“Kırmızı benim için bütün bu duyguların birleştiği bir renk.”
Geçtiğimiz günlerde ANSAN Antalya Sanatçılar derneğinde yıllardır edebiyatın içinde olan ANSAN başkanı Cahit Çakcıl’ın Zuzu Kitaptan çıkan Kırmızı Mayıs isimli şiir kitabının tanıtımı ve imzası vardı. Etkinlik sonrası birlikte kitap üzerine konuştuk.
Sayın Çakcıl,“Kırmızı Mayıs”, daha kapağından itibaren okuru tarihsel ve duygusal bir atmosferin içine çağırıyor. Kitabın adıyla bağlantılı olarak “kırmızı” rengi şiirlerinizde güçlü bir simgeye dönüşüyor. Sizce kırmızı daha çok yarayı mı, öfkeyi mi, aşkı mı yoksa umudu mu temsil ediyor? Bu isim sizin zihninizde nasıl doğdu?
Türkiye’de Mayıs 1977’de İstanbul Taksim’de kanlı bir 1 Mayıs yaşandı. İşçi Bayramı kutlamaları kana bulandı; insanlar ezilerek, vurularak öldürüldü. Çok ağır ve karanlık bir gündü. Kitabın adı da o günün kan renginden, kırmızının bıraktığı izden yola çıkarak ortaya çıktı. “Kırmızı”, burada yalnızca bir renk değil; aynı zamanda hafızanın, acının ve direnişin simgesi. Kırmızı önce öfkedir; ama aynı zamanda aşktır. Aşk da çoğu zaman bir yaradır. Hayatta hiçbir duygu tek başına değildir. Acının içinde umut, umudun içinde kırgınlık vardır. “Kırmızı” benim için bütün bu duyguların birleştiği bir renk.
Şiirlerinizde bireysel kırgınlıklarla toplumsal hafıza arasında güçlü bir bağ hissediliyor. Sizce şiir, kişisel olanla toplumsal olan arasında nasıl bir köprü kurar?
Kişisel olan aynı zamanda toplumsaldır. İnsan yaşadığı çevrenin, dönemin ve toplumun bir ürünüdür. Bu nedenle bireysel acılar da toplumsal belleğin bir parçasıdır. Edip Cansever’in Mendilimde Kan Sesleri şiirindeki şu dizeler bunu çok iyi anlatır: “İnsan yaşadığı yere benzer,O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer.”
Ve yine: “Gülemiyorsun ya, gülmek bir halk gülüyorsa gülmektir.” Şiir, bireyin iç sesiyle toplumun ortak hafızasını aynı yerde buluşturur.
Kitap boyunca “yoksulluk”, “gurbet”, “yalnızlık” ve “direniş” duyguları sık sık karşımıza çıkıyor. Bu temalar sizin poetikanızın merkezinde nasıl bir yer tutuyor? “Kırmızı Mayıs”ta dil bazen sert bir itirazın sesi olurken bazen de lirik bir iç konuşmaya dönüşüyor. Şiirin tonunu belirleyen şey nedir?
Yaşamım boyunca yoksulluk peşimizi bırakmadı. Hep hesap yaparak yaşadık; hâlâ da öyle yaşıyoruz. Yoksulluk ve direniş bizim hayatımızın doğal bir parçasıydı. Zaman zaman siyasi baskılara karşı direndik; bazen yalnızlığa, bazen sürgüne itildik. Yarımız gurbet ellere düştü.
Şu sözü çok severim: “Gurbet ele düştü yolumuz, kim bilir ki nerede kalır ölümüz.” Şiirin tonu biraz da insanın yaşadığı çağla belirleniyor. İçinde bulunduğum ruh hâli; ülkemizde ve dünyada yaşanan olaylarla, insanların acılarıyla şekilleniyor. Şiirin tonunu belirleyen şey çoğu zaman yaşanan hayatın kendisidir. İnsan bazen öfkeyle konuşur, bazen hüzünle, bazen de kendi içine dönerek. Benim şiirimde toplumsal itirazla kişisel yalnızlık iç içe ilerliyor. Çünkü hayat da böyledir; sertlikle kırılganlık aynı anda var olur.
Şiirlerinizde Anadolu’nun kültürel belleği, halk anlatıları ve sözlü gelenek belirgin biçimde hissediliyor. Halk şiiriyle kurduğunuz bağı nasıl tanımlarsınız?
Halk şiirini çok severim. Karacaoğlan’ı, Yunus Emre’yi, Pir Sultan Abdal’ı, Seyrani’yi, Dadaloğlu’nu tekrar tekrar okurum. Halk şiiri insanın özünü, yaşamın yalın gerçeğini taşır. Karacaoğlan’ın şu dizeleri mesela çok etkileyicidir: “Bizim pencereler yele karşıdır, Muhabbet dediğin karşı karşıdır.” Yunus Emre’nin insan sevgisi, Pir Sultan’ın başkaldırısı, Dadaloğlu’nun özgürlük tutkusu bugün hâlâ yaşamaktadır. Benim şiirim de biraz bu damardan besleniyor.
Kadın hafızası ve kadın sesi şiirlerinizin önemli damarlarından biri gibi görünüyor. Kadın metaforu şiirinize nasıl bir duyarlık kattı?
Kadın sesi şiire merhamet, direnç ve derinlik katıyor. Anadolu’da kadınlar hayatın bütün yükünü omuzlarında taşırken aynı zamanda hayatı da ayakta tutuyorlar. Şiirde kadın bazen anne, bazen sevgili, bazen de toplumun susturulmuş sesi olarak yer alıyor. En büyük romanlar, en güzel şiirler, şarkılar, filmler, hep kadınla ilgilidir. Lev Tolstoy’un Anna Karanina’sı, Gustav Fluabet’in Madam Bovary’si ve daha bir çok romanı okuduğumuzda kadını, aşkı, yalnızlığı dünya nimetlerini yakından hissedeceksiniz. Nazım in Vera için yazdığı Saçları Saman Sarısı şiiri kadını hep en önde tutar.

Bu kitaptaki şiirler uzun bir zamanın birikimi mi, yoksa belirli bir dönemin ruh hâlinin yoğunlaşması mı? Şiirlerinizde sık sık “geç kalmışlık”, “kaybedilmiş zaman” ve “yarım kalmış hayatlar” hissi dolaşıyor. Bu melankolik damar bilinçli bir tercih mi? Günümüzde şiirin toplumsal etkisinin zayıfladığı sıkça söyleniyor. Siz şiirin bugünkü yerini nasıl görüyorsunuz?
Bu şiirler uzun yılların birikimi. Kitapta 1993’ten bugüne kadar yazılmış şiirler yer alıyor. Aslında kitabı yayımlamak gibi bir düşüncem yoktu. Ama insan bazen içinde biriken duyguları paylaşma ihtiyacı hissediyor. Yazdıkça hafiflediğimi düşündüm. Çünkü her şiir biraz da insanın kendine tuttuğu aynadır.
Hayat zaten sürekli bir yere yetişme telaşıdır. Zaman hızla akıp gider, siz ona yetişmeye çalışırsınız. Ben geçmişe karşı her zaman özel bir ilgi duydum. Eski sokakları dolaşmayı, harabeye dönmüş taş konaklara bakmayı severim. Geçmiş benim için yalnızca nostalji değil; bugünü anlamaya yarayan bir aynadır.
Şiirin etkisinin azaldığına inanmıyorum. Şiir insan ruhunun temel ihtiyaçlarından biridir. Bir şiir, bir türkü ya da bir tiyatro oyunu insanı hayata bağlayabilir. Hasan Hüseyin Kormazgil’in Karagün Dostu şiiri, şiirin insan yaşamındaki yerini anlatan en anlamlı bir şiirdir.
Şiir bazen bir şarkıyla gelir insana; bazen dalda nar olur, bazen tarladaki ekin. Çünkü şiir insanın içindeki sesi hiçbir zaman susturmaz. Bir şiir okunur milyonlara ses olur.
Bir şiir sizde nasıl başlıyor? Bir imgeyle mi, bir sesle mi, yoksa uzun süre taşıdığınız bir duyguyla mı? “Kırmızı Mayıs”ta sizi en çok zorlayan şiir hangisiydi? Şiir sizin için yalnızca estetik bir alan mı, yoksa aynı zamanda bir tanıklık ve itiraz biçimi mi? Kitabı bitirdiğinde okurun zihninde ya da yüreğinde nasıl bir iz kalmasını arzu ediyorsunuz?
Şiirin ne zaman geleceği bilinmez. Bazen gece vakti içinizden bir ses yükselir. Önce tek bir sözcük gelir; sonra dizeye dönüşür. Bazen de sokakta gördüğünüz bir görüntü sizi şiire götürür. “Koltuk” şiiri böyle doğdu. Bir gün çöplerin yanına atılmış eski bir koltuk takımı gördüm. O görüntü beni derinden etkiledi. Eve gidince şiir kendiliğinden akmaya başladı. Bir de “Hayatın Dibi” şiiri benim için çok özel bir yerde duruyor. Başta onu kitabın adı olarak düşünmüştüm; sonra fark ettim ki aslında kendi hayatımı yazmışım. Yazarken çok zorlandım. Çünkü her dizesinde yaşadığım hayatın izleri vardı.
Şiir benim için yalnızca estetik bir alan değil; aynı zamanda tanıklık ve itiraz biçimidir. Şair yaşadığı çağın acısına da, haksızlığına da sessiz kalamaz. Kitap bittiğinde okurun yaşama sevinci artsın isterim. İnsan hayatın büyük bir armağan olduğunu unutmamalı. Dostlarını bırakmamalı, sevdiğine sarılmalı ve şiir okumayı ihmal etmemeli. Çünkü şiir insanın dünyasını zenginleştirir. Şiir estetik bir ahenktir; insanın duygularını derinleştirir. Şiir okuyan insanlar daha duyarlı, daha ince ruhlu olur. Çünkü şiir insanın iç dünyasını besler.
Şiirlerinizde güçlü bir ritim duygusu hissediliyor. Yazarken müziğin, iç sesin ve sözün akışı arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? Yıllarını şiirle harmanlayan birisi olarak genç şairlerin hız çağının içine çekildiği bir dönemdeyiz. Sizce şiirin bugün en çok neye ihtiyacı var: sabra mı, cesarete mi, hafızaya mı?
Şiir önce cesaret ister. “Ya beğenilmezse?” korkusunu yenmek gerekir. Ama şiirin asıl önemli yanı bir nefes taşımasıdır. Şiirin içinde ritim yoksa, iç ses yoksa o şiir eksik kalır. Şiir yazdıkça insanın dünyası değişir. Bu yüzden sabır, cesaret ve hafıza şiirin temelidir. Şiir sabır ister; çünkü insanın kendini olgunlaştırması gerekir. Cesaret ister; çünkü insan kendi sesini bulmadan şiir kuramaz. Ama en çok da hafıza gerekir. Çünkü şiir biraz da insanlığın ortak belleğidir.
Toplumsal eleştiri şiirinizin önemli damarlarından biri. Şairin çağının tanığı olması gerektiğine inanıyor musunuz? “Kırmızı Mayıs”, sizin şiir yolculuğunuz içinde nasıl bir yerde duruyor? Bundan sonra okuru nasıl bir edebî yolculuk bekliyor?
Elbette. Şair çağının tanığıdır. Nedim olmasa Lale Devri’ni nasıl anlayacaktık? Mehmet Akif olmasa Kurtuluş Savaşı’nın ruhunu nasıl hissedecektik? Ahmed Arif şiirlerinde yaşadığı dönemin baskısını, acısını ve direnişini büyük bir güçle anlattı. Şiir, toplumun belleğini geleceğe taşıyan en güçlü araçlardan biridir.
“Kırmızı Mayıs”, benim için uzun yılların birikimi ve iç hesaplaşması oldu. Bu kitabın ortaya çıkmasında Nadire Sönmez’in büyük katkısı vardır. İnsan bazen yazdıkça hafiflediğini hissediyor. Şimdi sırada bir öykü kitabı var. O da yakında Zuzu Kitap’tan çıkacak. Bundan sonraki yolculukta da yine insanın yalnızlığına, direnişine ve hayatın içindeki küçük ama derin hikâyelere bakmaya devam edeceğim.