Keşfedilmeyi Bekleyen Gezegen: Anadolu

Anadolu’da her an hemen hepimizden kalaba­lık duraklarda, ya da yurdun uzak bir yerinde, kah­ve otel köşelerinde, kimi gün ortasında, en çok da güz ayları ya da yağmur yağınca bir şeyler düşer. Ama görmez gelip geçenler. Görüp dokunsalar solgun bir gül olur dokununca. Severken öldürür­ler çünkü. Bu yüzdendir gün saltanatıyla gittikten sonra lavanta çiçeği kokan bohçaları evlerde kim­seye göstermeden açmak.

Neler çıkmaz ki o boh­çalardan; Söylemekten çekinildiği yahut az bulun­duğu için söylenemeyen sevgiler, ‘kalkın ey ehli vatan’ denildiğinde kalktığınız zaman yerinizin ka­pılmış olduğu, anlayamama ya da anlaşılamamalar, kaçmak ya da kalmak zorunda olmanın daya­nılmaz burukluğu-acısı, tehcirler, mübadeleler, haklıyken girilen hapisler, işkenceler, hiç uğruna ölümler, nedenleri anlamsız kaybolan yıllar, emek­ler, sevgiler. Ve korkular, korkular, korkular de­ğilse kaygılar, kaygılar. Kimi zaman hain, kimi za­man cesurluklar, çocukluklar. Yaşamanın değil öl­menin yüceltildiği; sevginin sevmenin değil korku­nun, korkmanın yüceltildiği. Yalnızca doğru ya da yanlışın egemen olduğu, yaşama farklı bakış açı­larına en çok tahammül etmesi gereken sanatçı­lar, bilim ve meslek grubu insanlarının bile düz bakma hastalığından kurtulamamaları. Herkesin her şeyi bildiği ama kendi işini bilmedikleri.

İnanca-inançsızlığa hoşgörüyü Bektaşi fıkraları­na gülerek gösterenlerin oruç tutmayan insanlara dayanamamaları, cinselliği, sevişmeyi ayıp sayan­ların bu konuları en açık biçimde içeren türkülere eşlik edip oynamaları. Bana bir şeycik olmaz an­layışıyla deprem, sel felaketi ya da iş, trafik kaza­larında; kanser, AIDS nedeniyle sayısız ölümler. Kendi mutluluğu, yaşam kalitesini kendisi için ya­ratacak kararları almak ve uygulamak için pek yü­celttiği kültüründen alacağı/alması gerektiği gücü başkalarının gücü ve baskısından beklemeler. En zeki kendisi olduğunu sanıp sayısız yanılma­lar. Anketlerde yüzde 20’ye varan sapmalar.

Komşusuna tahammül edemediği, bir kez bile kapısını çalmadığı, yaşadığı kenti bile doğru dürüst gezmediği halde dünyayı gezip yeni yerler, farklı kültürler keşfetmenin hayalini kurmalar… İşler arapsaçına döndüğünde mucizevi çözüm yolları üretip sorunu çözmeler. Can düşmanı saydığı insan, bat­sın dediği bu ülke güç durumda kaldığında her şe­yi unutup dünyanın en uzağında olsa bile yardıma koşmalar..

Elbette Türkiye çelişkiler ülkesidir, dedirten bu du­rumlar aslında dünyanın her yerinde benzer sorun­ları yaşayan tüm insanlar için gözlenebilecek özel­liklerdir. Anadolu’yu ilginç kılansa hemen her gü­zellik ve sorunun burada yaşıyor olmasıdır. Kıyıma, yıkıma, baskıya uğramış her kültür ve birey kuşku­suz tüm canlılar gibi yaşama içgüdüsüyle koruna­cak, saklanacak, kendini unutturacak ve kendini güvende hissettiği ilk fırsatta ortaya çıkacaktır.

Ya da en azından kendini ifade etmenin bir yo­lunu mutlaka bulacak, deneyecektir. Bu ne yazık ki kimi zaman içe, kimi zaman dışa dönük şiddet biçiminde olacaktır. Bu şiddet bazen bir futbol ma­çında, bazen sıradan bir görüş ayrılığında, bazen de otopark sorununda karşımıza çıkar.

Kendini bir biçimde ifade etmenin kazasız, üs­telik saygı uyandıracak başka nezih yolları da var­dır. Sanat, özellikle müzik ve şiir bunların başında yer alır. Çünkü her ikisinde söz çok sınırlıdır. Mü­zikte hiç olmayabilir de. Sanat ürünlerinin ortak özelliği şifreleme, bu iki sanatta daha yoğundur. “Düzyazı ile dile getirilmesi durumunda her tür tehlikeye çağrıda bulunabilecek iktidara göre ev­cilleşmemiş duygu ve düşünceler şiirsel söylemde gerektiğinde kaçmak, gizlenmek için sayısız kapı­ları, pencereleri, tünelleri hazır tutar.” Kanımca bu yüzdendir şairin bol olması ve sevilmesi şiirin.

Ve bundandır enelhak’kı savunan Yunus’un bil­meden koyu İslamcı tarafından sevilmesi, bun­dandır dışlandığı halde alevi türkülerinin sevilme­si, bundandır Janet, Jak, Esim’in Ermeni oldukları halde kasetlerinin çok satması.

Anadolu, ne yazık ki onca zengin birikimine ve deneyimlere karşın farklı kültürlerin ortak değerler üzerinde birleştiği, buluştuğu bir ülke olamamanın sıkıntısını çekmekte bugün. Ve ne yazık ki, sistem bu zenginliği geliştirici değil yok edici kişilerin an­layışına tutsak durumda kaldıkça acılarımız, varlık içinde yoksulluğumuz sürecektir.

Güvene, sevgi ve saygıya, hoşgörüye dayalı uygulamada da göstererek kurulacak bir yönetim anlayışını oluşturacak gizil güç Anadolu’da fazla­sıyla var. Bir gün Anadolu’da da kalem kılıçtan kes­kin olacaktır.

Canım, “Yurdum -Anadolu- insanı”

Anadolu keşfedilmeyi bekleyen bir gezegendir.

(*) Cavit Sarıkaya 13 Şubat 1951’de Uşak’ta doğdu. Uşak Lisesi’ni, Ankara DTCF Türk Dili ve Edebiyatı’nı(1974), TODAİE Kamu Yönetimi alanında master yaptı(1980-81). 1978’de Uşak Eğitim Enstitüsü’nde göreve başladı. 1982’den 1993’e kadar Antalya Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yaptı. 1993-94’te Ankara Fatih Sultan Mehmet Lisesi’nden emekli olarak 5 yıl çeşitli dersanelerde çalıştı. Bu arada 1999-2002 yıllarında İzmir Tevfik Fikret Lisesi’nde de görev yapan Sarıkaya’yı 20 Ağustos 2025’te kaybettik. Çeşitli dergilerde denemelerini yayımlayan öğretmen yazarımız son aylarda, deneme ve anı dosyalarını basıma hazırlıyordu.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir