Sagalassos’u uzun bir süredir merak ediyordum. Sömestr tatilinden faydalanarak görmek için yola çıktım. Yola çıkarken bu denli beslenerek, esinlenerek döneceğimi ben de bilmiyordum.
Sagalassos, Burdur’un Ağlasun ilçesinde bulunuyor. Yaklaşık iki saat süren bir yolculuğun ardından Ağlasun’a vardım. Sagalassos için 7-8 km daha yolum vardı. Biraz dinlenmek, bişeyler yemek ve antik kenti doya doya gezmek istedim. Küçük bir köfteci bulup oturdum. Dükkânda bir hanımefendi, dördüncü ya da beşinci sınıf öğrencisi olduğunu tahmin ettiğim oğluyla birlikte çalışıyordu. Köftem hazırlanırken sohbet ettik. Ağlasunlu olmadığını, Konya’dan gelin geldiğini söyleyen hanımefendiye, “Buraya ilk kez geldim. Ağlasun’un neyi meşhurdur?” dedim. “Meydanda bin yıldan uzun yaşayan bir çınarımız var ve cevizi meşhurdur buranın.” dedi.
Köfteciden çıkar çıkmaz koca çınar karşımda! Mevsim kış! Süsü püsü yok şu an. Oldukça azametli yine de. Kim bilir kaç insan dinlenmiş gölgesinde! Kaç insan serinlemiş! Kaç insan devirmiş, o hala ayakta! Azameti burdan geliyor belki de!
Meydanda, çınarın tam karşısında bir büst dikkatimi çekti. Robin Hood havası sezdim. Uzaktan seçilmiyordu. Bizim buraların Robin Hood’u dedim. Görmeliydim. Yanına vardım; Hasan Hüseyin Korkmazgil’in büstü. Altında bu şiir:
Ağlasun Ayşafağı
Ağlasun dedikleri bir eşim yel ve içim su / Bin yıllar ötesinden bir ulu çınar / Dağlarla, sularla, yıldızlarla söyleşiyor / Evreni kıpır kıpır duyuran yapraklarıyla / Bir taze çığlık gibi Asya’dan geldikleri doğrudur / Çetin bir güneşin parıltısını katıp önlerine / En eski insan denizleri ile kaynaşıp bir oldular / Yaslandılar Sagalassos’un ay ışıklı yamaçlarına / Buldukları mermerde nakış gibi ışıldayan bir uygarlıktı / Suyu aziz, yeşili can, canı insan birlikleri doğrudur / Öldük/ Mermer de ölür / Ey şarkılar / Alın bizi!
Hasan Hüseyin Korkmazgil’in kitaplarını okumuştum daha evvel. Doğu kültürünün etkisi var yazdıklarında. Buralı mıydı? Onu aydın, toplumcu kimliğiyle tanımakla birlikte yaşam öyküsüne dair pek bir şey bilmediğimi fark ettim.
Aktara uğradım. Bir meslektaşım vardı orda. Ağlasun’un köylerinden birinde sınıf öğretmenliği yapıyormuş. Boş zamanlarında da annesiyle birlikte bu küçük dükkânı işletiyorlarmış. Ayaküstü sohbet ettik. Korkmazgil buralı mıydı? Eşi Azime Hanım buralıdır, dedi. Aile dostlarıymış. “Yazardır kendisi aynı zamanda. Ve 90’ı bulan yaşına rağmen hala o kadar planlıdır ki hangi saatte okuyacağı, yazacağı; hangi saatte yemeğini yiyeceği, hangi saatte uyuyacağı bellidir.”

Hazin bir yaşam öyküleri var. Hasan Hüseyin Korkmazgil’in mahpusluk yılları var. Onun dışında hazin olan ne? 1963’te (Azime Hanım o zaman Uşak’ta edebiyat öğretmenliği yapıyor.) 3 Haziran günü Nazım Hikmet Ran’ın ölümünün haberini alıyor, bunun ardından Hasan Hüseyin Korkmazgil’e bir mektup yazıyor. Mektubun devamı geliyor. Mektuplaşmaya başlıyorlar. Birbirlerine âşık oluyorlar. Azime Hanım o sıralarda bir Milli Eğitim müfettişi ile evli. Eşinden ayrılıyor. Peki, çoluk çocuk? 2 çocuğu var ilk eşinden. Sancılı bir boşanma sürecinin ardından Korkmazgil ile evleniyor. Bu evlilikten de bir oğulları oluyor. Şairin vefatına dek birlikte yaşamışlar. Zorlu bir yaşamı göze almış; aşklarının arkasında da dimdik durmuşlar.
Meslektaşımla yaptığım, beni derin düşüncelere salan sohbetin ardından izin istedim ve Sagalassos’a çıktım. Burada Antik Yunan kültürünün izleri çok belirgin. Hala akan bir doğal kaynak suyu var. Kendinizi Roma meydanında gibi hissediyorsunuz. İşin ilginç yanı Termessos’ta olduğu gibi kentin bir dağın (Akdağ) eteğine kurulmuş olması. Savaş ve yağma korkusu kentleri bu denli yükseklere kurdurmuş. Neyse ki insan korkularıyla yüzleşmeyi öğreniyor.
İnsan çok okuyana, biriktirene, görene saygı duyuyor ancak! Çınara, şaire ve tarihe…