“Bir Şaman Gibi Yaşıyorum”

Atölyesinde renkler ve taşlarla doğanın sesine kulak veren, edebiyat derslerinde öğrencilerine kelimelerin büyüsünü aktaran bir isim Ahmet Çapar. Hem edebiyat öğretmeni hem de ressam olan Çapar ile çocukluk hatıralarından sanata bakışına, doğayla kurduğu bağdan özgürlük arayışına uzanan bir söyleşi gerçekleştirdik.

Çocukluğunuzun geçtiği yerden başlayalım. Nasıl bir ortamda büyüdünüz?

Küçük bir dağ köyünde, üç yanı heybetli dağlarla çevrili, gürül gürül akan bir derenin kıyısında geçti çocukluğum. O dere, öyle coşkulu akardı ki, kışın evimizin duvarlarına sürtünerek geçer, dağdan koparıp getirdiği ağaç köklerini, taşları, kayaları evin yanından çarpa çarpa sürüklerdi. Oyuncaklarım taşlardı, böceklerdi, ağaç kabuklarıydı, dağlardan gelen köklerdi. Çamurdan şekiller yoğurur, ağaç tepelerine saklanır, dağları sonsuz bir oyun alanı gibi yaşardım.

Şehir hayatına geçtiğinizde neler oldu?

Okumak için şehre gitmek zorunda kaldım. Ama şehir, beni o köyün saf, el değmemiş doğasından kopardı. Ne bedenen ne de ruhen bir daha o masum dünyaya dönemeyeceğimi hissettim.

Sanata yönelişiniz bu kopuştan sonra mı başladı?

Evet. Yıllar sonra içimde biriken bir şeyleri dışarı vurma ihtiyacıyla, ilk insan gibi duvarlara resimler çizmeye başladım. Elime geçen her şeyi boyadım; çizgiler beni bilinmez yerlere götürüyordu. İlk resimlerim taşkın, patlayacak gibiydi. Bir kâğıdı arkalı önlü doldurur, yetmezmiş gibi kağıdın arkasına da çizerdim.

Bir kâğıdı arkalı önlü doldurmanız, taşkın bir ifadeyi çağrıştırıyor. Edebiyat öğretmeni kimliğiniz gereği zaten sözcüklerle haşır  neşirsiniz. Sözcükler hayatınızın merkezinde. Sözcüklerle bu denli iç içeyken sizi resimde ifade arayışına iten neydi?

Evet, mesleğim gereği her gün sözcüklerle iç içeyim. Onların büyüsünü, ritmini, gücünü çok seviyorum. Ama zamanla fark ettim ki sözcüklerin de bir sınırı var. Kitapların sayfalarına hapsoluyorlar; biri açıp okumadıkça görünmez kalıyorlar. Fark ettim ki sözcüklerin de duvarı yok. O an kendime sordum: “Sözcükleri duvara nasıl asabilirim?” İşte bu sorunun cevabını resimde buldum. Sözcükler yetmediğinde çizgiler, renkler konuşmaya başladı. Böylece edebiyat öğretmeni kimliğimle resim arasında görünmez bir köprü kuruldu.

Resimlerinizin yanı sıra doğada topladığınız taşlara şekil vererek oluşturduğunuz insan formundaki maskeler de ilgi çekici. Bu merak nasıl oluştu?

Çocukken içinde doğduğum dağlara büyürken yabancılaşmıştım ama sonradan onlara tekrar kavuştum. Taşlara, ağaçlara, toprağa dokunmaya başladım. Hepsi benim için birer malzeme oldu. Taşlara bakarken rüzgârın, suyun, zamanın şekillendirdiği figürleri gördüm: İnsan yüzleri, hayvan siluetleri… Onlarla bir bağ kurdum. Binlerce taş fotoğrafladım; yaylalara tırmandım, dağların zirvesine çıktım, denizin dibine daldım. Taşlar bana gözükmeye başladı, ben onları değil, onlar beni buldu. Atölyeme kadar taşıdım onları; hâlâ yanımda, sessiz yoldaşlarım oldular.

Doğadaki en küçük canlıya, en sıradan nesneye bile anlam yüklüyorsunuz. Sanat ve doğa, yaşamın anlamını yeniden kurmanın bir yolu gibi görünüyor sizde. Bunu nasıl tanımlarsınız?

Evet, çok haklısınız. Hayat kabaydı, acımasızdı, insanı küçülten bir şeydi. Ama bir gün onun anlamını değiştirebileceğimi fark ettim. Yaşamın anlamını dışarıda aramaktan vazgeçtim; anlam, içimde, benim ona verdiğim değerdeydi. Etrafımdaki her şeye anlam yükledim. Bir taşa, böceğe, ağaç dalına dokunurken, ruhumda onun özünü hissetmeye çalıştım. Ve her şey dönüştü. Artık anlamsız hiçbir şey yoktu. Bir sümüklü böcek, bir serçe, bir kaplumbağa, bir cırcır böceği… Hepsi dostum oldu, bana bir şeyler anlattı. Bir kurşun kalem, tahta parçası, çürümüş bir portakal… Hepsi anlam kazandı. Onların arasında, zincirin bir halkası olduğumu anladım. Kendimi bir şey sanıp uzaklaştığım yıllar boşa geçmişti. Bir kaplumbağanın ayak izi kadar, benim de bir izim vardı, o kadar.

Taşlar topluyor, ağaçlara dokunuyor, heykeller, maskeler, resimler üretiyor, sanat yapıyorsunuz.  Sanatınızda anlatmak istediğiniz temel duygular veya mesajlar neler?

Sanatımı şekillendiren temel iki duygu; hayal kurmak ve özgürlük… Her şeyden bağlarımı kopardıkça ağaca, taşa, suya, bir kedinin sesine, bir yılanın gömleğine, buluta, tuzlu deniz suyuna bağlandım.  Okumaya başladım onları; evrenin, dağın, ağacın, kuşun hikâyelerini. Hepsi farklı dillerde konuşsa da birbirini anlıyordu. Bir tek insan, kendini dışarı atmış, beton kulelere saklanmıştı.

Özgürleştikçe dönüştüm. Büyürken unuttuğum hayal kurmayı yeniden buldum. Coşkuyu, hüznü, sevinci anlatmak için kendi alfabelerimi yarattım. Bir şaman gibi yaşıyorum şimdi. Sanatımda da bu var. Taşlara dokunurken heykeller yapmaya başladım. Resimlerimdeki soyut çizgiler, ağaç kökleri gibi akıp gidiyor. Hiçbirini planlamadım; içimin derinliklerinden fışkırıp geldiler. Sonra onlara “resim”, “heykel” dedim, mecburen. Sanat, benim için bir ifade değil, bir yaşam biçimi. Her anın içinde güzellik ve anlam bulma yolu. Doğayla barıştıkça kendimle barıştım. Ve anladım ki özgürlük, hayal kurmakla başlıyor; hayal kurdukça özgürleşiyorum.

Bugüne kadar bu duygular temelinde birçok resim sergisi açtınız. Sergi deneyimleri sizin için ne ifade ediyor ve şu anda üzerinde çalıştığınız bir proje var mı?

Sergiler, benim için yalnızca eserlerimi sergilemekten ibaret değil; aynı zamanda doğayla kurduğum o içsel diyalogu başkalarıyla paylaşma alanı. İnsanlar resimlere, heykellere bakarken aslında benim içimdeki yolculuğa da tanıklık ediyorlar. Bu yüzden her sergi, bir iç dünyanın dışa vurumu, bir paylaşım alanı.

Şu sıralar kasımın ilk haftasında açılacak yeni sergim üzerinde çalışıyorum. Doğadan topladığım taşlar, kökler ve soyut çizgilerle yine özgürlük ve hayal kavramlarını merkezine alan işler hazırlıyorum. Bu sergide izleyiciyi, taşların sessizliğinden doğan bir dilin içine davet etmeyi amaçlıyorum.

Bu içten sohbet için teşekkür ederim. Kasım sergisi, taşların sessizliğinde özgürlüğün ve hayalin yansıdığı bir buluşma olacak.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir