İçinde bulunduğum ve sözcülüğünü üstlendiğim “Müze Çalışma Grubu” (MÇG), Türkiye’nin yarışma projesi ile inşa edilmiş ilk müzesi olan Antalya Müzesi hakkındaki yıkım kararının ne denli hatalı bir tercih olduğunu, 20 Mart 2025 tarihinden bu yana yaklaşık beş aydır halka ve yetkililere anlatılabilmek adına mücadele veriyor.
20 Mart’taki resmi yıkım duyurusunun hemen ardından ANKA (Antalya Kültürel Miras Derneği) 27 Mart 2025 tarihinde Antalya Kültür Varlıkları Koruma Bölge Kurulu’na Müze’nin tescili için başvurmuş; kurul olumsuz yanıtını 10 Nisan 2025 tarihinde vermiştir. 24 Nisan’da Serbest Mimarlar Derneği çatısı altında “Antalya Müzesini yeniden Düşünmek” başlıklı bir panel düzenlemiş panelde Antalya Bilim Üniversitesi Mimarlık Bölümü öğrencileri müze için “Diyaloglar ve Mimarlıklar” teması çerçevesinde bitirme projelerini sergilemiş, panelde Antalya Müzesi’nin yıkım kararının hatalı bir tercih olduğu bilimsel bir platformda dile getirilmiştir. 29 Mayıs 2025 tarihinde ANKA, Bölge Kurul kararına karşı itirazını Ankara’daki Yüksek Kurul’a taşımıştır. Kurul kararı beklenirken, 5 Haziran’da taşıma ihalesi yapılmıştır. Yüksek kurulun olumsuz yanıtı 27 Haziran 2025 tarihinde gelmiştir.
5 Temmuz 2025 tarihinde Antalya Müzesi önünde, yıkım kararına karşı yapmış olduğu basın açıklamasıyla öne çıkan MÇG Antalya Barosu, Antalya Kültürel Miras Derneği, Antalya Kent İzleme Platformu, Akdeniz Serbest Mimarlar Derneği, Akdeniz Üniversitesi Öğretim Elemanları Derneği, Arkeologlar Derneği Antalya Şubesi, Docomo, Eğitim-İş Antalya Şubesi, Eğitim-Sen Antalya Şubesi, İnşaat Mühendisleri Odası Antalya Şubesi, Koruma ve Restorasyon Uzmanları Derneği, Kültür Sanat Sen Antalya Şubesi, Mülkiyeliler Birliği Antalya Şubesi’nden oluşan bir 13 bileşenli bir platformken, sadece 1 ay içerisinde katılımcı sayısı 50’nin üzerine çıkmış, yeni meslek odaları, sendikalar ve sivil toplum örgütleri eklemlenmiştir.
Merkez Mimarlar Odası, Antalya Kurulu’nun olumsuz tescil kararını 7 Temmuz tarihinde mahkemeye taşımış ve davayı “bir kültür varlığı adına verilmiş mücadelenin hukuksal zemini” olarak tanımlamıştır. 16 Temmuz’da müzemiz ziyarete kapatılmış olmasına rağmen, Bakanlığın tanıtım için kurduğu milyonlarca dolar bütçelere sahip “turizm geliştirme ajansı”, tanıtım sayfalarında turistleri Antalya Müzesine davet etmeye devam etmiştir. Bu süreçte turistler kapıdan dönmek zorunda kalmıştır. MÇG temsilcileri 21 Temmuz’da ATSO ve ANSİAD ile, 22 Temmuz’da ise Antalya Valimizle görüşmeler gerçekleştirdi. Bu önemli fikir alışverişleri sonunda Sayın Vali dahil tüm kurumlar, söylemlerimizdeki haklılık payını teslim ettiler. Hatta, akabinde Ansiad ve ATSO müzemizin korunması yönünde basın açıklamaları yaptılar. Söz konusu kurumların bizleri haklı bulduğu ve onlara göre en önemli olan argümanımız, maliyet hesaplarıyla net bir şekilde ortaya konan kamu zararıdır. Bu görüşmelerde en ivedi talebimiz, Antalya Müzemizin yıkım ve kapatılma kararlarına karşı açılmış hukuki süreç başlamışken, yıkım ve taşınmayla ilgili geri dönüşü mümkün olmayan hasarları göz önünde bulundurarak, tüm işlemlerin durdurulması olmuştur. Sayın Vali bu noktada mahkemeden çıkacak “yürütmeyi durdurma” kararının tek çözüm olduğunu belirtmiştir. Valilikte yapılan görüşmede uzman akademisyenler, bilirkişiler ve hukukçulardan oluşan MÇG’nin katkı sunacağı bir çalıştayın planlanması gerektiği hem sözlü hem de yazılı bir metinle 22 Temmuz’da sunulmuştur. Ertesi gün basın aracılığı ile de bu çalıştayın gerçekleşmesi için bir “Ortak Akıl Çağrısı” yapılmıştır. 23 Temmuz’da Kültür ve Turizm Bakanı ile Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürü Antalya’ya gelmiş olmalarına rağmen, Valimiz aracılığı ile ilettiğimiz “ortak akıl çağrısı ve görüşme taleplerimize” hiçbir yanıt verilmemiş; aksine aynı gün müze önünde levhalar sökülmüş ve müze içine konteynır ve tırlar müzeye sokulmuştur.
Ağustos itibariyle müze içinde vitrinler hızla boşaltılmaya devam etmekte ve öncelikle müze bahçesindeki eserler kaldırılmaya çalışılmaktadır. Bu süreçte müze içindeki çalışma hızına deneyimli müze personeli yetersiz kalacağı için taşeron firma aracılığıyla hiçbir tecrübesi olmayan yeni elemanların alımı yapılmaya başlanmıştır. Yaşanma ihtimali yüksek kazalar, geri dönüşü olmayan sonuçlar doğurmaya gebedir.
Yıkım için öne sürülen gerekçelerin başında, binanın depreme dayanıksız olduğu öne sürülürken, Antalya İnşaat Mühendisleri Odası bir yandan, 1,5 katlı bir binanın kolayca güçlendirilmesinin mümkün olduğunu açıklarken, diğer yandan da resmi olarak yetkililerden “Deprem performans analiz raporunu” talep etmektedir. Ancak bakanlık bu raporu kamuoyuyla henüz paylaşmamıştır. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca ilan edilen yıkım ve ardından yeni müzenin yapımını içeren sürecin şeffaflık içermemesi, kararların uzman görüşleri alınmadan bir oldu bitti ile duyurulması, öne sürülen endişelerde haklılık payı olduğu desteklemektedir.
Bugüne gelindiğinde Antalya Barosu ve sendikalar ile 50’nin üzerindeki sivil toplum örgütünden katılımıyla güçlenen MÇG’nin destekçileri on binleri aşmıştır, kısa sürede sosyal medyada görüşlerimize yağan destek, milyonlar ile telaffuz edilmektedir.
Peki, nasıl oldu da bu konu uzmanlar ve kamuoyu nezdinde bu denli önemli sayıda taraftar buldu? Müzenin yıkımının engellemesi için harekete geçen gönüllüler sadece söylemde kalmadılar. 16 Temmuz 2025 tarihinde Antalya Müzesi’nin ziyarete kapatıldığı ilanından sonra, kendilerine “Müze Savunucuları” diyen, sayıları değişen gönüllü bir topluluk, her gün (bu yazının kaleme alındığında 37 gün olmuştu) Antalya Müzesi önünde farklı performanslarla protestolarını sürdürdüler, sürdürüyorlar. Nasıl oldu da ülke tarihinde ilk defa bir müze binasının yıkımını engellemek için kentliler ciddi bir karşı duruş sergiledi, sergilemeye devam ediyor? Bu soruların tek cevabı var: güven sorunu. Ülke genelinde benzer süreçlerin düzgün yönetilememesi, Antalyalıları ve uzmanları muhatap almayan yaklaşımlar, şüphe uyandıran uygulamalar, tutarsız açıklamalar bu eylemlilik halinin devamına sebep olmaktadır.
Öncelikle, yıkımı istenen Antalya Müzesi’nin Adana, Bergama, Hatay müzeleri ya da modern mimarlık mirası Antalya Dokuma ve Pil Fabrikaları gibi tescilli bir yapı olarak korunmasındaki ısrarımız ve konu hakkındaki açılan davaların gerekçeleri net bir şekilde anlaşılmalıdır.
Antalya Müzesi, Türkiye Müze Mimarlığı tarihinde öncü ve benzersiz bir role sahiptir. Altında Doğan Tekeli, Sami Sisa ve Metin Hepgüler isimlerinin imzası olan proje, Cumhuriyet tarihimizde bir ilk olarak, Bayındırlık Bakanlığı’nın “Antalya Müze Binası” için ilan ettiği yarışmada, 1964 yılında birincilik ödülüyle taçlandırılmıştır. Akdeniz’in sıcak insanının binlerce yıllık mimari kültüründen beslenmiş ve en önemlisi fonksiyonuna uygun biçimde inşa edilmiş, bir kültür mirası olan yapı, 20. yüzyıl müze mimarlık tarihimiz açısından nirengi noktasıdır. Bir ilk örnek olması, ona kendiliğinden tarihi, belgesel, özgünlük ve teklik değeri katmaktadır.
Antalya Müzesi, mimarları tarafından yalnızca eski eserlerin teşhir edildiği bir yapı olarak tasarlanmamıştır. Kütüphanesi, geniş bahçesi, açık hava tiyatrosu, avluyla bütünleşik bir kafeteryası, konferans salonu ve güzel sanatlar sergi salonuna da sahip olmasıyla yapı tasarlandığı dönemden itibaren sosyal, kültürel ve eğitsel bir kurum olarak kente hizmet verme vizyonuyla öne çıkartılmıştır. 1964 tarihi “Antalya Film Festivali”nin başlaması ve “Antalya Müze Binası”nın projelendirmesi ile kentin kültürel kimliğini oluşturan iki önemli sembolün ortaya çıktığı yıl olarak hatırlanır. Antalya Müzesi, 1972’deki açılış tarihinden itibaren çok sayıda geçici sergi, konferans ve müze konserlerine ev sahipliği yapmıştır. 1976 yılında düzenlenen 13. Antalya Film ve Sanat Festivali, Resim ve Heykel Sempozyumu’nda müze cepheleri Gülsün Karamustafa ve Figen Aydıntaşbaş gibi dönemin ünlü sanatçılarının eserlerine tuval olmuştur. Müze, sadece 10 yıl içinde tüm kentin kültür odağı ve Antalyalıların buluşma noktası olmuştur. Müze, planlandığı gibi yoğun kullanım sonucu kültürel ve kamusal olarak bir odak haline gelmiştir. 80’lerden itibaren bulunduğu bölge “Müze Durağı” olarak anılmaya başlanmıştır. 1988 yılında ise Avrupa Konseyi tarafından Müze Binası, çoğulcu kullanımı ve sergilemesiyle “Avrupa Yılın Müzesi Özel Ödülü”nü almaya hak kazanmıştır. Antalya Müzesi, mimarisi ile belleklere “Mücevher Kutusu” olarak kazınmış çok özel bir yapıdır. İşlevselliği ile anı değerini yükseltmiş, kültürel bir odak haline gelmiştir. Yıkım kararı sonrası süregiden ve taraftarını arttıran eylemlerdeki katılımcıların en önemli karşı duruşları, Antalya Müzesi’ni hafıza mekanı olarak kabul etmelerinden ve müzenin toplumsal hafızada yaşatmak istemelerinden kaynaklanmaktadır.
Yukarıda iki ana maddede kısaca özetlenen, Antalya Müze binasının yıkımının durdurulup ivedilikle kültür mirası olarak tescil edilmesi için öne sürülen temel argümanlardır. Bu argümanların çok daha azına sahip olan, Adana, Hatay, Müzeleri ile Antalya’daki Dokuma fabrikası tescile layık bulunmuşken, Antalya Bölge Koruma Kurulu ve sonrasında Yüksek Kurul, neredeyse hiçbir ciddi açıklama yapmadan Antalya Müzesi’nin tescil talebini reddetmişlerdir. Bu durum 2863 sayılı yasanın uygulamalarında, benzer konularda farklı kurullarda farklı kararlar alırken hangi tasarruflarla hareket ettiklerinin sorgulanmasına sebep olmaktadır.
İkinci olarak anlaşılması gereken en önemli nokta, binanın bir boş apartman ya da herhangi bir yapı olmadığıdır. Yıkımı istenen bina, içinde paha biçilmez tarihi eserler barındırmaktadır. Bu noktada Bakanlığın tutumunu anlamak mümkün değildir. Zira Kültür Varlıkları Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne bağlı müzelerin temel görevi eski eserleri korumaktır. Bakanlık elindeki müzeyi yıkmadan, yeni bir müze inşa edip, Antalya Müzesi’nin kapanmasına mahal vermeden, zamana yayarak rahatlıkla yeni bir müze inşa edecek imkanlara sahiptir. Bakanlık ne pahasına olursa olsun eserlerin dış mekanda konteynerlerde kalmasını göze alarak, ısrarla öncelikle elindeki müzeyi yıkmak istemektedir. Bu tutumun mantıklı hiçbir açıklamasını yapmak mümkün değildir.
Müze yönetimi 20 Mart 2025 tarihinde binanın depreme dayanıksız olduğunu bildiklerini ve bunu dört yıl önce yaptırdıkları analizlerle öğrendiklerini açıkladı. Bu noktada MÇG şu soruları yöneltti; dört yıldır niçin çalışanları, ziyaretçileri ve eserleri riske attınız? İyileştirme ya da güçlendirme için niçin hiçbir adım atmadınız? Üstelik de ülkede 2023 depremi yaşanmışken niçin bu sorunu gündeme taşımadınız, niçin Bakanlığınızdan ivedi çözüm talep etmediniz? Yoksa bugün öne sürülen bu rapor gerçekte bu talepleri yöneltebileceğiniz kadar sağlam bir rapor değil miydi?
İnşaat mühendisi güçlendirme uzmanları, günümüz teknolojileriyle antik yapılarda bile binaların kimliklerine zarar vermeden güçlendirmenin yapılabildiğini, üstelik ülkemizde de bu konuda yetişmiş çok sayıda uzmanın bulunduğunu belirtirken, sadece yıkıma odaklanarak bu çağrılara sessiz kalınması güven sorununu tazelemektedir. Geçtiğimiz temmuz ayı içinde Antalya İnşaat Mühendisleri Odası Başkanının Kent Konseyi’nde konuyla ilgili yapmış olduğu sunumda 1, 5 katlı mevcut müze binasının güçlendirilmesi için 200 milyon lira yeterliyken, yetkililer yıkımla birlikte inşaat için 2,5 milyar lirayı rahatlıkla gözden çıkarttıklarını bilimsel verilerle ortaya koydu. Bu noktada elbette soruluyor niçin güvenli ve risksiz bir şekilde onarımı tercih edilmiyor?
Ve yine MÇG soruyor; yeni bir müze binasının inşası Antalya için mutlak ve gerekli ise, örneğin “Millet Bahçesi’nde” ya da “Mini City” olarak anılan “Akdeniz Parkı”ı içindeki antik yol ve yakınındaki antik nekropolün bulunduğu alana yakın noktada, neden bir Arkeopark ve Yeni Müze konsepti oluşturulmuyor?
Antalya Müzesi’nin yıkım kararı için öne sürülen gerekçenin özünde Müze’nin onarım ihtiyacı yatmaktadır. Müze özellikle son 15 yıldır kaderine terk edilmiştir. Örneğin, yönetimin iradesiyle kolayca çözülecek ziyaretçi tuvaletleri bile dönemin benzin istasyonlarının çok gerisinde bırakılmıştır. Yönetim eğer tadilat ve renovasyon için ödenek isteyip de bulamadıysa bu sorun binanın mimarları ya da uygulayıcılarıyla değil doğrudan binayı bu durumda bırakmak isteyenlerle ilişkilidir. Benzer durum Antalya Müze binasının arkasındaki kamu arazisinde bulunan dışarıdan bile bakımsızlığı algılanan Uygulama Oteli için de geçerlidir. Eskimeye ve çürümeye bırakılan Uygulama Oteli, Müze Binası ve Meteoroloji Binası ile sit derecesi düşürülmüş falezler birlikte düşünülünce ve hiçbir şeffaflık olmayınca her türlü spekülasyona alan açılmaktadır.
Öte yandan Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları Müzeler Genel Müdürlüğü’nün özellikle 2011 sonrasında yetersiz personellerine rağmen, bilimsel soru ve amaçlardan uzak Turizme hizmet mantığı ile Türkiye genelinde farklı antik kentlerde arkeolojik kazıların sorumluluklarını üstlenmeye başlamışlardır. Müze müdürlüklerinden öncelikle ve ilk olarak beklenen hem müze binası içine getirilmiş hem de hakim olduğu bölge içinde var olan arkeolojik kültür varlıklarını korumasıdır. Koruma milletçe sorumluluğumuzda olmakla birlikte müzecilerin asli görevdir. Müzeciliğin korumayla eş değerde olan diğer yükümlülüğü bünyelerindeki tarihi eserleri öğretici ve yaratıcı sergilemelerle halkla buluşturmaktır. Müzeciler müzelerini öncelikle halk sonra turist için cazibe mekanları haline getirmekle yükümlüdür. Ne yazık ki örneğin Antalya’ya Müzesinin bazı vitrinleri (hafızam beni yanıltmıyorsa) 35 yıldır, çoğunluğu yirmi yıldır sabittir. Müze depolarındaki eserlerin dönüşümlü olarak vitrinlere aktarılmasını sağlayan tematik sergilemeler mevcut yönetim sürecinde hiç yapılmamıştır. Müzecilik bir eseri vitrine bir kere koyup 30 yıl unutmak zihniyetiyle yapılamaz, müze dinamiği videolarla değil bilgi sahibi gerçek küratörlerle kazanılır.
Ülkemizin zengin kültürel mirası “kurtarma”, “kamu yatırım” ya da “bilimsel danışmanlı sondaj” kazıları zaten mecburen müzelerimizdeki iş yükünü olağan üstü arttırırken, yetersiz personelle bir de ayrıca “turizm odaklı arkeolojik kazıların” Müze Müdürlükleri tarafından gerçekleştirilmesi müzelerin asli görevi olan korumayı geri plana itmiştir. Turizm başkenti olarak tanıtılan Antalya’nın Müze Müdürlüğü de bu süreçten fazlasıyla nasibini aldı. Müze yönetimi içinde bulunduğu binanın temel bakım ve onarımı için merkezden gerekli desteği almak için uğraşmak yerine, büyük bir yoğunlukla “turizm odaklı arkeolojik kazı çalışmaları”na odaklandı. Örneğin Perge, Lyrboton Kome, Phaselis, Termessos, İdyros, Sillyon ve Rhodiapolis gibi antik kentlerde yürütülen temizlik çalışmaları ve kazıların bazıları sonradan Bakanlar Kurul Kararı ya da Cumhurbaşkanlığı onayı ile Üniversite öğretim üyesi en az Doçent ünvanlı Arkeolog, Sanat Tarihçi öğretim üyelerine devredildiyse özellikle 2012 yılı sonrası Antalya Müzesi’nin iş yükünü arttıran önemli kazılar olmuşlardır. Örneğin 2012-2019 yılları arasında Perge gibi çok önemli bir antik kentimizin kazıları, turistler için yeteri kadar alan açılmıyor daha hızlı çalışılması lazım gerekçesiyle, İstanbul Üniversitesi’nden alınarak, Antalya Müze Müdürlüğü’ne devredilmiştir. O dönem Perge çalışmalarında Bakanlığın desteğiyle, bugün eleştirdiğimiz 19. yüzyıl koleksiyonerleri zihniyetinde, sadece daha fazla alan açmaya ve eser çıkartmaya yönelik bilimsellikten uzak kazılar gerçekleştirilmiştir. Antalya Müzesi tarafından kentin Batı Caddesi, Doğu Caddesinin bir kısmı, Yuvarlak Kuleli Hellenistik Kent Kapısı ile Geç Devir Kapısı arasında kalan meydan, Tiyatro ve Kuzey Parados önü, Batı Nekropolü, Kuzeybatı Nymphaion (F-5 Çeşmesi), Batı Kapısı ve Kent Bazilikası gibi alanların kazı ve restorasyon çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmaların ayrıntılı bilimsel raporları ne yazı ki arkeoloji dünyasıyla paylaşılmamıştır.
Antalya Müze Müdürlüğü’nün sorumluluk alanını somut rakamlarla kısaca açıklamak yerinde olacaktır. 2025 yılı verilerine göre Antalya’da arkeolojik, tarihsel ve kentsel sitlerin sayısı 1171’dir. Örenyeri sayısı ise 16’dır. Başka bir deyişle, Antalya’daki arkeolojik, tarihsel ve kentsel sitlerin sadece 16’sı tel-örgü, bekçi, ziyaretçi gezi güvenliği ve korumaya sahiptir. Geri kalan 1155 sit alanında bulunan taşınmaz kültür varlığı için herhangi bir koruma çalışması bulunmamaktadır. Antalya kent merkezine yakın mesafede bulundukları halde sürekli kaçak kazılarla talan edilen onlarca ören yerine ait haberleri gazetelerde sıkça görünür olması, durumun vahametini ortaya koymaktadır. Üstelik gazetelere yansıyanlar uzmanların bildiklerinin belki de yarısıdır. 6-7 Ağustos 2025 tarihinde Türkiye’de Arkeoloji’nin “Altın Çağı” sloganıyla gerçekleştirilen sempozyum ve sergi, Türkiye’de arkeoloji ve müzeciliğin sorunlarının üzerini altın yaldızla boyamaya çalışan anlayışın ürünüdür. Zira Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi’nde düzenlenen sergide kaçakçıların elinden kurtarılarak yurt dışından getirilen ve gururla sergilenen eserlerin (örneğin bronz Marcus Aurelius heykeli) çıktığı Boubon Antik Kenti gibi yüzlerce antik kent hâlen dağ başında korumasız kendi kaderine terk edilmiş olarak durmaktadır. Arkeolojik mirasın devlet nezdindeki asıl sorumluları konuyla ilgili hiçbir tedbir geliştirmemekte, müzelerimize arkeolojik sit alanları ve ören yerlerine ne eleman ne araç açısından hiçbir destekte sağlanmamaktadır.
“Yeni Türkiye”lerine yeni çehre kazandırmayı başat politika olarak belirleyen siyasi erk, Cumhuriyet’in maddi ve manevi kamusal değerlerini Ankara’da, İstanbul’da, Anadolu’da bir bir hafızalardan silmeye çalıştığı son 20 yılda, ne yazık ki Antalya Müzesi de bu sıraya dahil edilmiştir.
Her sabah uyandığında skandal gündemlerle uyanan insanımız için “Antalya Müzemizin yıkım haberi”nin arada kaybolup gideceğini düşünenler Antalya’da hiç beklemedikleri bir tepki ile karşılaştılar. Uzman meslek örgütlerinin resmi kanallar aracılığı ile yapmış olduğu itirazlardan güç alan kendilerine “Müze Savunucuları” diyen duyarlı Antalyalılar, müze binalarını sahiplenmeyi sürekli bir eylemlilik haline dönüştürerek konuyu ülke gündemine taşımayı başardılar.
Duyarlı ve katılımcı Antalyalıların duruşu “kentlilik bilinci” adına ülke çapında tarihi bir değere sahiptir. Antalya’da başlayan bu kıvılcım şimdiden 20. Yüzyıl Cumhuriyet Dönemi kamusal değerlerimizin hafızalardan asla silinemeyeceğini bir kez daha göstermiş, toplumsal bilinç ve farkındalığın dayanışma ve örgütlülük bilincinden geçtiğini hatırlatmıştır.
Sonuç olarak; Müzemiz 16 Temmuz’dan bu yana tam 37 gündür kapalıdır. Müzenin etrafı panellerle çevrelenmiş müze içerisinde yürütülen faaliyetleri anlatan inşaat (şantiye) tabelası yerleştirilmemiş, dolayısıyla bu yürütülen faaliyetlerle ilgili mimari resmi tanıtım ve sorumlu mimar mühendis, yapımcı, varsa taşeron firma, arsa parsel bilgileri, izin bilgileri ve maliyet gibi aydınlatıcı bilgiler kamuoyuyla paylaşılmamıştır. Bu bile tek başına yürütülen işin ciddiyetsizliğinin göstergesidir. Bakanlık nezdinde Antalya Müzesi, Röleve, İl Kültür Müdürlükleri tasarrufunda yürütülen taşıma, yıkım, yapım aşamalarına ilişkin bu süreç bırakın şeffaflığı, yasal prosedürlerin hiçbiri işletilmeden “yangından mal kaçırma hızıyla” yürütülmektedir. Müze içerisinde taşınmaya yönelik tüm faaliyetler durdurulmalı. Yıkım kararı ivedilikle iptal edilmeli, müzemizin ihtiyaç duyduğu bakım onarım ve gerçekten ihtiyaç varsa güçlendirilmesi için mühendis, mimar ve uzman küratörlerden oluşan bir bilim ekibinin yürüteceği çalışmalar sonrasında yeni bir yol haritası çizilmelidir.