikliğe uğratma iradesi bu noktada yeniden biçimlenir. Seçeneksiz değildir. Sessiz oturamaz. Birbiriyle çelişen iki durum gibi görünen eski yeni karşıtlığından sınırları genişletmiş olarak çıkar. T. S. Eliot’un dediği gibi,

“Çünkü bilirim ki zaman hep zaman

Ve yer, hep o yer ve tek yerdir

Ve gerçek yalnız belli bir zamanda gerçektir

Ve yalnız belli bir yerde”

Her sanatsal yaratım akan zaman içinde gelişir. Sanat akıcıdır. Akan zaman içinde yeni değerler yaratma kaygısı taşır. Sanatçı bununla birlikte kendini kuşatan zamanı bir biçimde dışlar. Kendi gerçeğiyle kendi zamanını yaratır.

“Ne içindeyim zamanın,

Ne de büsbütün dışında,

Yekpare, geniş bir anın

Parçalanmaz akışında”

diyen Ahmet Hamdi Tanpınar zamanın gerçeklik boyutunu genişletmekte öylesine haklıdır.

Bu geleceğe doğru akıştır. Bu zaman geçişlidir. Zaman sisteminin sürekliliğini, süreğenliğini olumlayan düşüncesindedir. Doğrudan doğruya eskilerin yıkılması tutumu göstermese bile yenilerin yaratılması bilincindedir. Beklentileri duruşunu belirler. Bu anlamda çevresiyle benzerlik göstermesini, birlikte var olmaları yönünde değerlendirmeliyiz. İşte tam burada yenilik anlayışı geçerlilik kazanır, yeniye yönelişse bir gelecek tasarımıyla biçimlenir. Onun için bugün, bugünden ileridedir kimileyin. Böylesi neden sonuç ilişkisiyle temellenmiş düzlemde yürüyüşünü gizlemez. Dönemin etkisini, sesini bu düşünsel yürüyüşle aşabilir. Okur bundan rahatsız değildir.

Sınırları belli olmayan edebiyatın gerçeklik boyutu dünden bugüne gelirken, bugünden yarına dek uzayıp gidecektir. Onca bin yıllık izlere zarar vermeden onun içinden geleceğe yönelmişliği açıktır. Her dönemde böyle olduğunu söyleyebiliriz. İçinde bulunduğu yapıların, geleneklerin baskısından kurtulup yeninin ve yeniliğin üzerinde çalışmak, yaptığı işi bütünlük içinde açıklamakla olanaklıdır. Böyle bir noktada eskiyi ve bugününü reddetmiş değildir. Elde edilmiş birikimler ve deneyimler ile yüzünü geleceğe çevirmiştir. Bugünü dün ile yarın arasında bir tür köprü olarak düşünmekte haklıdır. O köprünün üstünden geleceğe, ufka bakan yazarın izlenimleri son derece önemlidir. Birbirini besleyen, birbirine eklenen ve sonraya bırakılan birer deneyimdir.

Yazardır, kurduğu düşlerle yazar. Yaşadığı dönemden beslenmesi yanıyla zamanına sahip çıkarken bunun yanında geleceğe dönük yüzüyle bütün zamanlar üstüne konuşabilir. İşte Jules Verne 1865 yılında kaleme aldığı Aya Seyahat yapıtıyla bir tür yol göstericiliği üstlenmiştir. Geleceği güçlü düşleriyle örneklendirmek yolunda yürür.

Hem zamanın içindedir hem dışındadır. Sürdürdüğü bir arayıştır. Sanatsal üretimi zamanın egemenliğine boyun eğmez. Çağının gerekliliklerini yerine getirir ama çağına bağımlı kalmaz çağını gelecek kaygısıyla birlikte yoğurarak açımlar. Bir zaman vardır ama o zaman bu zaman değildir. Kimi zaman içinde anlatır ama o bize açıkça bir zamanı belirtmez. Zamandan başka bir şey değildir. Boşluğun içindedir, boş zamandır. Hem bugünü gösterir hem bugünü anlatmaz, söz içinde bir yakın gelecek belirir ve aynı zamanda yok olur. Bilinmez zaman olarak sürdürür gerçeğini. Süreç elinde değişikliğe uğramıştır. Bugünden yarına, yakın gelecekten daha sonraya zamanın tasarlanması, kurgulanmasıdır. Sanata ilişkin bir ayrıcalıktır. Yazar bu ayrıcalığın bilinciyle süreci deneyimler.

Yazınsal deneyim, belirtmek istediğini bir kural ya da kurallar bütünü olarak ortaya koymaktan uzaktır. Metinler kesinlik içermez. Zaman da öyledir. Gelecek ne denli tasarlanır olsa da yazarın beklentileri doğrultusunda gerçekleşmeyebilir. Şunu söylemeden geçmeyelim, edebiyat toplumların geçirdiği, geçireceği dönüşümleri öncesinde dile getirmeyi başarmıştır. Yazıldığı dönemde ileri sürülen uç düşüncelerin yeri geldiğinde toplumun gerçeğine dönüştüğü bilinir. Toplumsal özlemleri dile getirir.

Yaratımlar sözünü ettiğimiz düzlemde sanatsal birer kurgudur. Geleceği aydınlığa kavuşturma adına sorular sorar, yanıtlar bulur. Kurmaca özüyle hem anı yakalar hem yarını sorgular. Bulduğunu da sorgulamaktan geri durmaz. Yazarın yapıtı, bir tür yeni zamanı arayıştır. Hem geleceklidir hem geleceksizlik içinde derinleşir. Yani ne zamana ne kurallara uyar. İnsan zaman ilişkisini benimsemiş olduğu güzele ve doğruya yönlendirmek çabasındadır.

Bugünün düşüncesiyle anlamlandırılmış gelecek zaman, edebiyatın kendi iç koşulları içinde varlığını somutlaştırır. Zamana ilişkin değerler, olgular, yazınsal yaratının kendi ilişkileri içinde yer alır. Bunları birbirleriyle kaynaştırmak, bütünleştirmek bir düzen içinde okurun beğenisine sunmak yazarının işidir.

Gelecek düştür. Edebiyatın gelecek düşüncesi yalnızca kurgusal canlandırmadır. Yazar kişisel bakış açısıyla aynı düzlemde farklı zamanları kaleme alır. Bu ne kadar uygulanabilir onu zaman gösterecektir. Çünkü yazınsal gerçek o kurgusal olanın ötesinde bir yerdedir.

Bugünün edebiyatı geleceğin aydınlatılması idealini taşır. Bugünü süreğenliğiyle, düşünceleri gelecekle bütünleyen metinlerdir.  Yazarı çağına bir anlamda zamana yön vermek durumundadır. İşte yazılan da budur. Yazarın bu tutumunu kılavuzluk görevi biçiminde adlandıramayız. Geleceğin temellerini atmaya çalışır, ne kadar yapabilirse. Her dönemde edebiyat kendini oluşturabilmesi için gelecek tasarımından asla vazgeçmez, vazgeçmemiştir. Zaman edebiyatın uzamsal gerçeğidir.

Ertuğrul Özüaydın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir