Yapaydan Organiğe: Hibrit Edebiyata Doğru

Edebî akımların ortaya çıkış nedenlerine bakıldığında, bunların çoğu kez insanlık tarihindeki büyük kırılmalarla ilişkili olduğu görülür. Bunun nedeni toplumsal ya da evrensel düzeyde yaşanan büyük felaketlerin, savaşların ya da zulümlerin neden olduğu acıların ve sonuçların insanlığı derinden sarsması ve mevcut koşulları, değerleri sorgulamasına neden olmasıdır kuşkusuz. Üretim süreçlerinde meydana gelen büyük değişimler de benzer sonuçlar doğurmuştur. Tıpkı tarımsal üretim sürecinin ardından gelen Sanayi Devrimi gibi. Tarımsal üretim döneminde insanlar daha çok kırsal alanlarda ve dağınık halde yaşarken Sanayi Devrimi ile birlikte kentsel yaşam ağırlık kazanmıştır. Aynı dönemde kentlere yoğun işçi göçleri olmuş, kentlerde yaşam zorlaşmış ve sermaye güçlü olanda birikmeye başlamıştır. İşçilerin gelirleri azalmış, yaşam koşulları güçleşmiştir. Bütün bu değişimler ve gelişmeler yalnızca ekonomi, siyaset, din, kültür gibi toplumsal alanlarda değil edebiyat ve sanatta da değişime, dönüşüme yol açmıştır.

Modernizm de, yukarıda değinildiği gibi insanlık tarihinde büyük bir makas değişimine neden olan Sanayi Devrimi’nin ardından yaşanan hızlı kentleşme ile birlikte gelişmiştir. Postmodernizm ise yine tarihsel süreçte yaşanan gelişmeler ve bu gelişmelerin yol açtığı yeni çatışmalar, rahatsızlıklar ve en nihayetinde II. Dünya Savaşı’yla yaşanan çok büyük kayıplar, trajediler ve derin hayal kırıklıklarının ardından insanlığın akla, bilime ve teknolojik gelişmelere duyduğu güvenin sarsılmasının ardından yeni sorgulamalara, arayışlara girmesiyle başlayan bir sürecin sonucudur. Postmodernizm sonrasında edebiyatın ve sanatın nasıl bir sürece evrileceğini de yine kuşkusuz insanlığın gelişme sürecindeki önemli eşik anları belirleyecektir.

Son çeyrek asrın özellikle son on yılından bugüne dünya sahnesinde küresel boyutta olmasa da büyük coğrafi kesimlerde önemli olaylar meydana geliyor ve küresel ölçekte etkileri olan parçalı savaşlar sürüyor. Dünyanın büyük ülkelerinde ya kapitalizm ya komünizm ya da totalitarizm olarak tanımlanabilecek ve çağın psikolojisinin bir yansıması olan narsistik yönetimler bulunuyor. Ekonomik olarak da küresel düzeyde ciddi bir krizden geçtiğimiz bugünlerde insanlık yine önemli tarihsel eşiklerden birinde bulunuyor. Bu eşik, insanlığın önceki tarihsel süreçleriyle kıyaslandığında daha kırılgan. Bu kırılganlığın nedenlerinden biri, hız çağında olunması ve teknolojinin son yarım asırda insanlığın zihinsel, düşünsel ve dilsel olarak hazır olmadığı bir düzeyde gelişim göstermesi ve göstermeye devam etmesi. Diğeri ise bugünün bireylerinin ve toplumlarının büyük çoğunluğunun bir asra yaklaşan demokratik yönetim tecrübeleri ve bu tecrübenin kazandırdığı özgürlük, bireysellik ve entelektüel donanımlarıyla bilinç düzeylerinin çok yükselmiş olması ve neredeyse her türden ekrandan evlere, gözlere, sokaklara, köylere, kasabalara ve kentlere adeta önlenemeyen bir salgın gibi yayılan başta savaşlar olmak üzere her türden şiddete ve kötülüğe maruz kalmaları. Bu maruz kalışların neden olduğu sosyolojik ve psikolojik hasarlar, önümüzdeki yıllarda daha fazla görünür olmaya başlayacak ve hangi düzeyde olduğu da yine ilerleyen zamanlarda tespit edilebilecektir.

Muhtemeldir ki postmodernizmi sonlandıracak ya da onu başka bir forma evirerek devam ettirecek yeni edebî ve sanatsal akımları da bu eşikten nasıl geçildiği, yönetimlerin ve halkların mevcut kriz halini nasıl yönettikleri, edebiyatın ve sanatın bu süreçte nasıl konumlandığı ve teknolojik hız çağında öyle ya da böyle yakalandığı yakalanacağı türbülanstan nasıl çıkacağı belirleyecektir. Bugünün savaşlarının, felaketlerinin neredeyse evlerin içinde meydana geliyormuşçasına her bireyin hayatında “pornografik” düzeyde görünür olması bir yandan küresel düzeyde duyarlılığı, tepkileri arttırırken bir yandan da bu tepkilerden neredeyse hiçbir somut, dikkate değer sonuç alınamaması uzun vadede bireylerde, dolayısıyla toplumlarda kayıtsızlık hissinin artmasına ve hiçbir surette kabul edilemez olan her türden şiddetin meşrulaşmasına neden olmaktadır. Bugün kayıtsızlık, duyarsızlık olarak adlandırabileceğimiz bu durum, gelecek yıllarda insanlığın belleğinde, bilincinde ve ruhunda tanımlanamaz hasarlar bırakacak ve insanlığın, eğer başarabilirse, bu hasarları iyileştirmesi şüphesiz çok zaman alacaktır.

Teknolojik gelişme hızı ve bu hızın görünürlüğü, görselliği, bilgiyi, bilgiye erişimi, iletişimi ve hatta insanın insana erişimini bu kadar attırması ve hızlandırması bireyi, toplumu, dili dolayısıyla edebiyatı nasıl etkiliyor ve gelecekte nasıl etkileyecek? Hemen erişilen sevdanın, sevgilinin öyküsü, romanı, şiiri nasıl olacak? Herkesin öteki için yaşadığı sosyal medya mecralarında inşa ettiği kimliğinin, asıl kimliğini sindirip neredeyse yok ettiği, gerçekliğin askıya alındığı, simülasyonların baskın olduğu ve bütün bunlara bir de her geçen gün gelişmekte olan yapay zekâ bilinmeyenin eklendiği bir dünyada edebiyat ne kadar özgür ve özgün olabilecek ya da olabilecek mi? Yazar, kendini, gerçekliğin askıya alındığı bu kaotik ortamın dışında tutabilecek mi? Tutamasa bile en azından bilincinin bir kenarında bu farkındalığı besleyerek içinden geçtiği içinde yaşadığı dönemi edebî eserlerinde işleyebilecek mi? Yoksa o da akışa kapılıp üst kurmacanın da ötesine geçip hiper kurmaca ve ötesi ile düşsel olanın gerçekliğini mi pekiştirecek?

Tüm bu soruların cevabı sanırım “edebiyat, buradan nereye?” sorusunun da cevabını teşkil ediyor. Edebiyat, elbette çağının gelişmeleriyle iç içe akan bir ırmak. Ondan bağımsız olması, hiç etkilenmemesi mümkün değil. Çağından etkilenecek, çağını etkileyecek ve gelecek için zemin oluşturacak. Fakat bugünün algılar ve algoritmalar dünyasında, medyanın ve her türden sosyal medya aracının, büyük sermaye sahipleri ve iktidarlar tarafından an be an yönlendirildiği, yönetildiği ve gerçeklik algısının bozularak her an sahte gerçekliklerin yaratıldığı bu ortamdan edebiyatın da payına düşeni alması kaçınılmaz görünüyor. Elbette bu sahte gerçekliklerin edebiyatı da yapılacak. Halihazırda olduğu ve pek çok yayınevinin dikkat çektiği gibi yapay zekâya edebi metinler yazdırıp, kendi yazmış gibi basılmasını isteyenler ve bastıranlar olacak. Bu eserlerin, edebiyat dünyasında dolaşıma girmesiyle edebiyat bir anlamda hibrit, melez bir kimlik kazanacak.

Bunun yanında halihazırda olduğu gibi X, Instagram, Facebook vb. sosyal medya araçları ile edebî eserler, bir yandan daha fazla okur kitlesine ulaşabilirken bir yandan da kısa odaklanma, hızlı bilgi, sosyal haz, görünürlük gibi özellikleri ile bireylerin okumaya daha az ya da hiç zaman ayırmaması nedeniyle okur kaybedecek. Sosyal medya araçlarının daha baskın hale gelmesi, hızlı ve akışkan bilginin işlenememesi nedeniyle kollektif bellek zayıflaması, görsel olanın yazılı olandan daha çok ilgi görmesi, az kelimeyle kendini ifade etme alanlarının uzun mektupların hatta e-postaların önüne geçmesi, kısa mesajlar ve kısa mesajlarda kelimelerin kısaltılması; mrb’nin merhaba, slm’nin selam, kib’in kendine iyi bak yerine geçmesi; daha da ileri gidecek olursak emojilerin de kısaltmaların yerine geçmesi uzun vadede hem dili hem de belleği zayıflatacak. Bu ise insani düzeyde bireylerin ve toplumların iletişimini, düşünme ve üretme yetisini; toplumsal ve evrensel düzeyde ise yalnızca edebiyatta değil tüm disiplinlerde gerilemeye yol açacak kuşkusuz.

Bu anlamda bugün edebiyatın yeri, önemi ve sorumluluğu hiç olmadığı kadar önemli, değerli ve gerekli. Edebiyat hem bütün bu gelişmeleri izlemeli, bilmeli, kendi payına düşeni alıp içine dahil etmeli hem de bu önü alınamayan anaforun dışında kalabilmelidir. Dili, belleği ve dolayısıyla tarihi de içeren kapsamlılığıyla edebiyat, geçmişte olduğu bugün de insanın belleğini, mirasını yarınlara ulaştırmanın bir yolunu bulmalıdır, bulacaktır da. Edebiyatı, tüm diğer disiplinlerden ayıran ve insana daha yakın hatta insana dahil kılan da bu yönü yani yaratıcılığıdır. Bu anlamda şiir, bizzat dil ile kurulması, dili aşması ve mevcut dil ile ifade edilemeyeni yine dil ile kurduğu imgeler, metaforlarla dil ötesine yani metafizik alana taşıyabilmesi ile bugün her zamankinden daha kıymetli. Aristo’nun önermesiyle şiir, tarihten daha güvenilirdir. Çünkü şiir iyi ve kötü bütün anların, anıların en bilinçli kaydıdır. Tarihçi yaşanmış olayları anlatır (onu da iktidarların istediği anlatır), şair ise olayların kayda değer ve esas özünü anlatır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir