İyi, Kötü ve Çirkin’in Antalya Arkeoloji Müzesi ile İmtihanı

Antalya Arkeoloji Müzesi’nin yıkılarak yenilenmesi meselesi Mart ayından bu yana önce Antalya kamuoyunu, hemen akabinde de ülkenin mimarlık ve kültürel miras çevrelerini meşgul etmeye başladı. Projenin oldubittiye getirilerek Mart 2025’te yapılan tanıtımını takip eden aylar içinde yaşanan gelişmeler itiraz seslerini güçlendirerek artırırken, bu itirazlara cevap bile vermeyen kamu “it ürür kervan yürür” şiarıyla yoluna devam ediyor.

Elimizde 50 yılı aşkın süredir Antalya toplum tarihine iz bırakmış bir yapı var, Akdeniz yaşam biçimiyle uyumlu mimari nitelikleri ve Cumhuriyet döneminin yarışmayla elde edilmiş ilk müze yapısı olmasıyla ülkenin mimarlık tarihine geçmiş modern mimari örneği bir Doğan Tekeli-Sami Sisa-Metin Hepgüler yapısı. Likya ve Pamfilya mirasına ev sahipliği yapan uluslararası ödüllü Antalya Arkeoloji Müzesi, yüzlerce kültürel etkinliğin yapıldığı salonları, nice sohbetlere tanık olan bahçesi, arkeoloji ve sanat tarihi öğrencilerinin vazgeçilmez mektebi olması niteliğiyle Antalya’yı Antalya yapan değerlerin en önde gelenlerinden biri.

Bu binayı eskidiği, yetmediği ve depreme dayanıksız olduğu gerekçeleriyle yıkıyorlar. Üç geçersiz gerekçe. Eskiyen yerler eskidikçe onarılır, yetersiz olana ilave yapılır, depreme dayanıksız olan güçlendirilir; yeter ki bu müdahaleler akılla, bilimle yapılsın, projenin kavramsal kurgusuna ve estetik bütünlüğüne saygı gösterilsin. Öte yandan yüzlerce ören yerine sahip Antalya’da yılın 12 ayı süren kazılarla Müze’ye sürekli olarak yeni eser geliyor. Yani ne yapsak yetmez, 5 yıl sonra daha büyük bina gerekir. Oysa çağdaş müzecilik artık her şeyi bünyesinde toplayan devasa yapılar yerine, daha küçük yerel müzeleri teşvik ediyor; eserlerin kendi kültür coğrafyalarında sergilenmesi öğrenmeyi ve anlamayı kolaylaştırırken yöredeki turizmi geliştiriyor, ekonomik katkı sağlıyor. Depreme dayanıksızlık gerekçesi ise aradan geçen 6 aya rağmen dedikodu düzeyini geçemedi, konu uzmanları deprem performans analizini göremediler, ‘yapı güçlendirilemez’e ikna olamadılar.  Hem bütün yapılar doğru teknikler kullanılarak güçlendirilemez mi? 

Anlaşılan o ki Antalya Arkeoloji Müzesi de bütün ülke gibi geçmişi ve hafızayı yok sayarak, ‘daha yeni, daha büyük, daha gösterişli’yi önceleyen ‘yenileme sevdası’nın pençesinde. Toplumsal kültürümüzde iyi diye bildiğimiz, sahici -kendisi gibi- olmayı, tevazuyu, saygıyı unutturan bu yenileme sevdası göz karartan bir kara sevda, bir kötü sevda. 

Yıkıma isyan ederek bu kara sevdaya paye vermeyen iyilerin itirazını fırsat bildim; Müze’nin kapatılmasından, eserlerin ‘şantiyede’ korunması aymazlığından geçtim, projenin ortaya çıkma sürecindeki -bence- ‘iyi, kötü ve çirkin’leri alt alta dizdim:

Projenin elde edilme biçimi

Antalya gibi bir kentin yeni bir müzeye ihtiyacı varsa ilgili Bakanlığın bu ihtiyacı Antalya’nın hakettiği gibi ulusal/uluslararası mimari proje yarışması ile elde etmesi, böylelikle projeyi kamuoyuna açarak üzerinde tartışılacak zemin oluşturması ve tartışmalar sonunda en doğru olanı seçmesi beklenir, medeniyet böyle yapıyor.  Tanıdık mimardan proje rica etmek Antalya’yı hafife almak, kente kendi mülküymüş gibi davranmaktır ve ayıptır, çirkindir.

İyi Mimar – İyi Mimarlık

Tanıdık mimarın [Abdurrahman Çekim-Baraka Mimarlık] çok iyi bir mimar olduğu konusunda meslek çevreleri neredeyse hemfikir. Bu elbette iyi.  Ancak bazen ‘iyi mimarlık’ işverenin her istediğini yapmamayı gerektirir. “Yeni Antalya Müzesi Projesi”nin kadim “Antalya Arkeoloji Müzesi” gibi çok önemli bir girdisi varken yok saymak, ne yazık ki “iyi mimar” nitelemesi kadar meslek etiğine de halel getirmiştir, kötüdür.  Üstelik projeyi bilabedel yaptığı iddiası doğruysa, yani mimar işverenin olmayacak isteklerini yerine getirmediğinde kaybedecek bir şeyi yoksa bu yaklaşıma anlayış göstermemiz için hiçbir neden kalmıyor. Ayrıca bedelsiz proje yapmak ülkemizde yasal mı?

Kültür Mirası, Toplum Hafızası, Gömülü Karbon 

Diğer yandan, ekolojik yıkımın sonuçlarını her gün daha çok idrak ettiğimiz dünyamızda, kültür mirasını, toplum hafızasını koruma gibi nedenlerden öte, yıkıma karşı olmak için yaşamsal bir nedenimiz daha var: Yapının ekolojik değeri. Bugüne kadar yeryüzüne çakılmış her çivinin, dökülen her bir metreküp betonun, harcanan enerjinin, doğal kaynakların hızla tükendiği dünyamızda bir ekolojik kıymeti, bir “gömülü karbon” değeri var. Zaten yapılmış ve gömülü karbon olarak yeryüzüne kazınmış bir yapıyı yıkıp, kıt doğal kaynakları yeniden israf ederek yeni bir yapı yapmak yerine artık yeni ihtiyaçlar için bile mevcudu, yapılmış olanı değerlendirmek gerekiyor. Var olan bir yapıyı yıkmakla ağaç kesmek arasında fark görmeyen çağdaş dünya kentsel yenileme/dönüşüm projelerinde artık “ekolojik koruma”yı önceliyor; yapının kültür mirası değerine bakmaksızın, mevcut olmasını yeterli bulup yıkmadan yenilemeyi, gerekiyorsa büyütmeyi ama mutlaka mevcut yapıyı kullanmayı istiyor. Elbette bu yaklaşımın benimsenmesini orman yangınının ertesi günü maden ruhsatı veren, su havzalarını pervasızca yapılaşmaya açan devletten beklemiyorum ama “iyi mimar”dan bekliyorum.  Beklentimin karşılanmamış olması hayal kırıklığı. Çok kötü.

Bilgilendirilme Hakkımızın İhlali

Her akşam Müze önündeki buluşmalarımızda artık perde arkasına gizlenen Müze bahçesinde hummalı bir faaliyet olduğunu, betonyerlerin, kepçelerin, kocaman tırların bahçeye girip çıktılarını, müze bahçesinin dar alanlarında bin bir manevra ile dört döndüklerini görüyoruz. Eserler de oralardayken herhangi bir kaza ihtimali bir yana, tek bir bilgilendirme levhası yok. Kim ne işi yapıyor, ihale bedeli, işin süresi, ruhsat tarihi nedir bilmiyoruz. Devlet eliyle kaçak inşaat mı yapılıyor? Bunu ne ‘ayıp’ kelimesi tanımlar, ne ‘uygunsuzluk’. Olsa olsa kamuyu ele geçirmiş ‘ben yaptım, oldu’culuk.  Çirkin.

Girişimci- İşveren Tarafında İyi Yok

Antalya’nın 50’ye yakın sivil toplum örgütünün yanında ulusal ve hatta ICOMOS gibi uluslararası meslek örgütlerinin itirazları ayyuka çıkmışken, onlarca karşı dava açılmışken bu kötülük, bu oldu-bitti neden, bu alelacele yıkım telâşı neden?  Açıklanmadığı sürece projenin arkasındaki niyete dair şüphelerimiz de büyüyecek, itirazımız da.  İşte bu çok iyi.

Son not: Bu yazıya başladığım sırada medyada bir milletvekilinin yeni projeyi methederek itiraz edenleri “istemezükçü” olarak tanımladığını söyleyen bir haber dolaşıyordu. İftiharla belirtiyorum ki “istemezükçü” olmak nezdimizde pek muteberdir.  Birinci Boğaz Köprüsü inşaatından başlayarak istemediğimiz, itiraz ettiğimiz her şeyde haklı çıktık, neyi neden istemediğimizin akıl-bilim-sağduyu tarafında bir karşılığı vardı ve öne sürdüğümüz sakıncalar birer birer gerçekleşti; üstelik yanlışların yapım maliyeti kadar sosyal maliyetlerini de ödedik, ödemeye devam ediyoruz.  Sayın milletvekili doğru söylemiş. 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir