Sanatın Sonu mu?

Köylüler kentlileşemiyor; ama kentte yaşıyorlar.  Onlar gelmeden önce de kentte yaşayanlar vardı. Peki, şimdi bir arada uyumlu biçimde nasıl yaşayacaklar? Kentliliği tam da hazmedememiş kentli rolü oynayan önkentlilerin köylüleşmesi daha mı kolay? Bu ‘karışım’a kentli görünmelerini sağlayacak, temel ihtiyaçların dışında kalan, sanata dair hangi ürünler sunulabilir, ‘pazarlanabilir’?!

“Şarap aynı şaraptır, ama artık daha ışıltılı şişelerde sunulmaktadır”  sözündeki “ışıltı” anahtarımız olabilir.

Sanatın öz evlatları yerine malzemeden ve işçilikten çalarak ”kitsch”ler üretmek! Bu çok muazzam bir çözümdür; çünkü kalabalıklar hiçbir zaman gerçek sanat eserlerinin değerini fark edemez. Gerçek bir sanat eserine avuç dolusu para verecek kadar ‘aptal’ da değiller. Dali, Cezanne, Van Gogh resimleri üç paraya röprodüksiyon olarak satılırken müzelere gitmenin ne anlamı var! Kitaplığın zaten vitrin olduğu bir ülkede rafların korsan baskılar, adı sanı belirsiz, ne alırsan bir liraya kitaplarla doldurulması yeter de artar bile. Tek bir kez bile kapağı açılmayan zavallı kitaplarda havasızlıktan boğulan sözcüklerin çığlıkları kimin umurunda!

“Kitsch” nedir?

Kitsch, modernist dönemde “taklit, popüler, niteliksiz ve kitlelere hitap eden” anlamlarıyla kullanılmıştır. Var olan bir eserin aşağı kopyası; itici bir sözcük olsa da “piç” uygun bir karşılıktır. Tüketicide estetik heyecan yaratsa da gerçekte metanın estetik bir ambalajla sunulması durumu.

Sanat eleştirmeni Clement Greenberg,  “Avangard ve Kitsch” başlıklı makalesinde sanat ve kitsch’i karşıt iki kavram olarak ele almıştır: “Kitsch, mekaniktir ve formüllere dayanır; zamanımızda sahte olan her şeyin özüdür. Müşterilerinden paraları dışında hiçbir şey talep etmez; zamanlarını bile!

Gillo Dorfles’e göre kitsch, “sanatın özelliklerini taşır ama gerçekte sanatın yanıltılmasıdır.” Jean Baudrillard kitsch’i kültürel bir kategori olarak gerçek olmayanla, simülasyonla ve taklitle özdeşleştirir. Milan Kundera’ya göre ise “Ne kadar aşağılık bulursak bulalım kitsch, insanlık durumunun vazgeçilmez bir parçasıdır.” Galiba “kitsch” için değil ama toplumsal çürüme için en güzelini Yaşar Kemal söylemiştir: “O iyi insanlar,  o güzel atlara bindiler gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık.”

Andy Warhol, yaptıkları “iş”in adını kendisi koyuyor: Piyasa sanatı. Ekliyor, “sanatçı iş adamı ya da işadamı sanatçı olmak istedim. Para kazanmak sanattır, piyasada iş yapmaksa en iyi sanattır.”

Pazarlarda Gucci, Louis Vuitton, Prada, Versace, Hermès, Burberry’lerden geçilmiyor. Tişört yine tişört, parfüm yine parfüm, çanta aynı çanta! İçi bomboş, ama ambalajlar ışıltılı. Sorun şu ki insan artık eski insan değil, ışıltılı ambalajlarla çıkılıyor çarşıya pazara.  Ne de kolay kentli oluverdik. Olduk ama şiirimizin annesi nasıl da şiirce fısıldıyordu sessizlik gibi güçlü ve ölümsüz:

“Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya”

Şiir özetleri antolojisi görenler var kitapçılarda.

Şiir özetleri antolojisi görenler var kitapçılarda. Sizin okunmaktan sırtı epriyen kitaplarınıza yırtık bir perde, kırık bir sandalye gözüyle bakıp yoksulluğunuza acıyanlarla nasıl baş edeceksiniz!  “Kiç”lerle kandırılacak bu kalabalıkların kentlilerden intikamı fena olacaktır, oluyor! Üstelik kentsoyluluğun bile tam oturmadığı bizim gibi toplumlarda kalabalıkların entel dantellere karşı her alanda kazandıkları zaferlerden sonra attıkları çığlıklar yeri göğü inletiyor. Ayaklar altında ezilen gerçek sanat üreticileri en büyük alay konusu… Ucube eserleriyle birer meczup gibi dolaşıyorlar ortalıkta. Tam da meczup. Vahimi, artık bu insanları bile ruh sağlıklarını yitiren yarı deli olduklarına inandırıp değersizleştirmeleri.

Amor fati, ‘böyle oldu’yu böyle istedim’e dönüştürmek’ten başka çaremiz kalmadı!

Oysa köylü de olsak kentli de olsak estetik kavramının içinde düşünebileceğimiz iyi, güzel, ince, erdemli yanlarımız vardı bizim. Peki, ne oldu, neler oluyor? Kültürel bir çözülme ve çürüme sorunun cevabı olabilir kuşkusuz. Temel sorun bu çözülme ve çürümenin nedenleri. Sanatın geleceği üstüne sorular yerine, yarının toplumu ve insanı neye benzeyecek öncelikli bir soru olarak duruyor önümüzde.

En büyük ve en yaygın eserleri parçalayarak, yok ederek ardıllarını da anlamsız, gereksiz, geçersiz kılmış olabilir miyiz?

Büyük yığınların binlerce yıl dokunulmaz saydıkları hikâyeleri yerle bir etmenin, bu yerle bir etmeyi yaşam da destekleyip doğruluyorsa, nasıl sonuçları olacağını kestirmek hiç kolay değil. Çağımızdaki yaşam tam anlamıyla yapay bir ilişkiler yumağı. Bu yüzden yaşamın, insanlığı doğru ve erdemli bir geleceğe götürdüğü söylenemez.

Ya biz yanılıyorsak!

Nereye gelmek istiyorum? Sanat alanında netameli bir süreçten geçiyoruz. Bu sürecin sonucu ürünlerin içinde sahici insanın yok olduğu, estetik kaygıların bir yana bırakıldığı, dolayısıyla bizi insan kıldığına inandığımız değerlerin dışlandığı gerçeği acıtıcı. Bu sonuçların bir kuşak çatışması olabileceği kuşkusu elbette kafamızı kurcalıyor. Acaba süreci yanlış değerlendiriyor olabilir miyiz? Çünkü biz de gençliğimizde ebeveynlerimizin beğeni ve ölçülerinin “çağa uygun” olmadığını, “eski” olduğunu iddia ediyorduk. Geriye dönüp bakınca iddialarımızın yersiz ve yanlış olduğunu kabul edecek pek az insan olduğunu düşünüyorum.

Yakıcı bir soru mu bu bilmiyorum. Muhafazakâr bir tutumla “çağ”a direnme refleksi mi gösteriyoruz? Z kuşağı demek istemiyorum, gençleri anlayamıyor muyuz?

Bu noktada, yanılıyor olma ihtimalimizi düşünerek bu satırları yazmak bizim sağlıklı düşündüğümüzü göstermeye yeter mi? Kuşkusuz bu felsefi bir meseledir ama her çağda yaşa ve hayata bağlı kalmadan genç bakabilme yetisine, birikimine sahip insanların olduğunu da kabul etmeliyiz. Aralarında düşünürlerin de olduğu bu “genç bakış” sahiplerinin bizimle aynı düşüncede olduklarını görmek/okumak kafamızdaki soruları, kuşkuları ortadan kaldırıyor.

Modernizmi sindiremeden post modernizme atlamak!

Ahmet İnam, çok değerli saydığım bir tespitte bulunmuştu: “Biz modernizmi bile tam yaşayamadan post modern bir sürece evrildik! Bu yüzden bir hazımsızlık var!”

Toplumsal hazımsızlığın tedavisi mümkün müdür, mümkünse nasıl gerçekleşir? Bu soruya sosyologlar doğru ve sağlıklı cevaplar verebilir.

Elbette meseleye “ülkeler” değil de “kültürler” açısından bakmanın doğru olduğu açık. Batı, bu konuda farklı bir yerde, Doğu başka bir yerdedir. En azından sözünü ettiğimiz “hazımsızlık” Batı’da görülmemektedir. Yerel bir noktadan baktığımızda “kitsch” bir süre daha hayatımızda olacak.

Kapitalizmin ruhuna uygun olarak sanat alanında da  “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”e boyun eğecek miyiz?

Yaşayıp göreceğiz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir