Sonra, Agora’nın dışına çıktık,
kendi yıkıntımızda gezinmek üzere
Durduk, dizginsiz ormana baktık;
düşmansız, bizi yine de teslim alacağını bile bile.
Kimin ocağı diye sorduk sonra, bu bizim şimdiki yangın yerimiz.
Adını nicedir unuttuğumuz bir kuş ötüyordu Odeon’da;
adını unuttuğumuz için onu bir türlü duyamadık.
Yarım ay kadar yıkık kubbenin gölgesine sığındık bir süre
pusuya yatıp Arena’da daha sonra, hançerledik yanlışlıkla kendi gölgelerimizi.
Acı da olsa şarabın tadı, tatlıydı acımızı unutturması; ama o kadar…
Bir hac yolunda değildik nasılsa, attığımız her adımda bedeller
ödediğimiz bu çağda.
Gelip geçmiş tanrıların ruhlarına kadeh kaldırdık, onlara inanmasak da.
Oturduk, Tiyatroda yanı başına, kırk yıldır oyunun başlamasını bekleyen bir çam ağacının.
Baktık, oradan kendimize, denize bakar gibi, uzun uzadıya.
Yükünü çoktan yıkmış duvardan,
Şakülü yerle yeksan sütundan;
Baktık yeryüzüne ve sözcüklere.
Myra’dan kalkan gemiler yanaşıyordu Lymra’ya;
Belli ki Phaselis’e uğramadan Aspendos’a varacaklar.
Çıtırdadı bir şey;
Nekropol’e yürürken bir yılan kabuğunun üstüne bastık.