İnsan Nedir?

“İnsan, bitimsiz bir hikâye, tükenmeyen bir anlatı, sonsuz bir paylaşımdır. Ama bu hikâye iyi olmak zorunda değildir. Anlatı üretmek, ahlaki bir üstünlük sağlamaz. İnsan, zalimliğiyle de hikâye anlatır; yıkımıyla da.”

İnsanlık tarihinin çığır açmış önemli fikir mimarlarından, bilişsel kifayetsizliği yüzünden düşünme yetisi gelişkin birisinin ancak parodisi olabilecek bildimcikböceklerine; varoluşa dair ciddi bir meselesi ve mesaisi olan kanaat önderlerinden, başta insan kardeşleri olmak üzere, canlı ve cansız bütün unsurlarıyla Evren’e olan sorumluluklarını kuşanmış bir homo sapiens sapiens ferdinin karikatürü bile olamayacak kofti herbokologlara kadar çok geniş bir entervale yayılmış personanın binlerce yıldır favori beyin jimnastiği enstrümanlarındandır “İnsan nedir?” sorusunun odağına yerleştiği müzakere ve münakaşaların ateşine odun atmak.

Bu sorunun binlerce yıldır fikir âfakımızın demirbaş unsurlarından olması, tamamı insan marifeti olan mitolojik, teolojik, folklorik, kültürel, edebi, ilmi, metafizik ve mantıki anlatıların, dönüp bu anlatıların anlatıcılarını verilmiş / belirlenmiş / atanmış bir öze, amaca, anlama, göreve sahip bir antite olarak tarif, tasvir, tavsif, tasnif ve takdir ediyor olması yüzündendir. Türümüz homo sapiens sapiens’in ortaya çıktığı 70,000 yıldır devam eden bir çeşit kendisi doğrulayan kehanet süreci, kendi üzerine katlanan, kendisine referans veren paradoksal bir döngüdür bu.

Kurmaca ya da değil, her türden anlatıların favori girizgâh cümlelerinden olan (klişe argümanları kullanmayı çok da tercih etmememe karşın, anlatımın tam da bu koordinatına cuk diye oturduğundan paylaşmak zorundayım) ‘sonda söyleyeceğim şeyi en başta söylüyorum’ kelâmını sarf ediyor ve takiben diyorum ki: üzgünüm millet, ancak ne insanın ve ne de onun içinde debelendiği CÜMLEVAROLUŞMECMUASI’nın, bir diğer deyişle Kâinat’ın, az önce dillendirdiğim manada (ne kendinde ve ne de kendisi için olan anlamında) verili bir özü yoktur.

Anlayacağınız, ne mikro-kozmos olan insanın ve ne de makro-insan olan Kâinat’ın cebine doğuştan konulmuş bir anlam fişi, yakasına iliştirilmiş bir mana rozeti ve göğsüne ya da anlına nakşedilmiş bir DERİN HAKİKAT formülü vardır. Diğer bir deyişle öz yoktur, amaç yoktur, görev yoktur. Olmuşlar, olmakta olanlar ve olacak olanlar öylece, kendi kendilerine, olasılıkların / olabilirliklerin / olumsallıkların körlemesine ve bilinçsizce birbirlerini takip etmesiyle cereyan etmektedirler. Bunları önemli, özel ve anlamlı kılan az önce bahsettiğim uydurduğumuz anlatılardır.

Anlam, evrenin bağrından fışkırmaz; insan tarafından icat edilir. Mitolojiyle, teolojiyle, edebiyatla, grafik sanatlarla, siyasetle, ahlakla, sinema ve tiyatroyla, beşerî, sosyal ve doğal bilimlerle… İnsan, anlam üretir; çünkü anlam yokluğuna katlanamaz. Kendinde Varoluş, yâni insandan gayrısı sessizdir. Kendisi için varoluş, yâni İnsan ise bu sessizliğe asla tahammül edemez.

İyimserler bu basit, yalın, derin ve aşikâr hakikati tersyüz eder, aslından tamamen farklı bir şekilde, inanmayı tercih ettikleri bir anlatı tertibi ve terkibi içerisinde inşaa eder ve emisyona sokar. Tom Amca edasıyla konuşanlar, (çoğu çeşitli ahlâki zaaflarla malûl olmalarına karşın) Pollyannacılığı ve ahlakçılık taslamayı görev sananlar, “insan” kelimesini bir övgü cümlesi gibi kullananlar, insanlığın ezici çoğunluğunu oluşturur.

İnsanın sayılamayacak kadar çok tanımı yapıldı şimdiye değin; insan dik duran canlıdır, alet kullanandır, oyun oynayandır, üzülen ve sevilendir, ağlayan ve gülendir, utanandır, utanmayı unutandır, hatırlayandır ve hatırlamak için unutandır, merhamet duyandır, merhametsiz olandır, haddini bilendir, hadsizin tekidir, ekonomiktir, politiktir, estetiktir, havastır, banaldır, spekülatiftir, mantıklıdır, duygusaldır, düşünendir, düşündüğüne dair düşünendir, eleştirel ve kuşkucudur, sorgulamaksızın inanandır ve ilâveten zibilyon tane farklı sıfatla daha nitelenebilecek çok boyutlu ve enigmatik bir antitedir ve bunların tamamıdır, toplamıdır, sentezidir ve fazlasıdır insan!

Bu tanımların hiçbiri yanlış değildir; ama hiçbiri yeterli de değildir. “İnsan şudur” diye kestirmeden konuşan her tanım, insanı zamanın bir anında dondurur. Türümüzü tamamlanmış bir antite gibi sunar. Bu, özcülüğün en kaba biçimidir. Oysa insan, olmuş-bitmiş bir şey değildir; sürekli olan, sürekli oluş hâlinde bir süreçtir. “Kısa, kesin ve özlü reçeteler” sunanlar, insanı değil, kendi entelektüel yetersizliklerini, ya da tembelliklerini tarif ederler.

Bana kalırsa türümüzü kuşatmaya, anlamlandırmaya, anlatmaya en ehil ve mümeyyiz olan tarif şudur: hikâyeler / anlatılar uydurmayı ve uydurduğu bu anlatıları paylaşmayı seven oyunbaz canlıdır insan. Bir diğer deyişle insan tepeden tırnağa bir anlatıcıdır, halis bir uydurukçudur, serâpa bir homo narans’tır. Bu tanım bizi kaçınılmaz olarak edebiyata götürür. İnsan, doğası gereği bir naratördür. Anlatan olmaklığı, onu dolaysız biçimde edip kılar; insan işte bu yüzden doğuştan ozandır. Uydurmak ve paylaşmak, varoluş kipimiz ve ontolojik modumuzdur. Zorunlu hâlimizdir bu.

Bu yüzden edebiyat — diğer sanatlar, bilimler ve felsefe gibi — hiçbir yere gitmez, dolaylarımızdan uzaklaşmaz, bizden kaçmaz. İnsan olduğu sürece anlatı olacaktır. Bir yanımız hep edip kalacaktır; sanatçı, şair, bilimci, filozof gibi davranmaya devam edeceğiz. Bu, insanın pin kodudur.

Ancak burada durmak, yine iyimserlerin tarafına düşmektir. Ben orada durmuyorum. İnsan nedir sorusuna kötümser (realist de denilebilir aslında) bir yerden bakıldığında manzara değişir. İnsan, özünde zalimdir. Beslenme rejimi bakımından hepçil bir memeli hayvandır ama fiilen et bağımlısıdır; yediği şey leştir, cesettir. Leş yediğinden olsa gerek, hırslıdır ve zalimdir ve kindar. Türdeşine sistematik biçimde eziyet eden, işkence eden tek canlıdır insan. Yalnızca kendisini değil, yaşadığı gezegeni de yok edebilecek kapasiteye sahiptir o.

‘Tanrı bizimledir’ anlamındaki ismine örgütlü bir dine inanmayarak ihanet eden Köningsbergli Germen cehenneme giden yolları genişletmişti asırlar önce, ‘tanrı öldü, onu biz öldürdük, sen ve ben, biz katillerin katilleri, kendimizi nasıl teselli edeceğiz?!’ diyen kuyu gözlü, bıyıkları barikat o Prusyalı çılgın ise manaya ve vicdana dair olan cılız umutların tabutuna son çiviyi de çaktı. Zikrettiğim ‘Tanrı bizimledir’ anlamındaki ismiyle 2.5 asır öncesinden bize istikamet tayin eden o Köningsberglinin dediği gibi: ‘İNSANIN EĞRİ ODUNUNDAN DOĞRU HİÇBİR ŞEY YAPILAMAZ!’

Bakınız bu argüman bir ahlak aforizması, felsefi bir maksim ya da teolojik bir umde değildir; o yalınkat bir antropolojik tespit ve sarih bir biyolojik teşhistir.

İnsan gezegenin virüsüdür. Hatta belki yalnızca gezegenin değil, güneş sisteminin, galaksinin mikrobudur. Yaratıcı olduğu kadar yıkıcıdır; ama yıkıcılığı, yaratıcılığından çok daha istikrarlıdır. Hatalarından ders çıkaramaz. Teknolojiyi bilgelikle değil, kötücüllükle birleştirir. Kendi türüne, diğer canlılara ve nihayet bütün bir biyosfere işkence eden tek varlıktır.

Bu noktada köken anlatıları da ikna edici değildir. İnsan tarihini 5–6 milyon yıl öncesine, hominidlere bağlayan açıklamalar bana yetersiz gelir. “Biz yıldız tozuyuz” diyerek soyağacını 13.8 milyar yıl öncesine, Big Bang’e kadar genişletenler de bana göre dar görüşlüdür. Her iki anlatı da hâlâ fazla kısa, fazla yerel ve fazla basittir.

Benim için insan, trilyonlarca yıl var olduktan sonra enerjisini tüketip çöken, donan, ölen evrenlerin küllerinden doğan bebek evrenlerde yeniden ve yeniden dünyaya gelen bir bitimsiz ve kronik Dasein’dır. Bir diğer deyişle ebedi ve ezeli bir bengi dönüşün çocuklarıyız biz. Bu perspektif, Homo Deus’u rüşeym hâlinde içeren kuarklar olduğumuzu ima eder. Önemli olduğu için tekrarlıyorum: HOMO DEUS’U RÜŞEYM HALİNDE İÇEREN KUARKLARIZ BİZ!

Eğer bu evrende Homo Deus’a evrilemeden yok olursak — ki, yaptığımız onca saçma salak işe bakınca bu yüksek bir olasılıktır — büyük ihtimalle sonsuz evrenlerin birçoğunda, bizim mütekabilimiz olan türler bunu çoktan başarmıştır; bazılarında başarmakta, bazılarında da başaracaktır.

İnsan, bitimsiz bir hikâye, tükenmeyen bir anlatı, sonsuz bir paylaşımdır. Ama bu hikâye iyi olmak zorunda değildir. Anlatı üretmek, ahlaki bir üstünlük sağlamaz. İnsan, zalimliğiyle de hikâye anlatır; yıkımıyla da.

Sonuç olarak, “insan nedir?” sorusuna benim cevabım nettir: İnsan; zalim, hırslı, akılsız, hatalarından ders çıkaramayan, ceset yiyen, türdeşlerine ve diğer canlılara eziyet eden; yarattığı teknolojiyle, kötü niyetiyle hem kendisini hem gezegeni yok etmeye doğru hızla ilerleyen bir virüstür.

Şayet evrenimiz sonsuz evrenler içeren yüksek boyutlu bir meta-evrene gömülü sayısız evrenden biri ise, zikrettiğim kötücüllüğümüzü çok da dert etmeyelim derim; evet, biz bu evrende iyi şeyler yapmakta başarılı olamadık ve olamıyoruz. Ancak, kuvvetle muhtemeldir ki paralel evrenlerin bazılarında iyi işlere imza atan türdeşlerimiz vardır ve olmak zorundadır. Çoklu evrenler teorisi doğru değilse ve evrenimiz biricik evrense şayet, bu alternatif okunulan satırlarda dillendirilen argümanlara ilgi duyanların ancak kâbusu olabilir.

Çünkü (önemine binaen tekraren söylüyorum): İnsanın eğri odunundan doğru hiçbir şey yapılamaz NOKTA!

(*) Bu metinde ele aldığım bazı temaları ayrıntılı olarak kuşatan bir anlatı için: https://ziyaversencan.blogspot.com/2025/11/edebiyat-buradan-nereye-quovadis.html

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir