“Attilâ İlhan sadece bir şair değildi. O kanla, irfanla, devrimle kurulan Cumhuriyet’in ne pahasına kurulduğunu bilen bir aydındı. “Bana ne gerek sütlü börek” diyerek senaryolar, romanlar yazarak “iç bade güzel sev var ise aklı şuurun, dünya var imiş yoğ imiş ne umurun” diye bir hayat sürebilirdi. Ancak, iskele sancak, o cumhuriyetin bir evladı olarak bütün birikimini toplumu aydınlatmak, onu sebep-sonuç ilişkisi bağlamında düşünerek olguları analiz etmesi için harcadı ömrünü.”
12 Eylül 1980 kanla, irfanla, devrimle kurulan cumhuriyetin en derin kırılma noktasıdır. O tarihten sonra hiçbir şey eskisi olmamıştır. Bugün yaşadığımız sorunların sıçrama tahtasıdır 12 Eylül darbesi. Darbe sonrası bir gazetede açık imzamla yazı yazsam da olanların bana teğet geçmesi ile 1981’e atladık. Akıl, bu sözlükte durduğu gibi değil ki kâfir. İnsanlar her zaman gittikleri kahvehanelere bile gitmez, gidemez olmuşlardı. Eski arkadaşlardan gözaltına alınanlar dışındakileri de göremez olmuştum. Aklıma gelen, biz yenilmiştik ve oturup her şeyi yeniden konuşup ayağa kalkmamız gerektiğiydi.
İşte bu düşünceyle sokakta tesadüfen gördüğüm ve fraksiyon farkını da gözetmeden “Yahu arkadaş biz yenildik. Gelin oturalım her şeyi konuşalım, nerede hata yaptık, ayağa kalkmamız lazım” demeye başladım. Gel gör ki oturup konuşmak ne kelime, beni sokakta görenler görmezden gelmeye, yollarını değiştirmeye başladılar. Can sıkıntım tepemi aştı gitti. Dedim ya artık hiçbir şey eskisi gibi değildi ve hayat bunu bana kendi diliyle söylüyordu.
Bir akşam eski bir arkadaşla rakı içerken tepemi aşan sıkıntımı anlattım. O da “Sen Attilâ İlhan okusana” dedi. Ben de “Okumaz olur muyum” der demez “Şiirlerini değil, düz yazılarını oku. Onun bir hangi dizisi var onunla başla” dedi.
O yıllarda Attilâ İlhan’ın Hangi Sol, Hangi Sağ, Hangi Batı, Hangi Seks adlarını taşıyan kitapları vardı. Ertesi gün dördünü de alıp okumaya başladım. Artık gazetelerdeki yazılarını, televizyondaki programlarını da takip etmeye başlayacaktım. Elbette romanlarını…
Ters kaynamış kemikleri kırıp yeniden kaynatmak…
Attilâ İlhan okurken beni en çok şaşırtan şey sözü her vesileyle konuyu Atatürk’e ve milli mücadeleye bağlamasıydı. Bu birinci şoktu. Altyazı geçip duruyordu zihnimden, “Yahu bu Attilâ İlhan solcu değil mi?”
Çünkü 1980 öncesi biz es kaza Atatürk adı geçtiğinde “O burjuva devrimcisi, biz sosyalist devrim yapacağız” der sayfayı çevirirdik. Milli bayramlarla da yakın uzak bir ilişkimiz yoktu. Varsa 1 Mayıs, yoksa 1 Mayıs…
Ezber bozmanın derin acısıydı bu.
Attila İlhan okudukça “sol” nedir, “sağ” nedir, “batı” nedir sorularının cevapları ezberlerime uymuyordu hiç.
Evet, antiemperyalist olduğumuzu söylüyorduk ama küresel çetelerin oyunu nasıl kurduğunun farkında olmamanın trajedisini yaşadığımızı Attilâ İlhan sayesinde kavramaya başlamıştım. Olguları sebep-sonuç ilişkisi bağlamında analiz etmeyi öğretiyordu. Bizim yıllarca “Somut şartların somut tahlili” deyip de bir türlü yapamadığımızı yakın tarihimizden örneklerle öğretiyordu bize. Hem de salt siyasette değil, sanatta da sentezi nasıl yapacağımızın da şifrelerini anlatıyordu.
Devrimlerin, bizim sosyalist dediğimiz devrimin, nasıl birbirinin içinden geçerek gelinen süreçler olduğunu onun sayesinde öğrendim. Türk devrim süreci Jön Türklerle başlamış, İkinci Meşrutiyet İttihat Terakki ile devam etmiş ve o süreçten öğrenip de o hataları yapmayan siyasi kadrolar Mustafa Kemal Paşa önderliğinde emperyalizme tarihindeki ilk yenilgisini tattırmıştı.
Okudukça Mustafa Kemal Paşa’ya diktatör, despot, jakoben diyenlerin, özellikle ikinci cumhuriyetçi olduklarını söyleyenler, siyasal İslamcılar, etnik temelde bölücülerin Attilâ İlhan düşmanlığını anlamaya başlamıştım. Onu görmezden gelmelerinin temelinde yatan ana sebep sömürge aydını olarak emperyalizm tarafından devşirilmiş olmalarıydı. Onların etrafında da öğretilmiş çaresizlikten muzdarip algı engelli kalabalıklar oluşmuştu.
Attilâ İlhan sadece bir şair değildi. O kanla, irfanla, devrimle kurulan Cumhuriyet’in ne pahasına kurulduğunu bilen bir aydındı. “Bana ne gerek sütlü börek” diyerek senaryolar, romanlar yazarak “iç bade güzel sev var ise aklı şuurun, dünya var imiş yoğ imiş ne umurun” diye bir hayat sürebilirdi. Ancak, iskele sancak, o cumhuriyetin bir evladı olarak bütün birikimini toplumu aydınlatmak, onu sebep-sonuç ilişkisi bağlamında düşünerek olguları analiz etmesi için harcadı ömrünü.

Hep söylerim ve yazarım ya zanaatta usta çırağını seçer, sanatta ise çırak ustasını, diye. 1980 sonrası Attila İlhan sadece sanatta değil, Türkiye’yi ve dünyayı anlamamda ustam oldu. Bugün yazarak, olguları ister sanatta ister siyasette analiz edebiliyorsam bunda ustamın payı çoktur. Onun herkese açık büfe olan ikramından faydalananlar bugün cumhuriyetin kazanımlarının savunucusu oluyorlar. Onu görmezden gelenler ise emperyalizmin devşirmesi sömürge aydınları olarak tarihin çöplüğüne gitmek için gün sayıyorlar.
Attilâ İlhan bir sosyalist ve bir Kemalist’ti. O, “Bir sosyalistin, Marksizm yöntemini kendi ulusal koşullarına uygulayarak çıkaracağı yorumlar önemlidir. Sağdan soldan alacağı bilgilerle bu iş olmaz. Halkının kabul edeceği formülü bulması lazım. Her ulus, kendi sosyalizmini üretmek zorunda. Sonra, sosyalizmler arasında bir anlaşmaya, belki uluslararası bir sosyalizme gidilebilir” diyor ve ekliyordu: “Üreticilerin özgür ve eşit ortaklığı esasına bağlı bir sosyalizm zorunludur. Bu sosyalizm insancıl ve özgürlükçü olacaktır.” (İlhan, A., 1970. Hangi Sol (Anılar ve Acılar) Varlık Yayınları.)
Attilâ İlhan, öz olarak bunları ifade ettiği “Hangi Sol” kitabından sonra, Sovyet ve Çin yanlısı sosyalist yaklaşımlar tarafından yoğun eleştiriye uğrasa da zaman, Attilâ İlhan’ı haklı çıkarmıştır.
İlhan; “sosyalizm için, işçi sınıfıyla, emeği ile geçinenlerle irtibat kurmak gerekiyor, fakat şu anda, en önemlisi Kemalist Devrimin ana ilkelerine sahip çıkan herkesle işbirliği yapıp, tam bağımsızlığı kazanmak zorunluluğu vardır. Birinci iş bu” diyor ve ekliyordu:
“Şimdi çok net olan hâkim çelişkinin ne olduğudur. Hâkim çelişki, mazlumlarla zalimler arasında yani, emperyalizmin ezdiği halklar ile emperyalistler arasındadır. Şu anda, toplumsal anlamda çelişki proletarya ile burjuvazi arasında değildir. Neden değildir? Batılı proletarya, Batılı burjuvazi ile işbirliği yaparak, doğu halklarını soyuyor. Soygundan, Batılı işçi de kazanıyor. Hâkim çelişki bu olunca, nerede olacağız, çok belli. Kemalist’i de sosyalisti de liberali de Türkçüsü de burada olmak zorunda.” (İlhan, A., 2001. Vatan ve Namus, İleri, Sayı 2, Ocak-Şubat.)
Ezcümle emperyalizme karşı birleşik cephenin önem ve değerini söylüyordu.
Attilâ İlhan’ın sosyalistliği kadar, son yıllarda özellikle kitleler önünde daha etkin bir şekilde ortaya çıkan kimliği de Kemalizm’in ortak paydası olan “Antiemperyalist kimliği”dir. Emperyalizme karşı tavrının ideolojik temeli; Mustafa Kemal Atatürk ve Mirseyit Sultan Galiyev… Galiyev hakkında Attilâ İlhan “Galiyev, Marksizm ile ulusallığı bağdaştıran Türk asıllı bir Sovyet devrimcisi” olduğunu söylemektedir. (İlhan, A., 2000. Sultan Galiyev Avrasya’da Dolaşan Hayalet, Cumhuriyet Söyleşileri, Bilgi Yayınevi.) Galiyev’in, ”…Batı proletaryasından hayır yoktur. Devrim mutlaka, mazlum ülkelerden, yani yarı sömürge ya da sömürge durumuna indirgenmiş doğu ülkelerinden gelecektir” şeklinde öngörüsü olduğu bir gerçekliktir. (Kakınç, Halit., 2004. Sultan Galiyev ve Milli Komünizm, Bulut Yayınları. Kakınç, Halit, 2004. Destansı Kuramcı Sultan Galiyev (Korumlu Külliyat), Bulut Yayınları.)
Şimdi bir de Mustafa Kemal Atatürk’ün şu ifadesine bakalım: “…Şark’tan, şimdi doğacak olan güneşe bakınız. Bugün, günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün şark milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum. İstiklal ve hürriyetine kavuşacak olan çok kardeş millet vardır.” Galivey’in dediklerinin şairane bir ifadesidir sanki bu sözler.
20. yüzyılın tarihinde bir ufuk turu yaparsak bu gerçeğin yüzyılı olduğunu görürüz. Çin, Hindistan, Vietnam, Küba, Cezayir, Tunus bu bağlamda, az gelişmişlerin emperyalizme karşı verdikleri kurtuluş savaşlarından sonra ortaya çıkmadılar mı?
Attilâ İlhan bir devrimciydi. Ancak, Kemalizm’i yorumlaması ve algılaması da oldukça farklıdır. Burada, Atatürkçülüğü, Tanzimat ilericiliğinin bir devamı niteliğinde gören Batıcılara karşı çıktığı ve Atatürk’ün Batıcı değil, çağdaşlıktan yana olduğunu hep söylemiştir. (İlhan, A., 1995. Hangi Atatürk (Anılar ve Acılar) Bilgi Yayınevi.)
Batılaşma yaklaşımını, Avrupa merkezli bir ırkçılık olarak görmüştür. Bu anlamda, Batıya bakış açısının nasıl olması gerektiğini sorgulayarak, Batıya akıl ile bakılmasını önermiştir ve “… Batıda evrensel olan yöntemdir; Yöntem, bilim demektir, bilimsel düşünce demektir. Bilimin, doğulusu ve batılısı olmaz” demektedir. (İlhan, A., 1995. Hangi Laiklik “Anılar ve Acılar” Bilgi Yayınevi.)
Attilâ İlhan, bir Doğulu Aydın olduğunu söyledi. Bununla birlikte, doğulu olmayı geleneksel ümmet kültürüne sahip çıkmak olarak algılamayıp, Selçuklu ve Osmanlı kültürünün üstüne inşa edilen laik ve demokratik ulusal bileşimi öngörmüştür. Bu anlamda İslamcı tarikatlara karşı çıktığı gibi, emperyalizmin ve Hıristiyanlığın köprübaşları olarak kabul ettiği yabancı okullarına ve misyonerlik çalışmalarına karşı çıkmıştır. Buna koşut olarak, Atatürkçülüğü laiklik ile sınırlamaya çalışan, işbirlikçi, laik ve bürokratik görüşlere karşı, halkçı, devletçi ve devrimci özü ortaya çıkaran Atatürkçülüğü savunmuştur.
Attilâ İlhan; “… Çağdaş ve ulusal olabilmek, ıslahatçı değil, inkılapçı olabilmek demektir. Yani milletin, çağdaş kültür sentezini, ulusallığında üretebilmek, üstelik yalnız ve sadece kendi gücüne güvenerek yapmak” özetle O “Alafrangalık ya da alaturkalık yerine, çağdaşlık ve ulusallık” demektedir. (İlhan, A., 1995. Hangi Laiklik (Anılar ve Acılar) Bilgi Yayınevi.)
İlhan, burada aydın kimliğini de sorgular. O’na göre, “…Çağdaş aydının birinci görevi, sağdaki soldaki müminlere karşı sağlıklı kuşkunun, yani aklın soru işaretlerini sorgulamak! Bunu yapmadı mı, ister solun en ileri ucunda olduğunu söylesin, az gelişmişlikte patinaj yapıyor demektir. Çünkü ilericilik, bir inanç işi değil, bilinç işidir. Yani yöntemdir.”
Attilâ İlhan, geçmişte Türkiye’de sol ve sağdaki kimi aydın geçinenlerin iki puttan -Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği- birine iman ettiklerini anlatır, Sovyetler Birliği’ne iman eden kimilerinin ise bugün saf değiştirerek Batıya iman ettiğini “Dönek Bereketi”nde anlatır. (İlhan, A., 2002. Dönek Bereketi, Cumhuriyet Söyleşileri, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.) O, Batıcı Aydın tipinin kökenini, Tanzimat ilericiliği ile eşdeğer tuttuğu İnönü döneminde uygulanan “eğitim politikalarına” bağlamaktadır.
İnönü’nün Atatürk’ün yaratma çabası içinde olduğu ulusal kültür arayışından uzaklaştığını belirtir ve şöyle der “… 1940’ta Yunan-Latin tabanına dönülmüştür. Bunun Tanzimatçılık demek olduğu çok güzel gizlendi, büyük bir ilericilik gibi sunuldu ve 1941’den itibaren de milli eğitim, milli olmaktan çıkarıldı. Aynı zamanda hem dini eğitime fırsat verildi hem yeniden sömürge okulları memleketin her tarafında pıtrak gibi bitmeye başladı. Soğuk savaş buna tüy dikti. Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra teorik olarak yalnız kalması, o zamankileri dehşete düşürdüğü için kendilerini büsbütün Anglo-Saksonların kucağına attılar. Ne oldu? Türkiye, 1960’lara doğru tekrar eskiden olduğu gibi komprador tipli aydın, komprador tipli tüccar, komprador tipli sanayici yetiştirmeye başlamıştır.”
Attilâ İlhan, komprador tipi aydın yetiştirmeyi önlemek için, ulusallığını kaybetmiş eğitim ve öğretimin, yeniden ulusallaşması gerektiğini öngörür ve “…İlk önce ecnebi okullarının ortadan kaldırılması lazım. Yabancı dilde eğitim yapan devlet okullarının da kapatılması lazım. Yabancı dil öğretsinler ama başka yollarla öğretsinler” der. (İlhan, A., 2002. Uşaklığın Zirvesindeki Komprator Aydınlar, İleri, Sayı 9, Mart-Nisan.)
O, komprador kültürün komprador ekonomiden kaynaklandığını dile getiren bir diyalektik ustasıydı… “… Türkiye ekonomisi, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği denetimindeki Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası marifetiyle, komprador ekonomiye dönmüş durumdadır. Komprador ekonominin başını çeken de TÜSİAD’dır” der ve ekler:
“…AB ile Gümrük Birliği kurma rezaletini mutlaka ortadan kaldırmamız lazım. Bu anlaşmanın 1838’de İngilizlerle yaptığımız Ticaret Antlaşması ile arasında hiçbir fark yok. AB’ye karşı ticari ve iktisadi alanda tedbirler almak lazım. Bizim ekonomimiz acente ekonomisi değil. Bizim ekonomimiz ulusal, kendi kendini yaratan ekonomi. Mustafa Kemal Paşa, Etibank’ı, Sümerbank’ı ortaya çıkardı. Biz, kendi sanayimizi kuruyorduk. Şimdi o sanayiler, o fabrikalar elimizden alınıyor. …Kompradorluk, gerçekte sömürgeleşme yolunda bir acente mantığının bir ülkenin her şeyine hâkim olmasıdır. Yani, orada ulusal hiçbir şey kalmaz. Ulusal olan her şey, ikinci plana atılır. Yabancının değer ölçüleri hâkim olur. Sen onların acentesi olarak görev yaparsın. Edebiyattan tut politikaya, ekonomiden tut bilime kadar böyle olmuştur.” (İlhan, A., 2002. Uşaklığın Zirvesindeki Komprador Aydınlar, İleri, Sayı 9, Mart-Nisan.)
Attilâ İlhan, 20. yüzyılın basında olduğu gibi 21. yüzyılın başında yaşanan olumsuzlukların kapitalist emperyalizmden kaynaklandığını sürekli tekrarladı, yazdı ve söyledi. Bu bağlamda kaleme aldığı “Hangi Küreselleşme” kitabında şöyle der; “Küreselleşme, uluslararası büyük şirketlerin dünyayı bir güzel sömürmesi için düşünülmüş yeni bir sistemdir.” (İlhan, A., 1997. Hangi Küreselleşme, Bilgi Yayınevi.)
Küreselleşme politikaları bağlamında Batı’nın Türkiye’ye biçtiği siyasi rejimin, ılımlı İslam olduğunu da ilk dile getiren yazar yine İlhan olmuştur. (İlhan, A., 1998. “…Bir Sap Kırmızı Karanfil”, Cumhuriyet Söyleşileri 1, Bilgi Yayınevi.)
Bu ideoloji ile Batının, feodal-ümmet kültürünü yeniden hortlatarak, Türkiye ekonomisini daha kolay denetim altına alabilmeyi hedeflediğini belirtmiştir. “İşte, alafranga-arabesk liberallerimizin bir türlü hikmetini anlayamadıkları ılımlı İslam’a yeşil ışık düşüncesi buradan kaynaklanıyor” diye yazar. (İlhan, A., 1997. Hangi Küreselleşme, Bilgi Yayınevi.)
Attilâ İlhan, her şeyden önce söylemeye çalıştığım gibi bir sosyalist ve bir Kemalist’ti, su katılmamış bir antiemperyalistti. Bu bağlamda emperyalizmin yeni yüzü küreselleştirmeye karşı çıkmıştır. Yazı ve söyleşilerinde umudunu hiç kaybetmediğini görürüz. Emperyalizme ve onların işbirlikçilerine karşı direnmenin mümkün olabileceğini her fırsatta belirtmiştir. Bunu gerçekleştirmek için, kendini yurttaş sayan ve bu memlekette bağımsız yaşamak isteyen herkesin aynı safta olması gerektiğini bıkmadan, usanmadan dile getirmiştir.
İlhan’ın bu yaklaşımları toplumumuzda yeterli yankı buldu mu? Cenaze törenine katılan insanların sayısına ve kimliklerine bakıldığında bu yankının ortaya çıktığını rahatlıkla söyleyebiliriz. İnsanlarımız, O’nun dile getirdiği dip dalgasının bir göstergesi gibiydiler.
An geldi işte, “Parola vatan, işareti namus” diyen Attilâ İlhan da öldü. Anısına sahip çıkmak; Türkiye’ye ve Cumhuriyet’e sahip çıkmaktır görevimizdir. Bu nedenle, Attilâ İlhan yaşıyor hâlâ. Ustanın birkaç dizesiyle bitirelim yazıyı…
“Olur mu gecemi yeşile çalmak
yıldız çivilemek parmak uçlarıma
ölüm kadar çabuksa eğer yaşamak
hiç doğmamayı isterdim ama
bir kere doğmuşum ölmek yasak”