“Edebiyat buradan nereye?” sorusundan önce, vicdanını yitirmiş bir dünyaya dönerek “Filistin, Gazze buradan nereye?” diye sorulmalı ve yanıt buradan alınmalı. Ülkemiz söz konusu olunca bu soruya çeşitli yanıtlar kolaylıkla verilebilir de, sorunun evrenselliği üstünde durmalı ilkin. 21. Yüzyılda bile savaşlar, zulümler toprak ve ruh işgalleri sürerken, silahın, bombanın, tankın yerini asla tutamayacak (bana göre de tutmasın zaten) edebiyatın varlığı, işlevi üzerinde kafa yormak gerçekten insani bir durumdur, vicdanla ilgili bir şeydir. Filistinli şair Mahmud Dervişin şu sözü hepimizin malumudur: “Şiir, bir uçağı düşüremez ama pilotun kafasını karıştırabilir.” Şair bu sözü söyledikten yıllar ve yıllar sonra bile şiirin savaş pilotunu etkilediği görülmedi. Görülmedi de, bundan vaz mı geçilecek? Asla. Edebiyat, şiir sadece o dilin değil, insanlık vicdanının inceltilmiş, derin, farklı dilidir. Bize iletilen kolaylaştırıcı metinde denildiği gibi “sanat ve edebiyat üzerine düşünce, tarih boyunca yalnızca güzellik sorunuyla sınırlı kalmamış; aynı zamanda hakikat, özgürlük, toplumsal eleştiri ve tarihsel bilinç gibi meselelerle iç içe geçmiştir.” Öyle olmaya devam edecektir.
***
Öteki ülkelerde durum nedir, bilemem… “Edebiyat buradan nereye?” sorusu bağlamında ülkemizin durumuna gelirsek… İlk şiirlerimi yayımlamaya başladığımda kendi yönümü, ilk dergiyi çıkarmalara başladığımda ise edebiyatın yönünü merak etmeye başlamıştım. Ozanca, Hakimiyet Sanat, Şiir Odası derken on sekiz yılı devirmiş olan Sincan İstasyonu dergisi bağlamında edebiyatın yönünü merak etme, bir bakıma gözleme durumum hararetli biçimde sürmüştür. Dergi çıkarıyor olmak, benim için şiir ağırlıklı da olsa, her dönemde edebiyatın bugünkü durumunu saptamada, buraya içeriden bakma şansı verdi hep. Yaşadığım sürece doğuşuna, gelişmesine, adını mühre dönüştürmesine tanık olduğum ne çok edebiyatçı oldu. Edebiyatı/şiiri yazıyor olmakla yetinmeyip yaşam biçimine dönüştürenler, hiçbir zaman ondan umudu kesme şansına sahip olamazlar. Yazarı, şairi sadece dünyadaki ve ülkesindeki toplumsal olaylar tetiklemez, içinde bulunduğu edebiyat ortamı da tetikler, yekindirir. Bugünkü edebiyat ortamı 1960’ların, 70’lerin, hatta 1980’li yılların hareketliliğini yaşamıyor. Deyim yerindeyse yaprak kımıldamıyor. Herkes sessiz sedasız biçimde işini yapıyor; öyküsünü, romanını, şiirini yazıyor. Yine de diyorum ki, edebiyat sadece yazılanla sınırlı değil, bunu yaşamakla da ilgili bir şeydir. Öyle olmasaydı, bugün Antalya Edebiyat Günleri’nde buluşamazdık. Buradan dönüldüğünde elimizden yeni bir şiir, bir öykü ya da bir romana başlamak çıkabilecektir. Marifet iltifata tabiidir. Yeri gelmişken, sadece benim değil, edebiyat dünyasının ortak dileğine, beklentisine vurgu yapmalıyım. Bu şehri öne çıkaran kalıcı, etkili bir etkinlik daha vardı; Antalya Altın Portakal Şiir Ödülü’ydü adı. Bir ödülden ibaret olmakla kalmamış, sempozyum bildirilerinin kitaplaşmasıyla gerçekten işe yarar, kalıcı olabilmişti. Ne mutlu bunu tekrar hayata geçirecek olanlara!
***
Asıl konuya dönecek olursak… Pazarlamanın, star sisteminin has olan ile kalp olanı karıştırma konusundaki mahareti bizi üzüyor olsa da, yanıltmamalı, umudumuzu kırmamalı. Yazarın kapitalist zihinle seri üretime geçmesi bir gerçekse de, değişmeyen öz iyi ve kalıcı olan edebiyattır, şiirdir. Bu etkinliği düzenleyen dostlar da öyle düşünüyor olmalı ki, bizlere iletilen kolaylaştırıcı metinde şöyle deniliyor: “Çok satan listelerinde parlayan ama yarın unutulacak metinler, ruhun açlığını değil, tüketim iştahını doyurmaktadır. Ama edebiyat, raf ömrü olan bir mal değil, zamanın ötesine köprü kuran bir direniştir.” Dijital kültürün doğal olanı hırpalamaya başladığı, yapay zekaya şiirler, öyküler yazdırılmaya başlandığı kötü ve çok tehlikeli bir sürece girildi. At izi ot izine karıştı, karışacak. Sahte olan ile hakiki olanı ayıramaz zamanlar yakındır. Öyledir de, umudu diri tutmaktan, sahici olana sarılmaktan başka ne gelir elimizden?
***
Her zaman, her dönemde okunabilecek klasik roman ya da öykülerin bugün bile yetersiz görüldüğü, postmodern anlayışın ve yöntemlerinin edebiyata (özellikle romana) vurduğu darbe, açtığı ağır yaralar üstünde durulabilir. Edebiyatın giderek toplumdan koptuğu, neredeyse marjinal bir alana hapsedildiği söylenegelir. Bundan o kadar da korkmamak gerek. Edebiyatın temel görgülerinden biri özgür dili sahiplenmesi ise, varsın her yazar ya da şair kendi özgürlüğüne müdahale edilmeksizin yol almaya devam etsin. Nasıl ki okur tek tip değilse, yazar da, şair de tek tip olamaz. Zenginlik bu çeşitlilikten elde edilecektir. Edebiyat bir çiçek bahçesi ise, sadece gülden ya da laleden ibaret olamaz. Bin çiçek açsın! Bu bahçede bireyin iç sızılarını toplumun iç sızısı gibi kabul ederek yapıt verenler olacağı gibi; toplumun içi sızısını bireyin iç sızısı gibi görenler, böyle yansıtanlar da olacaktır.
Bilindiği gibi, edebiyat, özellikle şiir belli bir okur kalitesini isteyen bir doğaya sahiptir. Böyle bakıldığında “hak eden okusun” denilebilir. Bunda da sakınca yoktur. İşte, tam da burada, edebi kriterler ve onların yetkinliği devreye girecektir. İnsanın değişmeyen ama gelişmesi gereken özünü esas alan ve bunu yaparken de yetkin, özgün olabilen yapıtlar raf ömrünü elinin tersiyle itecek, toz dumanın arasından sıyrılıp çıkacaktır. Böyle bakılınca da, edebiyatın buradan nereye gideceğini kestirebilmek; nereden buraya gelebildiğini okurlarla birlikte tartmak mümkün olabilir. Bilinen, tartışılmaz bir gerçek varsa o da şudur: Dil de canlı bir varlık olduğuna göre, evrimleşmesi, kendi içinde değişimler göstermesi düşüncelerin, anlayışların değişmesine yol açacaktır. Edebiyatçı bundan nasibini alacakların başında gelir. Kendine düşen payı alırken dile yeni alanlar açma, kanatlandırma çabası içine de girer. Bugünün ne yazarı ne de okuru, 1940’ların 50’lerin okuru değildir artık. Bir dönem, rahmetli eleştirmen Mehmet H. Doğan “şiir artık öyle yazılmıyor” dediği için taşa tutulmuştu. Türkiye sanaliyeleşme sürecine girince, kendi burjuvazisini oluşturmaya başlayınca köy romanları yazılmaz oldu örneğin; en azından yok denecek kadar azaldı. Şehrin, insan psikolojisinin romanları revaçta artık. Şiirden örnek verirsek, “Bir Gün Mutlaka” ya da “Dövüşe Dövüşe Yürünecek” benzeri şiir kitabı adlarına rastlamıyoruz artık. Demem o ki, edebiyatın nereye doğru evrildiğine bakmak istersek önyargılardan sakınmalıyız derim. Edebiyat kendi yönünü (sürpriz müdahaleler çıkmazsa) yine kendisi tayin edecektir. Hem şu da var: Alanları, büyük ideolojileri dillendiren büyük şair oldu da; iç sıkıntıları, küçücük evleri, boğucu odaları yazanlardan büyük şair çıkmadı mı? Edebiyatı güçlü kılan temalar değil, anlatıştaki/yansıtmadaki maharettir. Yeter ki zulmün, insanlık dışı işleyişlerin karşısında olduğunu hissettirsin; geniş caddelerde de, daracık sokaklarda, tenhalarda da mazlumun yanında görelim onu. Yazar, şair olabilmek yalnızca iyi ürünler vermekten ibaret olmasa gerektir. Dünyanın iyiliğini, insanın insanca yaşaması gerektiğini bilmek ve elinden geldiğince bunun mücadelesini vermek durumundadır edebiyatçı. Bu bakımdan dünya görüşü de, kimin yanında ya da karşısında olduğu önemlidir. “Faşist ama iyi yazar” denilmemeli ya da tekil örnekler ısıtılıp ısıtılıp önümüze konmamalı. Burada okur olarak seçici davranmalı, uyanık olmalıyız.
Sonuç olarak: Edebiyatımız önemli evreler yaşadı. Köylü ağzını da kullandı, şehirli ağzını da. Toplumcu-gerçekçi yapıtların ağırlıkta olduğu dönemleri de yaşadı edebiyat, bireyi esas alan, bireycilikle suçlanan yazarları da gördü. İşçinin de, burjuvazinin de romanı, öyküsü yazıldı, zaman geldi “postmodern” bir kimliğe büründüğü de oldu. Sonuçta olan oldu; iyiler eleğin üstünde kaldı. Dün öyleydi, bugün de öyle; doğaldır ki yarın da öyle olacak ve biz yaşasın edebiyat demeye devam edeceğiz.