Hisseden Aruoba’ya!

Tesadüfen karşılaşmak daha değerlidir çoğu zaman. Sokak aralarında tesadüfen tanıştığınız insanlar, yemek kitaplarından kumar oynar gibi yaptığınız tarifler keza. Sonucu kötü olsa da insan çok takmıyor; lakin azıcık şanslıysanız böyle tanışıklıkların değeri bir başka oluyor. Ben de Oruç Aruoba’yı tesadüfen tanıdım sahaftan aldığım yırtık bir kitapta.

Bir yazarı tanımak için sanıyorum ki konuşmaya, görüşmeye lüzum yoktur. Yazarı kullandığı alıntılarından ve anlatılarından da tanırsınız, her gün de görüşebilirsiniz; ama en iyi şekilde yazdıklarını okuyarak ve kendinizle eşleştirerek, kendinizden parçalarla yorumlayarak; yani demem o ki yapıtlarını öğüterek tanıyabilirsiniz. Bu da kendinizi tanıma sürecinizin bir habercisidir. Benim de hayattaki en büyük şanslarımdan biri bu yolculuğun Aruoba’yı okuduğum döneme çok iyi denk gelip içimde bir şeyler uyandırmasıdır.

Yazılarında daha çok insanların ilişkilerini, insanın kendiyle olan ilişkilerini ve de duyguları şiirsel bir dille felsefi olarak ele alıyor Aruoba. Adeta nutuk çekiyor okuyana. Direkt olarak okuyanla konuşuyor. Kendi düşünce akışını aktarıyor ve yazılarında bir düzen yok. Bizler de böyle değil miyiz zaten? Bazen düşüncelerimiz aklımızdan geçerken kendi içlerinde çatışır ve bir dizeye oturtmakta zorlanırız. Bu sayede onu okurken bir romanda olduğu gibi bir yaratıcının bize bazı vasiyetlerde bulunduğu gibi değil de, bir dost bizimle konuşuyor gibi hissederiz. Belki bu yüzdendir okuyanın kendini daha özel, daha sahiplenilmiş hissetmesi: Daha çok bağ kurması…

“Hani” isimli kitabında başından itibaren bahsedilen, “O” diye adlandırdığı —ve bizlerin farklı kişilerle bağdaştırıp “ona” adadığımız— karakter vardır. Okuyana öğütlerle “O”yu açıklar:

“Sana aldırmaz; öyle hemen de çıkıp gelmez sana,

sen ne denli onu bekliyor olsan da.

***

—Yaşamının anlamını bulmamıştır, bulunamayacaktır— o, gelmeyecektir— ya; sonuçsuz bir son olarak, ölüm, gelebilir, artık, işte…”

Kendi O’sunu kullanarak, kendi saf duygularını bütün çıplaklığıyla gelip önümüze koyuyor. Kendi hislerinin doğruluğu ve samimiyeti bizimde kendiyle beraber hissetmemizi ve bağdaşmamızı sağlıyor. Çünkü yaşamadığı hiçbir şeyi yazmıyor, gerçekdışı bir perspektiften olay örgüsünü anlatmıyor; hissettiği, yazdığı ve anlattığı her şey çok gerçek, çok insan, çok insanca…

Yine aynı kitabın ilerleyen sayfalarında, O’nu bir kenara bırakıp okuyana —aynı zamanda kendisine— dönüp konuşmaya başlıyor. Adeta nasihat verir gibi okuyana sesleniyor. Yani bu kitap sadece bir sızlanış değil, aynı zamanda da duygusal ve düşünsel bir gelişmeye adım atıyor. Sanki kitabın karakterleri olarak okuyucuyu bellemiş ve her bir paragrafında kendimizce hikâyemizi şekillendirmemize izin veriyor. Kitaptaki karakter gelişimi okuyucuyla birlikte şekilleniyor.

“Anlayacaksın…

Çünkü, işte, temiz değilsin, ki…

Ne çok yalan barındırıyor oranda-buranda ne çok sahtelik…

Ne çok sensizlik sende…

Ne çok sensizsin sen

ne çok sensiz sen…

Şimdi işte olanak: sen ol sen.

***

O işte şimdi hesabını soruyor o sahici senin, senden:

ne yaptın sen sana?!…”

Hissederken hissettirmeyi amaçlıyor Aruoba. Hislerini açmaktan —kendi zihinsel yolculuğunu ve çatışmalarını— paylaşmaktan çekinmiyor. Buna rağmen detaylarını kendine saklıyor ve bu da —önceden de bahsettiğim gibi— kendimizce yorumlamamız için bize alan tanıyarak onun öyküsü üzerinden kendi öykülerimizin devamlılığını sağlıyor.

Yaşamında ölümüne kadar araştırmalarını büyük bir tutkuyla devam ettiren Aruoba sadece yazdıklarıyla değil, aynı zamanda yaşamıyla da birçoklara örnek oluyor. Aslen psikoloji mezunu olup daha sonrasında felsefe bilimi uzmanı olan Aruoba, asıl uğraşımızın yanında, farklı dallarla kendimizi ve de çalışmalarımızı desteklememizin önemini bize göstermiş oluyor. Geleneksel Türk edebiyatı ve eserlerinin dışına çıkarak korkusuzca bizlere yeni bir dünya aralamasından anlayabiliriz ki yazılarını ticari bir kaygıyı amaçlayarak değil de, kendi anlayışına ve de kendi algısına uyacak şekilde üretiyor.

Çok yönlülüğünü sanatında da etkin bir şekilde kullanmasını Hume, Nietzsche, Kant, Rainer Maria Rilke, Hartmut von Hentig, Paul Celan ve Matsuo Bashō gibi düşünür, yazar ve şairlerin eserlerini de Türkçeye kazandırmasından, Wittgenstein’ın eserlerini Türkçeye ilk defa çeviren isim olmasından anlayabiliyoruz. Aynı zamanda Aruoba, Japon edebiyatı kökenli bir şiir türü olan haiku’nun Türk edebiyatındaki ilk temsilcilerinden biridir.

Çoğunlukla şiir sanatından ilerleyen Aruoba; sanatçının üslubu adı altında, şiirde kullandığı üslup ve noktalama işaretleriyle alışılmışın dışına çıkarak edebiyat kurallarını sınar. Heidegger’in şiire yaklaşımını; “Ona göre insanın temel sözü şiirdir. Çünkü insan yaşayan, dünyanın içinde olan, diğer insanlarla ilişkisini dil aracılığıyla kuran varlıktır. İnsanın bütün etkinliklerinde yer alan, içinde yaşadığı dil ile (tarihsel olarak da) içinde yaşadığı varoluş arasında kurduğu temel anlam ilişkisi, şiirde ortaya çıkar. İnsanın bilinen bütün tarihi boyunca çeşitli biçimlerde görülen “şiir” adı verilen dilsel kuruluşlar, bu temel ilişkiyi ortaya koymaya (dile getirmeye) çalışan insan yöneliminin ürünleridir. Heidegger de buna ulaşmaya, (anlamlandırmaya, yorumlamaya) insanın dünya ile ve diğer insarlarla olan ilişkisini ilk biçimiyle yeniden kavramaya çalışır.” sözleriyle açıklıyor.

Son olarak insanlar hakkındaki insani üslubu, sıra dışı tarzı ve benim gibi birçoklara ilham oluşu için teşekkürler; duyguyla yazan, şiirle konuşan ve okuyucuya seslenen Oruç Aruoba!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir