Orhan Veli, şiirimizin modernleşmesi-çağdaşlaşması macerasında biraz gecikme, biraz özenme ve biraz da çoğaltma ile şiirimize o sırada hâkim olmuş bulunan sembolist boğuntuya ve primitif duygululuğa baş kaldırırken bir kalkış noktası olarak kullanır şairanelik kavramını (“Garip” Önsözü.).
Elbette yenilikçi, dönüştürücü evrelerini tüketip kendi kendilerini taklit etmeye yöneldikleri bir aşamada söz konusudur bu boğuntu, Orhan Veli ve arkadaşlarından önceki şairlerin.
Kısaca; ağdalı, hazır kalıp, yaşama eşlik etmeyen, dizeci ve eprimiş-yıpranmış bir duygusallık, yani duyguculuk anlamındadır şairanelik. Ben, zamanla ona en yakın karşılıklardan birinin ‘şiir benzeri’ olabileceğini düşünür oldum. Ondan, duygucu-sembolist görünümlü bir ‘kitsch’ türü olarak da söz ettiğim oldu zaman zaman…
Bu bağlamdaki şairanelik; Orhan Veli ve arkadaşlarının onu hedef tahtasına koyduğu zaman, mekân ve koşullarla sınırlı bir kavram değil elbette. Onların öncesinde var olduğu gibi sonrasında da farklı niceliklerle varlığını sürdüren şiirsel bir durumun karşılığı. Şiir eleştirisinde bize bakış açısı sağlayan kalıcı ve önemli bir kavram. Söz gelimi, değerli bir şairi incelerken, bir tarihten sonra onun kendi şiirini tekrar ve taklit ederek şairaneleştiğini fark edebiliriz. Ne kadar gerçek, etkili bir şairden veya şiir akımından söz edersek edelim, bunlar ne denli değerli ve dönüştürücü olursa olsun, hemen her şair veya şiirin gelişme çizgisi, bir tepe noktasına ulaştıktan sonra düşüşe geçmeye eğilimlidir. Hünerli, değerli şairler, düşüşte biraz geri çekilmeyi bilir ya da durumu fark ederek, düşüş açılarını oldukça dar tutmayı başarırlar. Böylece, eski düzeylerinin ortalamasının altına düşmeden şiirlerini genişletmiş bile görünebilirler. Ama bunu yapamayıp, kendi şiirini şairaneleştirenlere de çokça rastlanır.
*
Şiirimizin modernleşme ve çağdaşlaşma serüvenine, ellili yıllarda, batı modernist akımıyla yakından ilişkiye girerek tamamlayıcı bir imza atan İkinci Yeni şairleri genel olarak hem kişisel kaliteleri hem yaşadıkları toplumsal koşulların sonucu olarak, kendilerinin taklidine düşmekten büyük ölçüde kurtulmuşlardır. Çoğunun yaşamlarının kısa olması da bu durumda bir etken olmuştur. Ama asıl neden, bu dönüştürücü şiir akımının 1960-1980 aralığında şiirimizdeki bir başka mecra (Romantik-Toplumcu Gerçekçilik) ile karışarak kaynaşması ve kendisini yenileyebilmesi, aşabilmesidir düşüncesindeyim.
Türkiye’ye hâkim olan toplumsal duyarlığın, İkinci Yeni ve ondan farklı bir kanaldan ilerleyen romantik Toplumcu-Gerçekçi şiiri birbirine katarak, harmanlaması ve devamı için sentezlemesi, şiir tarihimizde tekrarı henüz mümkün olmamış bir doruğu temsil etmektedir.
Böylece, bir yandan neoklasik-sembolist-modernist hat, öte yandan romantik-memleketçi-toplumcu-gerçekçi hat birbirine karışarak hem bir sıçrama yapmış hem de şiirimizin Batı şiiriyle hizalanma sürecindeki son boşluğu büyük ölçüde doldurmuştur. Ben, sözünü ettiğim bu doruğu, şiirimizin modernleşmesinin-çağdaşlaşmasının tamamlanması olarak görüyorum. Bana göre, bu buluşma ya da bireşimden sonra artık, tarihsel-modernite ile çağdaş şiirimiz arasında kapatılacak bir mesafeden ve tamamlanacak bir düzey eksikliğinden söz edemeyiz. O, bundan sonra, çağdaş dünya şiiriyle etkileşim içinde kendisi olarak ilerleyebilecektir.
*
O halde 80’li yıllar sonrasında, hele iki binli yıllarda hâlâ şiirimizin modernleşmekte olduğundan ya da modernist şiirle etkileşimini tamamlama sürecinde olduğundan söz etmek doğru değildir. Bunu söyleyenler, ikinci yeniyi ve onun şiirimizin tarihsel-modern Batı şiirindeki modernist akımla gerçekleştirdiği etkileşimi zamanında es geçmiş olmalılar. Bu türden savlar ne kadar kendinden emin görünürse görünsün (bu da 80 sonrası şairinin ilginç bir özelliğidir), sözcüsü oldukları güncel şiir, İkinci Yeni’yi zamanında görmezden gelen kaba Toplumcu Gerçekçi şiirden ne denli farklı olursa olsun, İkinci Yeni’yi bir geç fark ediş ve tekrar edişle maluldür. Bu itibarla da gerilek (regresif), şairane ve hatta anokranik özellikler gösterir.
Şiirimizin 60-80 arasında gerçekleşen tarihsel sentezlenmesine gözünü yummadığı gibi kaba toplumsal gerçekçi sayılması da mümkün olmayan bir kesim şair bunun büyük ölçüde farkına varmış ve 80 sonrası şiirlerini bu sentezlenmenin tekrarında değil devamında kurma çabasında olmuşlardır. Bu şairlerin, yeri gelmişken söylenmesi gereken bir başka özelliği de artık akımlar devrinin şiirimizde sona ermiş olduğunun, bunun yerine deyim uygunsa ‘kişilik şairleri devri’nin başlamış olduğunun farkında olmalarıdır. Gerek akım gerekse kişilik düzeyinde, geçmişin referanslarıyla bir kopuş yerine kendine özgü dönüştürücü bir devamlılık ilişkisi içinde olan bu şairler şiirimizin bu döneminde çoklu bir ‘kişilik şiiri’ dönemini temsil etmektedirler. (Empatik bir okumanın bu bağlamda anılmasını beklediği şiir adlarını vermeyişimi bağışlayacağını umuyorum.)
1980 sonrasında, İkinci Yeni ile şiirimizdeki neoklasik ve sembolist varyasyonları gecikerek -biraz da zamanında gözlerini kapattıkları için mahcup olarak- okuyan bir kesim ‘genç şair’, 80 şiiri adı altında bir şairanelik dalgası yaratmışlardır şiirimizde. 1980 sonrası toplumsal koşulların yardımı ile, toplumsal diriliği olmayan, hayat bağları zayıf, hedonistik, neoklasik ve aşırı duygucu-sembolist duyarlığı parlatan, modernist-nihilist bireyciliği retorik düzeyde taklit eden bir şiir ortaya koymuştur bunların çoğunluğu. Doğrusu, bu şiir artık yazılsa da yaşamamaktadır. Görünen hali, şairanenin şairanesi bir manzara sunmaktadır bize. Bu tür, şiirimizin ana kulvarından çıkarak tümüyle kendine çekilmiş akıntısız bir delta halindedir bence.
Dolayısıyla, şiirimizin 80 sonrası tarihinde 80 Şiiri bir yönelim olgusu olarak tartışmasız bir şekilde yer alırken, kurduğu şiirle buradan kurtulabilmiş birkaç ad dışında -bir önceki not burada da geçerlidir- geleceğe kalan bir şair olmayacaktır düşüncesindeyim. Şiirimizin 80 sonrası kalıcı tarihi, 80 öncesi gerçekleşen modernist İkinci Yeni ve Toplumcu Gerçekçi şiir sentezini, bir kişilik şiiri geliştirerek ileriye doğru dönüştürebilen, zenginleştirebilen nirengiler, ‘şair kişilikler’ üzerinden yazılacaktır. 80 şiiri içindeymiş gibi görünen istisnai ‘kişilik şairleri’ de buna dahildir.
*
Çağdaş şiir tarihimizin yakın döneminin bu şekilde okunabilmesi, şiirimizin yenilikçi, zengin ve çağdaş fakat bir yandan da tarihsel ekseninde ilerlemesi için 80 şiirinin, şiir taşrasında -dolayısıyla okurunda- yaratmış olduğu yaygın şairaneliğe hayırhah davranılmasına da bir şekilde son verilmesi gerektiğini düşünmekteyim. İkinci Yeni’nin kurucularının hayatta iken aştıkları İkinci Yeni şiirini, ona ricat eden 80 şiiri üstünden şairaneleştiren bir şair-okur kalabalığı, güncel edebiyat dünyasının oksijenini hesapsızca tüketmektedir. Bu kalabalığa, düzey düşüklüğüne karşı değerli şiirin/şairlerin direnmesi, çoğalması, birbirileri ile etkileşime girebilmesi ve şiirimizin ana yatağına göre koordinatlarını daha belirgin kılarak ilerlemesi beklenir.