Son yıllarda Muratpaşa Belediyesi’nin katkılarıyla açılan pek çok sergide küratör olarak imzası bulunan, dergimizin daimi yazarlarından İbrahim Karaoğlu, bu kez özel bir söyleşinin konuğu olarak karşımızda.
Edebiyat ile sanat arasındaki geçirgenlikte kendinize özgü bir kulvar oluşturmuşsunuz; öyküleriniz, sanat yazılarınız ve küratörlüğünüzle sanat ortamımıza çok yönlü katkılar sunuyorsunuz. Sizi yalnızca bir sanat yazarı ya da öykücü olarak değil, düşünen, yazan ve sergileyen bir sanat yorumcusu olarak tanımlamak yerinde olur mu? Siz kendinizi nasıl tanımlarsınız?
Öncelikle bu tanımla için teşekkür ederim. Ne kadar başarabiliyorum, bilmiyorum ama ben de böyle tanımlıyorum kendimi. Bu tanımı açımlarken iş zorlaşıyor çünkü insanın kendini anlatması çok zor. Bu nedenle kısa bir özgeçmiş bilgisi paylaşmak istiyorum: İbrahim Karaoğlu özgeçmiş:
1958 yılında Ankara’da doğdu. Coğrafya ve Psikoloji öğrenimi gördü. Cumhuriyet, Hürriyet ve Birgün gibi gazetelerde ve Varlık, Gösteri, Artist gibi dergilerde sanat yazıları yazdı. TRT1, TRT2 Televizyonu ve Türkiye’nin Sesi Radyosu’nda kültür-sanat programları danışmanlığı ve sunuculuğu yaptı. Öyküleri Tarık Dursun K ve Orhan Kemal adına verilen “Öykü Ödülleri”nde 2.’lik ödülü aldı. Bir film öyküsü Adana Altın Koza Film Festivali’nde, şair Ahmet Erhan’la yazdığı senaryodan çekilen kısa film de Ankara Film Festivali’nde ödüller aldı. Belçika’da Lucien Rama ile birlikte yazdığı kitap/katolog Fransızca olarak yayınlandı. Barbara Lipps Kant ile birlikte yazdığı kitap Almanca olarak yayınlandı. Küratörlüğünü yaptığı “Uzak/Yakın” sergi kitabı Hong Kong’da Çince-İngilizce olarak yayınlandı. “Salvador Dali- Zodyak/Pantagruel” sergisinin küratörlüğünü yaptı. Alman Prof. Dr. Hans Zilch’in sahibi olduğu el konseptli resim ve heykellerden (Picasso, Dali, Rodin, Bazalist vb. 250 sanatçının yapıtlarıyla) oluşan “Ellerin Büyüsü” sergisinin küratörlüğünü yaptı.
Modern Avrupa’nın ilk romanı kabul edilen Don Kişot’un yazarı Miguel De Cervantes ölümünün 400. yılında, Goslar Modern Sanatlar Müzesi’nin Don Kişot Evi’nde yer alan dünyaca ünlü koleksiyonu Türkiye’ye getirerek, müze müdürü Bettina Ruhrberg’le birlikte küratörlüğünü yaptı. 1950 sonrası çağdaş Avrupa resmine yön veren ve “Zero Sanat Hareketi”ni başlatan sanatçıların eserlerinin yer aldığı Ernst August Quensen’in koleksiyonundan seçtiği çok özel resimlerden oluşan “Dünyanın Renkleri” sergisinin küratörlüğünü yaptı. “Devrim Erbil/Şiirsel Soyutlamalarla İstanbul” sergisinin küratörlüğünü yaptı ve kitabını yazdı. Leonardo da Vinci’nin 500. ölüm yıldönümünde “Leonardo Da Vinci’ye Saygı” konseptiyle Fransa ve Türkiye’de gerçekleştirilen sanat projesinin küratörlüğünü yaptı.”

Küratörlüğe nasıl başladınız?
1989 yılında Valör Bar Galeri’nin sahibi olduğum dönemde yaptığım Gören Bulut’un ksilografi, Tahir Ün’ün fotoğraf sergileri vb. pek çok sergiyi düzenleyerek başladı, küratörlük. Aslında ilk sanat yazım 1986 yılında İzmir’deki çok güzel ve çok büyük bir sergi olan Devrim Erbil sergisiyle ilgiliydi. O yıllarda çok önemli sanatçılarımızla tanışarak resim, heykel ve fotoğraf atölyelerinde dolaştım. Sanatın üretimine, sunumuna ve tanıtılmasına ilişkin okuduklarım ve yaşadıklarım beni çok etkiledi diyebilirim. Yaklaşık 40 yıl olmuş.
Küratör olarak bugüne değin neler yaptınız? Bunları kısaca özetleyebili misiniz?
İlginçtir, önce adlar belirdi belleğimde; Pablo Picasso, David Lynch, Auguste Rodin, Georg Baselitz, Louise Bourgeois, Antoine Carree, Le Corbusier, Günter Grass, Man Ray, Joseph Beuys, Heinz Mack, Otto Piene, Hartmut Rüger, Gerd Winner, Günther Uecker, Mac Uhlig, Mickael Bethe Selassie, Magdalena Abakanowıcz’dan Devrim Erbil, Erol Evgin, Adnan Turani, Duran Karaca, Fikret Otyam, Turan Erol, Yunus Tonkuş, Hayati Misman, Elvira Bach, Salvador Dali, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Yalçın Gökçebağ, Mehmet Aydoğdu, Nihat Kahraman, Filinta Önal, Mehmet Aksoy, Gürbüz Doğan Ekşioğlu, Fevzi Karakoç, Lütfü Dağtaş, Reyhan Abacıoğlu, Bedri Baykam, Mehmet Güler, Onay Akbaş, Nihat Kahraman, Necmettin Özlü, Ege Aydan, Arzum Onan, Tezcan Karakuş Candan, Baran Kamiloğlu, Erol Evgin, Orhan Zafer, Mümin Candaş, Zahit Büyükişliyen, Nilay Kan Büyükişliyen, Orhan Cebrailoğlu, Ekrem Kahraman, Zafer Gençaydın, Mustafa Ayaz, Halil Akdeniz, Burak Erim, Önder Aydın, Hanefi Yeter, İsmail Yıldırım, Muharrem Pire, Atilla Atar, Adem Genç, Veysel Günay, İhsan Çakıcı, Abidin Dino, Tülin Onat, Burçin Erdi, Cem Sağbil, Barış Sarıbaş, Tayfun Pirselimoğlu, Metin Altıok, Ülkü Tamer, Metin Yurdanur, Doğan Örs, Asaf Koçak vb. yüzlerce sanatçının yapıtlarının olduğu solo ya da bir konsept bağlamında oluşan karma sergilerin küratörlüğünü yaptım ve de hâlâ yapıyorum.
Salvador Dali’nin “Zodyak ve Pantagruel”, Bert Stern’in “Marilyn Monroe” fotoğrafları, Elvira Bach “von mir aus”, Bedri Rahmi Eyüboğlu “101 Doğum Yıldönümü”, Prof. Dr. Hans Zilhc’in “Ellerin Büyüsü” adlı özel koleksiyonu, Ernst August Quensen’in Zero hareketinin öncülerinden olan sanatçıların yapıtlarından oluşan koleksiyonu, Almanya’nın Goslar Modern Sanatlar Müzesi’nin Don Kişot Evi’nde yer alan dünyaca ünlü ressam ve heykeltıraşların eserlerinden oluşan koleksiyonu, Leonardo da Vinci’nin 500. ölüm yıldönümünde, Fransa’da gerçekleştirdiğimiz “Leonardo da Vinci’ye Saygı” projesinin sergisi, Hong Kong’daki Art Basel fuarının yapıldığı mekânda yaptığım “Uzak Yakın” sergisi, “Türk Resminin 100 Yüzü” sergisi, Atatürk’ün 1923’te, Cumhuriyeti ilan etmeden 15 gün açtırdığı sergiyi 100 yıl sonra “Yine Yeniden” adıyla Ankara Resim Heykel Müzesi’nde açtığım sergi ve 70’e yakın öncü, usta sanatçının bir konsept bağlamında yaptığım kişisel sergileri ve çok sayıda uluslararası proje.
Sanatın iyileştirici gücü konusunda neler söylemek isterdiniz?
Sanatın iyileştirici gücü, hem bireysel hem toplumsal düzeyde derin ve çok katmanlı etkiler yaratabiliyor. Bu güç, yalnızca estetik bir deneyim sunmakla kalmıyor; aynı zamanda duyguların ifadesine, travmaların işlenmesine, içsel farkındalığın gelişmesine ve ruhsal dengeye katkı sağlıyor. Resim, müzik, dans, şiir gibi sanat dalları, bastırılmış duyguların dışavurumu için güvenli bir alan yaratıyor. Bu ifade süreci, içsel bunaltıların ve psikolojik gerginliklerin azalmasına yardımcı oluyor. Sanat terapisi, özellikle psikolojik travmaların tedavisinde etkili bir yöntem olarak kullanılıyor, günümüzde. Görsel sanatlar, yazma, oyun ya da müzik yoluyla birey, yaşadığı zorlukları sembolik olarak yeniden inşa edebiliyor. Böylece travmatik deneyimlerle başa çıkmak çok daha kolaylaşıyor.
Sanatla uğraşmak, bireyin kendine dönmesini ve içsel dünyasını keşfetmesini sağlıyor. Öz farkındalığı artırarak, kişinin kim olduğu, ne hissettiği ve neye ihtiyaç duyduğuna dair daha net bir anlayış geliştiriyor. Sanat, meditasyon benzeri bir etki de yaratabiliyor. Özellikle yaratım süreci, zihinsel yoğunluğu dağıtarak dinginlik ve huzur hissi sağlıyor. Sanat yoluyla başkalarının deneyimlerine tanıklık etmek, empati duygusunu geliştiriyor. Bu, yalnızlık hissini azaltıyor ve bireyler arasında daha derin bir bağ kurulmasını sağlıyor. Özellikle toplumsal sorunları işleyen sanat yapıtları, kolektif farkındalık ve iyileşme süreçlerine katkı sağlıyor. Sanat, acı veren gerçeklikten geçici bir kaçış da sunuyor. Sanatsal deneyim, kişiyi farklı bir zamana, mekâna ya da bilinç durumuna taşıyabiliyor. Bu geçici kopuş, bireyin yeniden güçlenmesini sağlayabiliyor. Sanat, bir ilaç değilse bile, ruhsal yaraların iyileşmesinde bir merhem olabilir. Bireyin iç dünyasını anlamasına, dönüştürmesine ve yeniden kurmasına olanak tanıyor.
Kendinizi yazar, küratör ve sanat yazarı olarak tanımlıyorsunuz. Peki, sanat yazarlığı ve eleştirmenliği konusunda neler düşünüyorsunuz?
Sanat yazarlığı ve sanat eleştirmenliği, hem yakın anlamlar taşıyan hem de işlevsel olarak ayrışabilen iki kavramdır. Sanatla ilgili bilgi, düşünce ve yorumları yazılı olarak aktarma pratiğidir sanat yazarlığı. Bu kapsamda sanat yazarı; sergi tanıtım yazıları, sanatçı portreleri, katalog metinleri, sanat tarihi ve kuramı üzerine denemeler, röportajlar, müze ve galeriler için metinler yazabilir. Amaç, sanat yapıtlarını ve sanatçıları daha geniş bir izleyici kitlesine tanıtmak. Sanat yazarlığının daha çok bilgilendiri ve açıklayıcı bir rolü var. Akademik, kuramsal ya da popüler bir dille yazılabilir. Yorum içerir ama eleştiri yapmak zorunda değildir. Sanat eleştirmenliği ise sanat yapıtlarını değerlendirme, analiz etme ve yorumlama sürecidir. Sanat eleştirmeni; bir yapıtın estetik, kavramsal ve teknik yönlerini inceler. Yapıtı dönemin sanat ortamı içinde konumlandırır. Güçlü ve zayıf yönlerini tartışır. Kimi zaman değer yargısına varır. Sanat eleştirmenliği genellikle daha analitik ve değerlendirmeci bir tutum içerir. Eleştirmen, yalnızca bilgiyi aktarmakla kalmaz; sanat yapıtı üzerine özgün bir bakış geliştirir, kimi zaman tartışma yaratır. Sanat yazarı ve sanat eleştirmeni bazen aynı kişide birleşebilir, ama bu iki alanın niyetleri ve yöntemleri farklıdır. Sanat yazarı çoğunlukla yapıtı görünür ve anlaşılır kılmaya çalışırken, sanat eleştirmeni yapıtın değerini, anlamını ve etkisini sorgular. Her iki alan da sanat dünyasında önemli bir rol oynar; biri köprü kurar, diğeri tartışma yaratır.
Türkiye’de sanatın kurumsallaşması ve eleştirinin gelişmesi henüz istenilen düzeyde değil. Toplumun genelinde eleştiri kavramı çoğu zaman yıkıcı, kişisel, hatta düşmanlık içeren bir tutum olarak algılanıyor. Bu nedenle eleştirel yaklaşım hem sanatçılar hem kurumlar hem de izleyiciler tarafından çoğunlukla rahatsız edici bulunuyor. Sanat tarihi ve eleştiri alanında yetişen akademisyenlerin büyük kısmı, eleştiriden çok sanat tarihi anlatımı ya da betimleyici çözümlemeler üzerine odaklanıyor. Kuramsal ve kavramsal eleştiri pratiği ise ya marjinal kaldı ya da akademi dışına taşamadı. Gazeteler ve dergilerde sanat bölümleri genellikle ya küçüktür ya da reklam/tanıtım odaklı çalışıyor. Bu mecralarda sanat yazıları genellikle sanatçıyı “tanıtmakla” sınırlı kalıyor; eleştirel ve tartışmacı yazılara ya yer verilmiyor ya da sansüre uğruyor. Sanat ortamında eleştiri çoğu zaman kişisel saldırı olarak algılanıyor. Sanatçılar, haklı olarak emek verdikleri işlerin yıpratılmasını istemezler; ancak bu tutum, eleştirinin gelişmesini engelliyor. Aynı şekilde galeriler, müzeler ve küratörler de “destekleyici” ama “sorgulayıcı olmayan” metinleri tercih ediyor. Sanat ortamında eleştirinin yerini genellikle sanat yazarlığı almış durumda. Bu metinler tanıtıcı, olumlayıcı bir dille yazılır. Estetik ve kavramsal çözümleme içerse de genellikle yargı içermiyor. Bu durum, eleştirel düşünceyi değil, daha çok “PR dili”ni öne çıkarıyor.
Sonuç: Eleştiri bir entellektüel pratik olarak değil, kişisel bir yargı olarak algılanıyor. Kurumsal yapılar ve sanat piyasası eleştiri üretimini teşvik etmiyor. Eleştirinin okuru az, etkisi sınırlı, riski yüksek.
Ben yaptığım kürasyonların bağlamında bir sanat yazarlığı yapıyorum. Bu da bir tür PR aslında. Ama bazen de çok özel konulara ilişkin sanat yazıları üzerinden işler yapıyorum. Sevdiğim , yitirdiğimiz sanatçıları anan ya da sanatlarını açımlayan yazılar yazıyorum bazen. Yakın bir zamanda ressam/akademisyen Hayati Misman için yazdığım bir kitabım yayınlanacak, İş Bankası Kültür Yayınları’ndan. Bu bir saygı kitabı örneğin.