Demokrasinin Riski, Gelecek Olan Demokrasi

Demokrasi, hepimize çekici gelen, alternatifi olmadığı düşünülen bir kavram. Demokratik olmayan bir yönetimi, bugün gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerde yaşayan kimse savunamaz. Demokratik olmadan refah, gelişmiş hak ve özgürlükler, bireysel farklılıkların saygı görmesi düşünülemiyor. Türkiye’de de durum farklı değil.

Siyasi söylemi demokrasi, demokrasinin derinleşmesi, niteliğinin artması olmayan siyasi aktör yok sayılır. Ancak, son yıllarda kamuoyu araştırmalarında, 20 yıl önce bir ideoloji olarak neredeyse hiç var olmayan Kemalizm’in -milliyetçilikle birlikte-yükseldiğini görüyoruz. Bu, demokratikleşmenin geri planda kaldığını, önemsiz olduğunu göstermiyor. Demokrasinin de her siyasi kavram gibi kendi içinde, sınırları olmayan, anlamı kendinden menkul bir şey, yüce bir inanç olmadığı sağduyusunu gösteriyor. Belki biraz cesur ve aşırı bir yorum yapıyoruz bunu öne sürerek… Ama bence, Kemalizm’in günümüzde yükselişi, demokrasinin sınırları, koşullar olduğunu, bu bağlam yokmuş gibi, soyut bir demokrasi anlayışının riskinin, bir ölçüde anlaşıldığını gösteriyor. Demokrasinin riski kültürlerin farklılığında, kendi işleyişinin, bağışıklık sisteminde olduğu gibi kendisini ortadan kaldırabileceğindedir.  

Demokrasi eski bir kavram… Doğrudan demokrasi, Yunanlı özgür (köle olmayan) erkek vatandaşların toplanıp, çoğunluğun görüşünü benimsediği bir gelenekti. Ama bu az sayıda kişinin birbirini görerek, doğrudan görüşünü açıklayabilmesi, sayı arttıkça temsil zorunluluğuna dönüştü. Temsili demokrasi, doğrudanlığın yerine dolayımı ikame ederek, insanların görüşlerinin bu dolayımda -Kafka’nın bürokrasisinin uzayıp giden labirentleri gibi- kaybolma riskini getirdi. Demokrasi, heterojenliği homojenleştirirken eksiltme, indirgeme, çarpıtma gibi riskleri içerir. Bu anlamda demokrasi risktir. Kant’ın “Aydınlanma Nedir?” başlıklı yazısına, aynı adlı bir yazıyla karşı çıkan Foucault gibi Nietzscheci düşünürler, mahrem farklılıkların kamusal alanın içinde yutulduğunu savunurken, bu riskten söz ediyorlar.

Nietzsche, insanın bir estet olarak kendisini yaratmasını, mahrem mükemmelleşme diyebileceğimiz bir süreçte kendisine aşmasını öneriyordu. Apolloncu dengeye, rasyonel düşünceye karşı Diyonisos’un esrikliğini, coşkusunu, biricikliğini savunuyor, Apolloncu düşüncenin modern versiyonu olarak gördüğü aydınlanmanın, duygulanımın zenginliğini sınırlandıran, hadım eden bir sürü mantığı olduğunu düşünüyordu. “Sürü mantığı” ya da “sürü ahlakı” dediği bu sınırın aşılıp öteye geçilmesi, “üst insanın” romantik idealiydi. Nietzsche için, aydınlanma-modernizm düşüncesinin dayattığı egaliter banallik, bir tür sahtekarlık, aslında örtük bir güç arzusuydu. Sıradan, vasat, güçsüz yığınların mahrem farklılıkları ve özgün estetik deneyimlerin coşkusunu, aşkınlığı, Yunan tragedyasından, Dionysos’tan gelen arzunun yıkıcı yaratıcılığını yok ediyor, kültürü çürütüyordu. Foucault’un gördüğü risk bu bağlamdaydı.

Nietzscheci bir diğer 20.yüzyıl Fransız filozofu Derrida, demokrasinin kendi içsel işleyişinin, yapısının getirdiği bir zayıflık, kendisine zarar verme, kendisini zehirleme gibi anlamları olan “autos-immunis” sözcüğüyle başka bir riskten söz ediyor. Kafka’nın bürokrasisinin insan mutluluğu için araç olmaktan çıkıp, kendi içinde bir amaca dönüşmesi gibi, demokrasi de yüceltilip otonomi kazanırken, kendisinin olanaklılık koşulunu ortadan kaldırabilecek bir riski, kendini korumak için gereken bağışıklığın yitirilmesi tehlikesini içeriyordu. Foucault’un aksine, mahrem farklılıkla sınırsız, koşulsuz açıklık, Derrida için risktir. Demokrasiyi sürdürülebilirliği sınırlar. Demokrasinin dışında, daha doğrusu işleyişinin marjında diyebileceğimiz bu sınırı Aydınlanmadan başka bir şey değildir. Bunu bir şeyin işleyişiyle, adı, kendisi olmasının olanağı arasındaki geçişli ilişki olarak düşünebiliriz. Derrida buna, sınır işleyiş halinde, limit at work diyor. Demokrasi, geleceğe, “la démocratie à venir”, başka türlü düşünmeye, olanaklılık koşullarının içinde/sınırında açıktır. Mahrem farklılıkların, bireysel özgürlüklerin genişleyebileceği bir boyutu vardır. Buna niteliksel dezavantajlıları, azınlıkları pozitif ayrıştıran, fırsat eşitliğini, insan haklarını, adil değer bölüşümünü yayan- genişleme diyebiliriz. Ancak niceliksel, sayısal çoğunluğun demokrasinin olanaklılık koşulunu, yani demokrasinin kendisini riske atacak genişlemesi, demokrasinin Aydınlanmacı niteliği ile çelişebilir. Aslında Derrida, Nietzsche’nin Hristiyanların azınlık ve mağdurken, niteliksiz, kendisine acıyarak güç istemini perdeleyen, sinsi, değerleri olmayan kalabalıklara dönüştüğünü söylediğini de biliyordu. Nietzsche, niceliğin niteliği ortadan kaldırarak gücü ele geçirişini, değersiz, yeteneksiz, derinliksiz, adaletsiz oluşlarını çoğunluk oluşlarıyla telafi ettiklerini ve bunun da çürümeye -decadence- neden olduğunu da anlatıyordu. Derrida, Nietzsche’yi bu bağlamda okuyordu diyebiliriz.  

Bu bağlamda demokrasi, kapalıdır (clôture). Niteliği, niceliliğin ön-koşulu olarak kabul etme zorunluluğu, demokrasinin demokrasi olarak kalma zorunluluğu demokratik olmayabilir. Bir şeyin ne olduğunu ne olmadığından ayıracak sınırların zorunluluğu gibi… Bu, Kant’ın “sollen / yapmalısın” buyruğundaki zorunluluktur. İnsanlık, Derrida’ya göre (Aydınlanmanın) hayaletin içindeki esas mirastan vazgeçmez ve bu hayaletin içindeki bir yerde onu yeniden oluşturur.

                                                                                           Cihan Camcı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir