Şiirden, şairden ne vakit söz açılsa okurun zihninde dolaşan isimler ve imajlar hacimli bir erkekler albümüne ait. Geleneğin ana kanallarından biri olan Divan Şiiri’ndeki şair kadınlar ayrı bir başlık olarak değerlendirildiğinde; – birkaç istisna dışında-, babalarının ya da kocalarının himayesinde, iyi eğitim alan, kimi zaman mahlas kullanmaya mecbur kalan, çoğunluk tasavvuf hissiyatıyla yaşayan kadınların biyografisiyle karşılaşıyoruz. Burada 15.yy.’dan Mihrî’yi anmalıyım. Zira 2015’te yitirdiğimiz Sennur Sezer’in Mihrî Hatun’a dair özel ilgisi ve sevgisi sonucu kaleme aldığı “Türk Safo’su Mihri Hatun” kitabı nadidedir.(2005, Kapı Yayınları). Sezer, Mihrî’nin “Tazarru’name-i Mihri-i Hakire’den” gazelini günümüz diliyle şöyle söyler: “Değersiz Mihri’nin Yakarışları’ndan” adıyla: “Çünkü kadınlar eksik akıllı olur derler/Her sözlerini özürlü görmek uygundur. Ancak Mihri duacınızın inancı/ Akıllı ve olgun kişilerin sözleri gibidir: Elinden iş gelen, becerikli bir kadın/Beceriksiz bin erkekten yeğdir”…Mihrî’yi böyle söyleten de bizi böyle yazdıran da yüzyıllardır şiirdeki eril tahakkümün karşısında kendi yüzyılında, kendi gücüyle, sözüyle varolmanın sadece yazınsal değil yaşamsal bir mücadele olduğunun bilincidir. Mihrî’nin aşk dolu kalbinin bugün yanıbaşımızda çarpıyor oluşunun başka izahı yoktur. Kayıplarımız ise çoktur. En basitinden sözlü edebiyatın içinde dolanan masalların, ninnilerin, ağıtların, hikayelerin aktarıcıları kadınlar, sözün yazıya dönüştüğü yerde yok oluyorlardı. Kalem tutmak, ona sahip olmak, kadına atfetilen rollerden sıyrılıp bağımsızlaşarak kâğıda varmak büyük mücadele istiyor çünkü. Halk edebiyatında -sadece Karac’oğlan’ın şiiri özelinde bile- dilin eril halinin bu denli açıktan görünür olduğu bu coğrafyada, kadının sınırlarını nasıl çizdiği ve bir varoluş mücadelesine dönen o ‘sınır aşımının’ nasıl bedeller ödettiği de insanlık (erkek) tarihinin kayıtlarında mevcut. Modern şiir antolojimizdeki kadın isimlerini yan yana koyduğumuzda bir elin parmaklarını geçmeyen bir yekün ile karşılaştık uzun yıllar. 1950’lı yılların başında ilk kitapları yayımlanmaya başlayan Gülten Akın başta olmak üzere, aynı yıllarda ilk şiirleri yayımlanan Türkân İldeniz, Melisa Gürpınar ve Senner Sezer’i bir arada eksiksiz alan antoloji bulmak hayli zor. Seçicilerin kadınların şiire heves etmiş ve bir gün pes edeceğini düşündüğü zamanlardan bugüne dikkatten kaçması mümkün olmayan şair kadınların şiirin dışında tutulma, olmadı itilme hadiseleri ile; cesareti kırılan nicesinin hayâl kırıklığı ile kendine kapandığı, eril tahakkümün fazlasıyla hissedildiği şiir kamusu içinde yaşanılanlara dair; yüksek lisans tezimin konusu olan “şair kadınlarda kimlik ve temsil problemi” bağlamında şair kadınların söyleşilerinden oluşan Şairler Arasında Kadın Olmak: Konuşmalar’ kitabının edebiyat sosyolojisi içindeki çalışmalara referans olması tesadüf değil.
Okurun zihninde şairin imajının öncelikle erkek olarak zuhur etmesi sadece bizim sınırlarımızla sınırlı değil elbette. Dünya şiirini yakından takip edenler görecektir ki, kadınoluşun bilinci içerisinden söz alıp şiirde ısrar eden şair kadınların trajik olanın cazibesi ile hatırlanmak payına düştü. F. Furuğ’dan S. Plath’a, N. Marmara’dan, Ahmatova’ya..
Kadınların şiirini kurarken, poetikasını belirlerken geçeceği duraklar, erkek şairlerin isimleri ve külliyatları ile doludur. Anadil olarak öğrendiğinin eril dil olduğunu farkedene kadar onun içinden dünya ile iletişim kuran kadın öznenin, dayatılan bu dilden ne kadar uzağa gidebildiğinin de bir imtihanı olarak dile gelir yazdığı şiir. O sebepledir ki bugün şair kadınların şiirindeki dil bir nevi sonradan öğrendikleri bir ikinci dildir. Eril dilin kuşattığı hayatlardan özgürleşip, esas olan kendi dillerini bulma, kurma ve çoğaltma çabasıdır en başta yaptıkları. Eğer şiiri öğrenmek diye bir şey varsa geçmişten bugüne şiir tarihine dair iyi br okur olmanın; bu süreç kadınlar için yüzlerce erkek şairin şiirini okumak, poetikalarının birbirini yineleyen ve destekleyen metinlerini içselleştirmekten muaf değil. Kadının bir nesne olarak şiirin omurgasına yerleştiği örneklerden geçilmiyor çünkü şiir geleneğimiz.
Ancak artık başka şeyler konuşuyoruz. Çünkü bugünün şiirinde yepyeni seslerle, şiirlerle çoğalan bir ajanda var. Erkek olmanın imtiyazı ile yıllarca şair olarak sıfatlanarak, şiir evinin evsahibi gibi davrananların şiir paradigmaları da iflas etmiştir. İkibinlerle birlikte yeni bir dünya algoritması oluşurken, lugatımıza yeni kavramlar eklenirken inatla kendi sesinin mevzisinde kalmaya çalışarak, yeni olana mesafeli durarak, her yerin güzeli iyisi olmak mümkün değildir. Şairin kim olduğu; poetikası, politik duruşu, etik ve estetik çabası bir bütündür. Bununla birlikte şiirin şiir olmak dışında bir derdi yoktur. O her halükarda kendi okurunu bulur. Ancak şairin okuru ile buluşması için şairin korunaklı alandan, vasat gündemden çıkması gerekecektir.
90’lardan beri şair kadınların şiirdeki varlığı niceliksel ve nitelik olarak artarken bunu dipten gelen dalga olarak değerlendirmiştik. Feminist teorinin, toplumsal cinsiyet (gender) çalışmalarının, iktidarın kadın kıyımı karşısında örgütlü bir güç olarak sokağa çıkan kadınların, lgbti+ bireylerin kendileri olabilmelerinin, bunun için mücadele etmelerinin, hepsinin bir bileşkesidir bugün şair kadınların, quuer şairlerin duruşları, yazdıkları. Böyle diyorum ancak düşlediğim şeyi idealize ediyor da olabilirim. Çünkü bir yandan bu bilinçle “yeryüzünden geçen” ve yazınsal/ sanatsal üretimini ortaya koyan kadın/queer özneler olduğu gibi, yine erkeklerin yol haritasından sapmadan; eril tahakkümün tahribatlarından sukûnetle korunacağını düşünen, kendi istikbali için devraldığı miras ile hesaplaşmanın çatışmasından uzak duranlar da var şüphesiz. Ancak şiirde “kimlik ve temsiliyet” bağlamında açılan başlıklarda, şiiri şiir yapan ölçütleri kadar şairini taşıyabilmesi de daha fazla önem taşıyor bu patikası, deltası, adası çoğalan günümüz şiirinde. Meziyetler, özgünlükler, yeni arayışlar kendi iktidarını yaratmaktan öte kolektif bir bilinç yaratırsa önümüzdeki yüzyıl Mihrî’nin kızkardeşleri olarak birçok şair kadını anacak birçoğunun kalbi atmaya devam edecek…3000 yıl önce şair Sappho’nun o dişi iradesiyle söylediği gibi: “Bizi hatırlayacaklar.”
DİLAYLA
Konuşuyor konuşuyor hiç susmuyor
sığırcıkları, ardıç ağaçlarını ve o son akşamını yeryüzünün
haberlerde olmayanı hayatta olmayanı
yaşamak istedi bir türlü olmadıları
sevmek istedi bir türlü beceremedileri
-daha ne kadar tahammül edebilir ki’leri
şöyle yumruklasam göğsümü -susar mı?
ard arda anımsıyor geçmiş bir yüzyıl gibi geçmişi
mesela tutunacak bir dalın da yok diye içlenen kimdi
hangi dehlizden hangi sığınaktan geliyordu sesi
zamanın söylediği nice nasihatti de -ne çare
-ağlasam iyiydi, diyor bunları demeden önce:
“mor mürekkeple yazılanlardan hiçbiri
kanımdan önce kurumadı bende”
anımsıyor kesik bir damar gibi ölümcül olanı
hangi sokaktan geçiyorsa o an gölgeleniyor yüzü
sığırcıklar bir anda havalanmış gibi ürküp…
şöyle sarsam kollarımla kendimi -sakinleşir mi?
-saydım bitti, diyor bunları demeden önce:
“saydım nefesimi ne zaman aklımdan geçse
sonra hatırasını saydım kabahatlerini ve gömleklerini
sanki kalbime yerleşmemiş gibi bir vakitler
ellerini, öfkesini, gözlerini saydım
kör bir bıçaktı etimde gezinen
ömrümü topladım da çıktım yola yeniden
saydım kaç ev değiştirdiğimi kaç kalp kaç deniz
hiçbirinden kovulmadan nasıl bu kadar incindim ben”
bunu uzaktan hissedenler
bunu yakından izleyenler
sığırcıkları seviyoruz değil mi hep beraber
konuşuyoruz konuşuyoruz hiç susmuyoruz
-şimdi soruyu alalım-
ne değişmiş olabilir haritanın bir ucundan bir ucuna göçerken
yalnızlık değiştirdim hepsi bu.