İskele koyu, içine tuz katılmış büyücek bir su kabı. İçine canlılardan balık, taşıtlardan kayık salmışlar; balık altta, kayık üstte kalmış. Üç yandan karaya, ucundan maviye bağlamışlar. Üç yanı karalı, bir yanı aralı bir havuz oluvermiş.Kaleiçi, denizden kırk metre yukarda. Kırkmerdiven’in üst basamağından bakıldığında iskele boşluğunda toprağı görmek zor. Yaşı, yüzyılları aşkın koca çınarlar, güneşi yere kondurmaz…
İskele koyu, sessizlik yatağıdır. Kentin homurtusu, uğultusu, gürültüsü yukarıda kalır. İskeleye inenler, denizle karanın burada merhabalaştığını görür. Bu sevimli koyun, insanlara sürekli çağrısı vardır: “İtişip kakışmayı bırakıp kıyıya inin, maviye gelin”. Koydan öteye bakıldığında masmavi Akdeniz ve Toroslar görülür. Körfezi çevreleyen dağlar, Tanrıya uzanan merdivenler gibidir.
Esinti yoksa, denizin yüzü kıpırtısızdır. Lodos estiğinde çıldırır suyun yüzü. Akdeniz şaha kalkar…
Güneş, Beydağlarını aşarken İskele Koyunun suları büyülenir. Yollar, İskeleye Kırkmerdiven’den, Tophane’den, Yivli Minare önünden ve Cemal Bey Yokuşu’ndan uç verir.
Kaleiçi halkının, soluk alma yeridir. Buraya kimler inmez ki! Balıkçı ve gemiciler, Kaleiçi halkı ve öteki Antalya esnafı. Öğleden sonraları, emekli takımı sökün eder. Şaban Reis, Nuri Kaptan, Deveci Memed, Hüsnü Kaptan, Mustafa Ekiz İskelenin demirbaşlarıdır. Ayrıca Veli Gemici, Liva Koç, Cevdet Efe, Esen Hoca, gençler, orta yaşlılar burada buluşur. Mescidin bitişiğindeki Asmalı Çayevi duraklarıdır. Yazın, öğleden sonraları, emekli takımına iskeleyi sevenler de katılınca, çayevinde oturacak yer kalmaz. Yer bulamayanlar, rıhtımı adımlar. Bir dinlenme, bir kendini dinleme yeridir Antalyalı İskele… Asmanın gölgesinde demli çaylar içilir. Dallı çay, Antalyalı İskeleye özgüdür. Kaşlı Osman’ın işlettiği bu yeri, dallı çaylar esenletir. Yaşlı kaptanlardan biri, babacan sesiyle “Oğlum Feremez, beş çay ikisi dallı olsun” der. Feremez, içeriye; “çaylar dokuz oldu, üçü dallı…” diye seslenir.
Okey karesinin demirbaşlarından Temel öğretmen, garsona “Fiyatı artmadan bir bira getir, bakarsın radyo, zam haberi verir.” der.
İskelede balığa çıkan, balıktan dönen tekneler izlenir. Koya giriş yapmakta olan yatlar, gözlenir. Antalyalı İskele, gayrı yat limanı olacaktır. Motorcular, mağaralara, çağlayanlara gezi için çığlık çığlığa müşteri toplar.
İskeleye inenler ille de bir oyun oynar. Taş oyunu, baş oyundur. Asmalı çayevinde akşamlara dek okey oynanır. Önceki oyundan tat almaz oldu usta oyuncular. Perbozmazlar, ser verip taş vermezler hep yeni oyunda buluştu. Yeni oyunun demirbaşları arasında Gümrükçü Zihni, Kazım Ağa, Arap Çavuş, Şaban Reis, Ziraatçı Mithat ve Esen Hoca yerlerini aldılar.
Şaban Reis, ilk oyunda yenilmemeli. Yenilirse oyun bozulur. Kare dağılır. Bahanesi hazırdır: “Çocuklar balığa çıkcek, kayık verecem.” diyerek çekip gider. Oyun bozulmasın diye ilk elde Reis’i yıkmazlar…
Esen Hocanın olduğu kare, neşeli olur. Efe fıkraları anlatılır. Hele karede ‘Çürük Efe’ varsa takılmaların ardı arkası kesilmez. Efe taş mı atacak? Esen sözü yapıştırır: “Efem verir, ben yaparım.” der. Müfettiş Mustafa; “Efelik zordur agam” diye takılır. Emekli Şakir; “Türlü çeşitli efelik vardır; küçük efe, büyük efe, kayık efe, ottan efe, boktan efe. Bizim efe, has efe, baş efe, ev efesidir…” tekerlemesine başlar. Gülüşülür. Çürük Efe, kızarır bozarır, atar tutar: “Ulan, ben sizin gibileri yerim, toz eder çaya katar, içerim” der. Bu arada taş bir tur döner. Çekme sırası Esen Hoca’ya geldiğinde: “Mehiniz mehtiriniz, çekiniz çektiriniz” diyerek, çektiği taşı “meh” diye şaklatır. Karede, Hamit Aga varsa bu kez göçmen şivesiyle “Te be kim şey ediyiri bu kızancıkları be yavu?” diye takılmalar olur. Emekli ziraat mühendisi Mithat, oyunu bitireceğinde “Ey hatun, men sene, kapıyı içerden mendelleme dimedim mi!” biçimindeki makamlı, kıratlı, şeddeli meddeli tekerlemesine başlar. Öteki oyuncular, kahkahalar atarak, oyunun bittiğini anlar, ıstakaları ters çevirip taşları döker. Böylece günlük sıkıntılardan sıyrılmaya, ağır yaşam koşullarının altından kurtulmaya çalışır. Bu tür takılma ve söylemler, onlar için bir boşalım yöntemidir…
Taş oyununda, çok yenilenlere “küme düştü” derler. İyi izleyip titiz oynayanlar için “Altında kiracı barınmaz” diye takılırlar. Açık saçık fıkra anlatırken taşı geciktirene kıs kıs gülen Uğurlu Hoca: “Aklınız belden aşağı kaymış keratalar” der. Oyunu izleyenler, oyunculardan kalabalık olur. Oyun sırasında bolca çay içilir. Kim yenik düşmüşse çayları o öder. Şaban Reis’in sesi, üst perdeden işitilir: “Vak vak, viiik” der. Reis yenilmişse yüzü asıktır. Sorulunca “Tekne delik aldı agam” diye yanıtlar. Takılanlara “Eyy netçen? Her yiğitte bir delik bulunur.” Birkaç kez üst üste yenilmişse şu yakıştırmayı yapar: “Ne edem, delik çoğalınca tekne su aldı buba.” der. Oyunda bir kez yıkılana “Viiik”, iki kez yıkılana “vak vak” seslerini çıkarır. Yenilmenin öteki adı “yıkılma”dır iskele sözlüğünde. Şaban Reis, hep dişine göre oyuncu seçer. Uygun birini yakaladığında “Bu yavrunun, tüyünü yolalım acık” diye sevincini vurgular. Keyifli anlarında “Tabakta tirit, elden gitti Girit” diye bağırır. Osman Kurşun sigara mı ister, hemen Şaban Reis’e iletilir. Sigarasını şapkasında taşıyan Reis, paketi açıp sigara verirken “Sigara girdi pakete, bir sigara bir kötek” Kaşlı Osman’ın Çayevi, zaman zaman karışır. Okey yüzünden gönül kıranlar, hatır koyanlar, çekişip darılanlar olur…
İskele koyu, kişinin maviye doyduğu bir ortamdır. Yeşille mavi bu ortamda buluşup kucaklaşır. Görkemli güzelliklerin odaklaştığı Antalyalı İskelede; kimi, gün boyu taş oynar, kimisi de yatlarda dem sürer, günindilerini izleyerek, güzellikleri içlerine sindirir. Yaşamını denizlere döken babalarsa ağ örer, balığa çıkmaya hazırlanır.
Kaptan Nuri, susturucuları çıkarılmış motosiklet sürücülerine öfkelenince; “Bunlar, şeytanın yakınları, Koşun eşek arıları. Kafa komadılar, yediler sessizliği. Yetkim olcek, hepsini denize dökerim Allahıma.” diyerek esip yağar.
Tatil günlerinde, iskele daha da kalabalıklaşır. Boya sandıkları, boylarından büyük, elleri kara, yüzleri solgun çocuklar ekmek parası için aşağı iner. Antalya’nın içi, harlı bir ocak gibidir yazları. Sıcaklar bastırınca, bu çocuklar, çoğunlukla Yenikapı’dan, Mermerli’den, Tophane’den sökün eder, iskele koyunun serinliğine koşar. Sabahları simit, kumru satar, ayakkabı boyar. Koyda bağlı duran, kayıkların arasında, denize dökülür, yüzmeyi burada öğrenirler.
İskele mescidinin altı taş, üstü ahşaptır. Dört ayak üstüne kurulu olup küçük bir minaresi vardır. Altı boştur. Orada, Antalya’nın en eski içme suyu akar. İskele mescidi, Mustafa Ekiz’den sorulur. İşi kendiliğinden üstlenmiş, ilginç bir tuluatçıdır. Gezginlere, olanı biteni güldürü biçiminde anlatır. Bu sahnenin, kıdemli aktörüdür. Makineli tüfek gibi konuşur.
Söylentiye göre, Ekiz’in çok ilginç sağaltıcı yöntemleri vardır. Müşterileri, koca bulmayan kızlar, kısır kalan, döl vermeyen gelinlerdir. Çoğu, kırsal kesimden, köylerden, kasabalardan sökün eder. Ekiz, onları sandalıyla gezdirir. Kırk dalga saydırır. Kırk dalganın suyundan, bir şişe doldurmalarını ister, daha sonra bu suyla yıkanmalarını salık verir. Bu yolla istedikleri eşe ve çocuğa kavuşacaklarına inandırır.
Deveci Memed, iskelenin eskilerinden: “Hacı Baltanın torunuyuz. Bizimkiler İskenderiye’den gelmiş bura. Nah şu andızı, amucam dikmiş. Baksana koca ağaç…” diyerek soyunu övmeye çalışır.
Çukurun bir başka kişisi de, yük taşıyan, balık temizleyen Güngör. Yaşlılar; “Bakmayın siz bu adamın yükçülük ettiğine. Babası Ağır Ceza Reisiydi. Ölünce iskeleye sığındı. Kırkmerdiven altında, bir oyukta yatıp kalkar.” diye anlatır.
İskele çukurunun renkli tiplerinden biri de Arap Şaban’dır. Derme çatma bir kulübede yaşar. Kara derili, kısa boylu, kıvırcık saçlı, bu sevimli ihtiyar, fırsat buldukça içer. Onurludur, kimseye baş eğmez. Rakı bulamadığında ispirto ile kafayı bulur. Bu ufak tefek adamın Antalya’nın en eski ağır vasıta şoförü olduğu söylenir. Kedileri sever. İskeledeki kedilere bakar, yem verir, doyurur. Rıhtımda tur atarken, dostlarına geniş kol davranışlarıyla selam verir. Sıkça hüzünlendiği gibi çabuk da mutlanır. Gülmesi, sevimliliğini arttırır. Gülünce dudaklarının içi karaya kırmızıyı katar…
İskele, zamanla yat limanı oldu. Söylenenler hep geçmişte kaldı. Başladılar, sürdürdüler ve bitirdiler. Kaleiçi ve Yat Limanı projesi, dünya birinciliği kazandı. İskelede en küçük yer bile parsellendi. Yeni bir eğlence merkezi kuruldu. Asmalı Çayevi yıkıldı. Kayıkçılara, gemicilere yer kalmadı. Oyuncular dağıldı. İskele halkı, arkasız, kimsesiz kaldı. Çoğu, darı taneleri gibi savruldu.
İskelenin eskilerinden Ertuğrul, seyyar arabasında çay yapıp arkadaşlarına sunarken öfkelice: “Bizler, bu çukurun çocuklarıyız. Kıydılar, söküp attılar. Sudan çıkan balığa döndük. Bu çukurdan koparsak, yaşayamayız.” diyor. Sırtında kayık kürekleri taşıyan Şaban Reisin, canı burnunda: “Kodoşların bize ettiğini, cavur etmez.” mescidin yanını göstererek, “şuracıkta bir yeri bile çok gördüler dürzüler” diyerek uzaklaşıyor. Dertli bir kaptansa; “Zamanın kötüsüne çatmışık. Halimizi yükseklere arz ettik, dinleyen çıkmadı. Hürmet cebeymiş. Ne yana koşsak boş diyor.