Toplumcu Belediyecilik ve Antalya

O belediye başkanı olduğunda, Şarampol, Bahçelievler ve Yenikapı arasındaki kentin adı Antalya’ydı. Hiç kimselerin bilmediği belediye hizmet sınırıysa, Kepezaltı, Büyük Liman, Düden çayı ve Lara plajı arasıydı. Dışına hizmet götürmekse tutuklanmak demekti. Yine de Selahattin Tonguç efsanesi kısa süre içerisinde -Karaoğlan’dan bağımsız olarak- kentin bu dar sınırlarını aştı.

Bugün, bir askeri darbe hüneriyle, binlercesi gibi görevden el çektirilişinin üzerinden yarım asır geçmişken, görev hudutlarının ötesinde, Akseki’nin bir dağ yolunda ıssız bir toprak yol kenarındaki çeşmede yaşlı bir Yörük kadınından ya da Elmalı’nın sedir ormanlarındaki tahtacı obasında bir adamdan işitebiliyorsunuz Tonguç adını. Peki, nasıl oldu bu? Hamamcı Nuri’nin oğlu Selahattin, nasıl önce Tonguç, sonraysa Antalya’ya umut oldu?

O’nun 1977 Antalya Belediyesi Yıllık Hizmet Raporuna yazdığı cümlelerle: “Antalya’da, insan sağlığına ve mutluluğuna, hızlı gelişmenin ve ekonomik toplumsal değişimin gereklerine uygun düzeni, Belediye kuracak”tı artık. “Köhneleşmiş Antalya Belediyesi, yurttaşların uyarıları ve meclis üyelerinin olumlu kararlarıyla silkinmiş, gereksinimlere karşılık veren etkin bir örgüt durumuna gelecek çok ileri adımlar atacak bir düzeye yükselecek”ti. Oldu mu dersiniz? Bir süreliğine olduysa da öyle kaldı mı?

Sosyologlar ve toplum bilimciler, ileride toplumcu belediyecilik diyeceklerdi. Onlar, işi yapanlarsa belli bir adlandırmaya gitmeden sadece hizmet dediler. Selahattin Tonguç ve niceleri. Onlar Antalya’nın işçileri!

Tonguç, Hizmet Dönemini Anlatıyor

1969 yazında beklenmedik bir teklif geldi. CHP Antalya İl Örgütü kendine bir başkan arıyordu ama kimse bu görevi üstlenmek istemiyordu. CHP Parti müfettişi Arif Hüdai Oral, seçime üç ay kala, başkan bulamadığı için avukatlık büroma geldi. 9 metrekare bir alanda konuşuyoruz: “Herkes seni işaret ediyor.” İlkin reddettim. Günlerce gelmeyi sürdürdü:. “Kaçışın yok bu görevi sen yapacaksın.”

Henüz üç aylık bir baba, dört aylık bir avukatken, evimi geçindiremezken, istemeyerek kabul ettim. Atamayla CHP Antalya İl Başkanı oldum fakat derhal il yönetimi seçimine gittik. Bir dönem yani 2 yıl sonra bırakmak üzere, CHP Antalya İl Örgütü Başkanıydım. Henüz 28 yaşındaydım.

Ankara’da İsmet İnönü’yle ilk karşılaşmam unutulmazdı. İnönü’nün konutu Pembe Köşk’teki toplantıya koşa koşa yetiştim. Paşa beni yanına çağırdı, gençliğin önemine değindi: “Siz gençler, öneminiz var. Her davranışınızla topluma örnek olacaksınız” dedi. Sakalım geceden biraz uzamış. Hemen fark ederek nazikçe uyardı: “Mazeret yok, siz öndersiniz.”

1973’te beklenmedik bir başka teklif geldi: belediye başkan adaylığı. Cumhuriyeti kuran parti örgütü, demokratik seçimlerde, bu kentte bir kez dahi başkan çıkaramamış. Hiç umut yok. “CHPnin Antalya’da şansı yok. Belki bir ihtimal, sen…” 

Genç bir ekiple Antalya için projeler hazırlamaya başladık: avukat Gürkut Acar, avukat Malik Günal, avukat Fahri Tugay, avukat İsmet Şekercioğlu, mimar İrfan Sancalı ve makina mühendisi Kemal Berktay. Ekibin en yaşlısı bendim ve 32 yaşındaydım. Kenti geliştirme ufkuyla, mahalle mahalle, ev ev, kahve kahve dolaşıp projelerimizi anlattık yurttaşa. İlgi arttıkça umudumuz da çoğaldı. Dr. Avni Tolunay iki dönemdir belediye başkanıydı ve üçüncü kez aday oluyordu.

Seçim sürecinde unutulmaz birçok olay yaşadık. Bunlardan biri de, Bülent Ecevit’e suikast girişimiydi. 27 Eylül 1973. Isparta Mitingi için konvoydaydık. Deniz Baykal, Rahşan Ecevit ve Bülent Ecevit’in içinde bulunduğu arabayı ben kullanıyordum. Isparta’ya girişte büyük bir saldırıya uğradık. Arabayı havaya kaldırıp indirdiler, ilk saldırı geçip bitip, sahneden konuşmaya başladığındaysa, taş sopa yağdırdılar. Ecevit kürsüden inmedi, biz de yerimizden kıpırdamadık. Omzumun ucuna büyük bir taş değdi geçti. Ağır yaralananlar oldu. Bu, Ecevit’e yapılan ilk suikast girişimiydi. Antalya’ya dönerken yol boyu köylerde çiçeklerle karşılandık. Aynı gün bir yanda tekmeleniyorduk, öte yanda karanfillerle selamlanıyorduk.

Ankara Hukuk’tan hocamız Ord. Prof. Tahsin Bekir Balta’nın sözleri hâlâ kulaklarımdaydı: “Bu ülkeye borcunuz var gençler, ne şekilde olursa olsun ödemeye çalışın.” İşte ben de borcumu ödemeye çalışıyordum. 9 Aralık 1973’te sandığa gittik. 95 bin nüfuslu kentte %42 oy almıştım. CHP ise Antalya’da demokratik seçimlerle ilk kez bir belediye başkanı çıkarmış oluyordu.

Henüz 32 yaşındaydım. Genç ekibimizle kapı kapı dolaşarak; Akdeniz’i, yalıyarları ve Beydağları dışında her şeyiyle bir Anadolu kasabası olan Antalya’yı değiştirmek için projelerimizi anlatmıştık, Antalya her anlamda “yenilik” demişti. Sonuçta seçimi kazandık ve bu hizmete başladık.

Ekibimi oluşturuyordum: Antalya Belediyesi meclis üyelerinden yol arkadaşlarımız Esat Uluhan, İlhami Tankut, Semih Sancar ve Gürkut Acar, bu 7 yıllık süreçte en büyük destekçilerim olacaktı. Ve ekibimi oluşturmaya başladım: Temizlik İşleri ve Fen İşlerini farklı günlerde genişçe bir alana topladım. Bir masaya çıktım: “İşini iyi yapana tek söz ettirmem. Siyaset bu kapıdan içeri giremez. Benle birliktesiniz.” dedim. Onlar işçileri Antalyamın!

Ve kaymakamlıktan bizler için istifa eden, hakkı ödenmez Antalya Belediyesi Başkan Yardımcısı Metin Kavakalanlılar, hem İmar hem Fen İşleri Müdürü Tuncer Sezgin, Basın büromuzun kurucusu Erol Ülgen, ESO müdürü Tayyar Evgen, Emlak Müdürü Yılmaz Oy, Muhasebe Müdürü Cemal Şahankaya; Personel Müdürü Cenan Çimrin; Hukuk İşleri’nde Osman İçli ve Semiha Neşşar, Kültür Müdürü Hasan Özbek, Yazı İşleri Müdürü ve Başkâtip Erol Atalay; sekreterimiz Zehra Akbaş, bir belediyeye ilk kez çevre sağlığı müdürlüğü kuracak olan Tokan Engin, uygar bir kent imar planı yapması için, a sınıfı şehir plancılar Zühtü Can ve Müzeyyen Can ilk aklıma gelenler.

İlk iş olarak sayım yaptırdım. Her şeyi… bildiğiniz, aklınıza gelebilecek her şey. Çalışan, demirbaş, motorlu makine… 320 memur, 434 işçi. Fakat ortada pek bir kimse yok. 5 halk otobüsü var, 2si bozuk. Yıllardır trafiğe çıkmamış. Birkaç kamyon dışında ağır vasıta yok. Bir yol yapım makinesi yok kurumun. Gayrimenkulleri belli değil. Kira almak unutulmuş. Çalışanlar mevzuattan bîhaber. Şehir Şarampol, Varyant ve Belediye Binası’nın arasından ibaret görünüyor fakat kent merkezinin yerel yönetim hizmet sınırı nerede başlar nerede biter, çünkü hizmet alanı dışında iş yaparsan valinin seni tutuklatma yetkisi var.

Elektrik bağlanmış fakat halk kullanmıyor, çoğunluk gaz lambasıyla idare ediyor. Su boruları götürülmüş fakat su yok. Tankerlerle her hafta bir mahalleye su. Balbey’deki beş katlı İş bankası’ndan önce, Vali Konağı’ndan (Işıklar Öğretmenevi) sonra asfalt yok. Yollar toprak. Altyapı sıfır. Halkın hizmet diye bir talebi de yok.

Kaleiçi’nde çöplerin katılarla toplandığı, çırakların garsonlarının terlikle veya çıplak ayak dolaştığı; motorlu araçların – atların yolun bir kenarında bırakılıp günlerce terk edilebildiği, dondurmacının süt kazanını caddedeki su arığında soğuturken, aniden hesapsızca oradan bir saman kamyonunun geçebildiği, yol üstünde saatlerce kafana göre istediğin yükü doldurup boşaltabildiğin; isteğince yolu kapayabildiğin yani, hava sıcaksa berberin yahut tamircinin hizmetini keyfince kaldırımda gördüğü… saymakla bitmez ki… Böyle bir kent!

Esnaf, belediye çalışanının türlüsüne lakap takmış, onları görünce dükkânının kapısına çıkıp taklidini yapmakta. Belediye’nin saygınlığı? Öyle bir kavram nâmevcut. Belediye kendini hiç kavramsallaştırmamış, düşünmemiş. Belediye çalışanları, hangi yasa maddelerine göre iş yapmakta olduklarını dahi öğrenmemiş. Özetle çok büyük bir boş vermişlik hâkim.

Bir standard oluşturmaya çalıştım. Herkese terzihanede üniforma diktirttik. Zabıta, bekçi, sürücü, aşçı ve daha fazlasına… Zabıta, esnafı dinlemeye, denetlemeye, yanlışı uyarmaya başladı. Bakkal, manav, kasap, fırın, restoran, pansiyon…

Çalışanlarımla ve yurttaşlarla toplantılar yaptım. Yurttaşla bir iletişim oluştu. Notlar aldım. Burayı geçiyorum. Sonuçta Antalya Tapu Müdürlüğü ve Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’nden bilgiler aldık. Aylarca sürdü bu araştırma. En büyüğü, Düdenbaşı’nda yani Düden şelalesinin kaynağında 200 dönüm olmak üzere, belediyenin fark edilmeyen sayısız arazisi ve gayrimenkulü olduğu ortaya çıktı. Belediye’nin gayrimenkulü sayılınca taşınmazlar 150yi buldu. Otobüs sayısını hızla çoğalttık, ESO’nun gelirleri arttı; belediye imar işlemlerindeki bağışlarla gelir elde etti. Belediye, kendi atölyelerinde fidanını yetiştiren, kent möblesini, mazgal kapaklarını imal eden bir kuruma evrildi. Taş kırma şantiyemiz ve asfalt üretim tesisimiz oldu. İtfaiyemiz, Mainz ve Hellbron’da eğitimler aldı. İşhanları yaptık ve dükkânlarını kiraya verdik. İlk kez net aylık bilinir sabit gelirimiz oldu. Yüzlerce iş makinası satın aldık. 7 yıl içinde Antalya Belediyesi, Türkiye’deki belediyelerle değil, kıtasındaki diğer belediyeleriyle ve dünyadakilerle ölçüşecek bir duruma gelmişti. Çünkü yolsuzluk, hırsızlık bitti. Kentte ranta geçit verilmedi. O nedenle sayısız suikaste uğradım. Balkonuma kurşun yağdı, CHP il binasında bomba patladı,

Zorunlu kamulaştırmalara başlayıp, kent merkezinde yaya ve araç trafiğine yer açtık. Çünkü sadece Antalya’yı uygar bir kente dönüştürmek vardı ufkumuzda. Belediye demek ilk önce hizmet sonra imar demektir fakat rant değil, imar. Uygar bir kent imar planı yaptırmak için de kolları sıvadık fakat dönemimizde hizmet adı altında neler yapılmış, artık ben susayım ve canlı tanıklar, gazeteler, belediye raporları ve askeri müfettiş raporlarının özetleri konuşsun:

Tonguç’un Farkı Neydi?

1868’den 1973’e kadar Antalya Belediyesi temel belediye hizmetleri olan temizlik, yol bakımı ve su temini gibi günlük ihtiyaçlara yönelik edilgen bir yaklaşım benimserken, yerel esnaf ve ticaret odaklı dar kapsamlı ekonomik politikalar izliyor, sınırlı bütçe ile küçük çaplı projeler gerçekleştiriyor ve merkezî hükümetin emri doğrultusunda hareket ediyordu. Kültür, sanat turizm işleriyle ilgilenmeme, kalkınma için doğal alanları kullanma ve yukarıdan aşağıya karar verme süreçleri bu dönemin temel teamülleriydi.

Selahattin Tonguç’un kendi sözleriyle “hasbelkader” 1973-1980 yılları arasında iki dönem Antalya Belediye Başkanlığı görevini üstlendiği döneminde ise bu geleneksel yaklaşımlar köklü bir değişime uğradı. Tonguç döneminde imar plan çalışmaları yapıldı, Atatürk (Turizm) Parkı kamulaştırma mücadelesi verildi, falezleri ve sahili koruma çalışmaları gerçekleştirildi. Günlük ihtiyaçlara edilgen bir yaklaşım yerine, 20-30 yıl sonrasını düşünen stratejik planlama benimsenirken, belediyenin kültür-sanat işleriyle ilgilenmemesi teamülünü kırarak Antalya Film Festivali’ni uluslararası bir kültür-sanat şenliğine dönüştürdü. Antalya’da yapılacak projelerin bölgenin doğası, tarihi ve yeşilini bozmaması gerektiğini vurgulayan bir yaklaşım benimsendi ve turizmi kentin ana gelir kaynaklarından biri yapma hedefi güdülerek geniş ufuklu bir kent politikası oluşturuldu.

Başkanlığı süresince altyapı yatırımları, şehir planlaması ve sosyal projelerle adından söz ettiren bu dönem, sivil toplumla işbirliği içinde çalışan, katılımcı belediyecilik anlayışıyla Antalya’nın 105 yıllık belediye tarihinde ilk kez modern, çevre bilinçli ve demokratik değerleri benimseyen bir yönetim tarzını hayata geçirdi.

İşçi Dostu, Halkçı Tonguç

CHP’nin çok partili düzende Antalya’da başkan çıkaramadığı bir dönemde, 1973’te 32 yaşında Antalya Belediye Başkanı seçilen Selahattin Tonguç, kasası boş bir belediye devraldı. İşçilerin ilk maaş borcunu kişisel borçla ödedi. Genel-İş sendikasıyla sözleşme masasına oturdu. İmar izni olmayan Vali Konağı inşaatı ve Konyaaltı varyantı üzerine yapılmak istenen 20 katlı devlet oteli inşaatını mühürleyerek işe başladı.

Tonguç, Belediye Meclisi toplantılarını canlı yayınlattı. Rüşvet teklifini belediye hoparlörlerinden halkla paylaştı. Van-Çaldıran Depremi’nde depremzedelere yardım etti. Gıda maddeleri ABD ambargosundan bulunmaz olup karaborsaya düşünce, Tanzim Satış Mağazaları açtı. 

Tonguç ve ekibi; uygar bir sebze hali, otobüs terminali, kent meydanı yaptırdı. Belediyelere ayrılan bütçenin ancak maaşlara yettiği, belediye kanunu nedeniyle satın alım yapılamadığı bir dönemde, belediyesine kendi hüneriyle onlarca iş makinesi sağladı. (Ekskavatör, buldozer kepçe, greyder, konkasör, damperli kamyon, silindir, sondaj makinesi ve fazlası.)

Kentin altyapısını kurdu; adresler Kalekapısı’nın arkası, Cami’nin yanı gibi tarif ediliyordu. Hiçbir caddenin, sokağın adı yoktu; cadde ve sokak isimlerini belirleyecek komisyonu topladı.

Ülkenin ilk sahil kamulaştırmasını yaparak Konyaaltı Halk Plajı’nı açtı. Türkiye’de ilk kez, kıyı koruma kanununa dayandırılan “Kıyılara ve sulak alanların 150-500m yakınına imar yapılamaz” ilkesini de barındıran, Antalya Kent İmar Planı, aynı zamanda bir çevre koruma imar planıydı. Bu planda kamusal alanlar ve çok geniş bırakılan yeşil alanlar dikkati çekmekteydi.

Döneminde, Antalya İtfaiyesine Almanya Mainz ve Heilbronn’da eğitimler verildi. ODTÜ ve TÜBİTAK akademisyenleriyle çalıştı. Çevre sağlığı, geri dönüşüm, deniz kirliliği gibi o dönemde kimsenin duymadığı sözler etti. Kaptan Cousteau’yu ağırladı. Uğur Dündar’la kıyı yağmasını önlemek için bir dizi televizyon programında yer aldı.

Antalya Film Festivali kurallarını evrensel bağlama oturttu. Festival yönergesi oluşturmak için kurul topladı. Festival’e Âlim Şerif Onaran, Onat Kutlar, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Ruhi Su, Yılmaz Güney gibi isimleri çağırdı. Köylere tiyatro götürdü. 1979 Birleşmiş Milletler Uluslararası Çocuk Yılında, yıl boyunca Çocuk Meclisi topladı.

Türkiye’yi devlet eliyle planlı turizmle tanıştıran Güney Antalya Turizm Projesi’nin Fahri Koordinatörlüğünü 1974-1980 arasında sürdürdü. 1978’de Akdeniz Belediyeler Birliği kurucu başkanı oldu.

Enerji Bakanlığı başkanlığında yapılan toplantılarda, Kepez Elektrik AŞ Yönetim Kurulu Başkanı olarak, elektriğin %100 kamulaştırılması; belediyelerin ve bağımsız denetçilerin elinde olması gerektiğini belirtti. (Arbede çıktı. Yaralanarak, toplantıdan uzaklaştırıldı.) Yunan toplumuyla barış dedi. Halkın toplanma hakkı, eğlenme hakkı ve mutlu olma hakkı dedi. Belediyenin yıllık raporlarında, “şehri rant sahiplerinden ve mutlu azınlıktan alarak halka verdiğini” söyledi. Özerk bir yapı istedi; merkezî yönetimden onay beklemeden ihtiyaca göre bir yönetim ufku oluşturdu. TBMM’de hakkında soru önergesi verildi, Partisi CHP ve Ecevit’le dahi sık sık ters düştü; suikast girişimlerine uğradı.

“Toplumcu belediye” kavramı Türkiye’nin büyük kentlerinde Vedat Dalokay, Ahmet  İsvan, Ali Dinçer, Erol Köse, Reşat Tabak ve Ege Bağatur ile Antalya’da onla somutlaştı.

Teamülde olmadığı halde tarih sahnesine çıkan Kenan Evren’in Genelkurmay Başkanı olmaması için en büyük mücadeleyi veren kişi oldu. Bu yüzden, partisinin genel başkanından defalarca uyarı aldı. 1980 Askeri Darbesi’yle görevden alınarak tutuklandı. Antalya Belediyesi, 40 küsur askerî müfettişle aylarca soruşturuldu. Olumsuz tek bir dosya bulunamadı. Aylar sonra hâkim karşısına çıktı fakat yargılaması yapılmadı (kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi).

Şoföründen az maaş almasına rağmen “İsviçre bankalarında parası var, Cannes’da villaları var.” iftiralarına maruz kalan, 20 yıl sonra Belediye’den özlük dosyasını istediğinde hizmet kayıtları bulunamadı.

Tonguç Dönemi, Antalya Belediyesi’nin sadece idari bir birim olmaktan çıkıp, turizm, kültür-sanat ve çevre koruma alanlarında ufku tasarlayabilen bir kent kimliği kazanmasında kritik rol oynadı. Tonguç’un bıraktığı miras, günümüzde bile Antalya’nın kent politikalarına yön veren temel ilkeler arasında yer almakta.

24 yaşında avukat, 28 yaşında CHP Antalya İl Başkanı, 32 yaşında Antalya Belediye Başkanı Selahattin Tonguç. Biz seni çok sevdik.

Antalya seni çok sevdi.

Yazarın Notu: Bu yazı, Selahattin Tonguç’un hazırlanmakta olan biyografik kitabından, yaşamının çocukluğu, gençliği, üniversite tahsil yaşamı, askerliği, avukatlığı ve 7 yıllık bir belediye başkanıyken, 1980 Askeri Darbesi yönetimince suçu açıklanmadan hapse atıldığı, 39 yaşından itibaren yaşama tekrar tutunmaya çalışarak, babasının çiftliğinde sıfırdan başladığı kısımların dışında kalan, “hizmet” bölümünün, başlıklarının bir özeti niteliğindedir. Aynı zamanda uzun süredir devam eden ve külliyat haline getirilmesi planlanan Toplumsal Yaşam ve Antalya Araştırma Serisi’nin giriş bölümünü oluşturmaktadır. Göktuğ Özgül, Selahattin Tonguç’un yaşam öyküsü kitabını oluşturabilmek için, Antalya Belediyesi’nin 1973-1982 yılları arası yıllıklarını taradı; on yıllık yerel gazete okuması yaptı; Selahattin Tonguç Arşivi’ne girdi ve o dönemin başka yerde bulunmayan raporlarını taradı.

Bu kitapta yer alamayacak olsa da, bu dönemi kendince anlamlandırabilmek için aralarında İlhan Tekeli, Gürkut Acar, Tuncer Sezgin, Tokan Engin, Akın Önen, Hüseyin Cahit Kerse, Müzeyyen Can, Burhan Kızılöz, Ayşe Feyizoğlu, Erhan Karaesmen, Ercan Evren, Erdem Armen, Faik Altun, Hüseyin Durtaş, Bayazıt Büyükyıldırım, İbrahim Ceylan, İsmail Ogan, Kemal Kaçaroğlu, Mümtaz Otur, Kenan Değer, Nevin Engin, Nuri Erkal, Oğuz Erkır, Oktay Nayman, İlyas Engiz, Özcan Kırmızıoğlu, Recep Durmasür,  Recep Koç, Vural Binbir, Yaşar Tezcan, Yusuf Çelik, Zehra Akbaş, Atila Alpöge gibi Antalya Belediyesiyle çalışmış veya hakkında gözlemler yapmış kişilerle uzun süreye yayılan sözlü tarih görüşmeleri gerçekleştirdi. Antalya’nın kültürel ortamına katkı koymuş Şanar Yurdatapan, Cihat Aral, Zehra Aral, Mehmet Aksoy, Orhan Taylan, Yusuf Taktak, Seyit Bozdoğan, Nevhiz Tanyeli, Zihni Göktay, Çetin Tunca, Feyzi Tuna, Zeynep Oral, İsa Çelik, Ali Kocatepe, Melike Demirağ, Suavi Karaibrahimgil gibi müzisyen, sinemacı, tiyatrocu, köşe yazarı ve ressamlarla da sözlü tarih görüşmeleri gerçekleştirdi. Geçmişte farklı vesilelerle bir araya geldiği Hüseyin Öğütçen, Cengiz Bektaş, Uğur Dündar, Şükran Taçoy, Alev Coşkun gibi isimlerden de çeşitli alıntılarla yararlandı.)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir