Antalya Edebiyat Günleri ve AntSanat işbirliğiyle düzenlenen Şiir Atölyesi’ne konuk olan şair, akademisyen ve yazar Nazmi Ağıl’la çocuklar için kaleme aldığı şiirler ve genel anlamda çocuk edebiyatı üzerine konuşma olanağı yakaladık.
Sizi çocukları merkeze alan bu güzel şiirleri kaleme almaya iten fikir nasıl oluştu?
Aslında çocuklar için yazmayı hep istedim, birkaç deneme de yaptım, ama kendimi fazla mı ciddiye alıyordum bilmem, her defasında kafamdaki okurun daha şiirin yarısına varmadan bir yetişkine dönüştüğünü gördüm. Sanırım kendimi büyükler için yazan ciddi bir şair olarak konumlandırmışken daha “hafif” şiirler yazmanın bana yakışmayacağını düşünüyordum. Çocuk şiirleri yazan arkadaşlar alınmasınlar sakın, aslında bu işin nasıl çok kolay olmadığını söylemek istiyorum. Yoksa nihayet çocuklar için yazmaya cesaret edebilmem için yılların geçmesi gerekmezdi. Ama belki yetişkin şiirlerim beni buraya hazırlamıştır, yani biraz daha dil becerisi kazanmam lazımdı çocuk şiirlerinin gerektirdiği özü gören, sade ve ritimli anlatım için. Sonra o büyük şiirlerindeki ciddiyetten kurtulmak da iyi olurdu, çünkü çocuk şiirlerinin ille mizah içermesinden yanayım. Soruya dönersek, başka vesilelerle de anlattım, bir gün akademiden arkadaşlarım İngilizce öğretimiyle ilgili bir konferansa çağırdılar beni, teorilerden şurdan burdan dem vuran klasik bir sunum yerine “Şiirlerle dil öğretimi” başlıklı bir konuşma hazırladım ve bunun için on kadar İngilizce çocuk şiiri yazdım. Nasıl yaptığıma kendim de şaşırdım. Bu nasıl açıklanabilirdi? Galiba yabancı dil bana bir maske oldu, yeni bir kimlik verip eski kimliğimin sınırlamalarından azad etti, tıpkı Türkçede telaffuz etmeye çekineceğimiz bazı argo sözcüklerin İngilizcesini daha rahat söyleyebildiğimiz gibi. İşte çocuklara yönelmemin hikâyesi böyle, sonrasında neden devam etmiyorum dedim ve bu günlere geldik.
Mizah konusunu biraz açar mısınız?
Evet, mizah gerekli dedim, çünkü çocukların ilgisini çekmenin, onları yakalamanın en etkili yollarından biri. Mizah onları pasif alıcılar değil, aktif katılımcılar olmaya davet eder. Sizin anlattığınız durumdaki komik yanı, ne bileyim bir ironiyi yakalamaları onlara sizinle aynı düzlemi paylaştıkları hissini verir. Hep söylenir, mizah kıvrak bir zihin ister, onu yaratmak kadar algılamak da. Böyle bir metni çocuklar bir başkasıyla paylaşmak, birlikte gülmek ihtiyacı duyarlar. Bu da onları birbirlerine yakınlaştırır, yalnızlık duygusundan kurtarır. Benim hemen her şiirimde, Odamda İnek Var, Filimi Parka Götürdüm kitaplarımda mesela, hatta öğretici duran Beni Seven Arkamdan Gelsin, Kuşlar Konmuş Kitabıma, Büyük Balık Buluşması gibi kitaplarımda bile çocukları gülümsetecek sürprizler yer alır bu yüzden. Büyüklerin dünyası nasılsa çocuklarınki de aynı, şiire rağbet az. Nedenleri ise çok: Çocuk şiirleri hala fazlaca didaktik, şairler her zaman çocuklara hitap etmeyi beceremiyorlar, çocukluğu anlatan şiirler çocuk şiiri sanılıyor, çocuklar hafifsenip şiirler çocuksulaşıyor, konular çocukların gerçek yaşantılarından seçilmiyor. Çocuk şiirleri yazmak işte bunun için incelik istiyor ve bence kat edilecek epey yol var. Bizde günümüz çocuk şiirinin babası olarak Dağlarca gösterilir ki doğrudur ama itiraf etmeliyim ki bir edebiyat hocası olarak onun çocuk şiirlerindeki bazı imgeler benim için bile ağır. Demek istediğim çocuklar oraya varmadan önce ellerinden tutup onlara şiirden haz almayı öğretecek, bir şiir okuru olarak gelişmelerini sağlayacak yapıtlarla karşılaşmalılar. Hayalim çocukların kitaplarımı tenefüslerde toplanıp kıkır kıkır gülerek, derste sıra altından elden ele geçirerek, sıkıcı Türkçe müfredat kitabının arasında saklayarak okumaları. Bunu şöyle bencil bir nedenle de istiyorum, çocukların gülümsediğini görmek kadar güzel bir duygu var mı?
Çocuk edebiyatında 80’lerden sonra önemli bir boşluğun oluştuğu görüşüne katılır mısınız?
Itiraf etmeliyim ki bu konunun uzmanı bir akademisyen değilim, yani kapsamlı bir araştırma ya da okumam yok. Bu yüzden cevabım sadece sezgilerimle sınırlı kalacaktır. Seksenlerden sonra hiç azımsanmayacak bir çocuk edebiyatı verimi olduğu tartışma götürmez, çocukların daha bir merkeze oturduğu aile yapısında anne babaların çocuk kitaplarına artan ilgisine şaşırmıyoruz. Kitap fuarlarındaki sergilerin önemli bir bölümünü bu alandaki yayınlar oluşturuyor. Ancak gözlemim, yayıncıların sanırım hazır resimlenmiş olmalarından dolayı çeviri yapıtları tercih ettiği yönünde. Bu da Batıdaki kaygıların, konuların bizim kitaplarımıza da taşınması, telif yapıtların da benzer konuları ele alma eğilimi göstermeleri sonucunu doğuruyor. Hepten kötü bir şey değil bu, mutlaka başkalarından alacak birçok değer, farkına varıp sahipleneceğimiz birçok kaygı var. Demek istediğim biraz durup kendi çocuklarımızın dünyasına bakarak, bizim kültürümüz, bizim yaşam koşullarımızın gerçeklerini gözeterek yazmanın iyi olacağı.
Şiir dilinizde yerel deyişlerden; fıkralardan, manilerden, halk söylencelerinden izler var. Bu bilinçli bir tercihin ürünü mü? Açıklar mısınız?
Bu sorunuzu az önceki sözlerime devam ederek yanıtlayayım. Bugün üniversite gençlerinin bile bir Yunus, Dede Korkut, Karacaoğlan ya da halk hikâyelerinden habersiz olmaları üzüntü verici. Yukarıda sözünü ettiğim yabancılaşma, çeviri yapıtların öne çıkması, ister istemez dile de yansıyıp onu yavan ve yapay kılıyor. Oysa her kültür kendi zenginliklerini aktarmaya uygun ve kendine özgü dil zenginliğini de yaratmıştır. Ve Türkçe yazan herkes bu açıdan çok şanslı, önümüzde tüketilemeyecek bir hazine duruyor, neden yararlanmayalım? Şiirlerimdeki izler tahmin ettiğiniz gibi bilinçli bir tercihin sonucu. Bu müthiş kaynağı çocuklarımıza göstermek, onları şiirlerimin aracılığıyla daha gür ve derin bir akışa, folklorumuza bakmaya özendirmek gibi bir düşüncem var. Bunu takdir edersiniz ki sadece belli bir misyonu yerine getirmek amacıyla ve üzerine basa basa yapmıyorum, belki hafif sezindirmelerle. Büyükler için yazdığımız şiirlerde akılda tuttuğumuz bu düsturu çocuklara gelince neden unutalım, onlar sanki kendilerine iyi gelecek olanı sezip alamazlarmış gibi davranalım? Şunu da belirtmeliyim ki ben bu unsurları özellikle araya bula kullanmıyorum, bunlar benim dağarıma küçükten beri kazınmış zaten, sadece yerel olanı hor görür gibi, çocukları bunlardan mahrum etmek için özel bir çaba harcamıyorum.
Çalışmaların devamı gelecek mi?
İki yeni kitabım sırada, bugün yarın minik okurlarımla buluşmaya hazırlanıyor. Sadık Uygun Yayınları’ndan çıkacak olanın adı Vampirsiz Şiir, tahmin edileceği gibi, yine esprili, sürprizli, eğlenceli, dilimizi ve şiiri sevdirmekten öte bir amaç taşımayan şiirlerden oluşuyor. Börtü Böcek adıyla Yapı Kredi Yayınları tarafından basılacak olan diğeri ise böceklerin dünyasını çocuklara açıyor, otuz böcek türünün yaşam döngüleri hakkında bilgi veriyor ama yine mutlaka muzip bir dille. Çocuklar için yazmayı bırakmayı hiç düşünmüyorum. Umarım bu heyecanım hep sürer. Onların tepkilerini görmek, beğendikleri şiirlere bakıp ders çıkarmak, şiirlerimi ezberlediklerini, onlardan esinlenip kendilerinin yazmaya koyulduklarını işitmek, yazdıklarını okumak o kadar zevkli ki…
“Gençler; Yunus, Dede Korkut,
Karacaoğlan’dan Habersiz.”
Eski çağlarda yaşayan Dede Korkut adlı bir ozan dinlediği Türk destanlarını kaleme almış. İşte bu ozan bir öyküsünde alnının ortasında sadece tek gözü bulunan bir devle Basat adlı gencin savaşını anlatır. Aynı destanı sizin için yazacak olsa belki şöyle derdi:
BASAT İLE TEPEGÖZ
Bir dev yaşarmış, Tepegöz,
İnsan eti yermiş yalnız.
Aslında epey sıradan
Basat adında bir oğlan
Tutup onu yere sermiş.
Çünkü annesini dinler,
Öyle fastfood filan değil,
Bamya ve pırasa yermiş.
Hatta kendini tutamaz,
“Kapuska da yok mu?” dermiş.
DEDEM NASIL OBEZ OLMUŞ
Doktor dedi “Çık evinden,
Dolaş, hareketlen biraz.”
Okumuş adam sonuçta,
Etmedim ben de itiraz.
Hemen binip arabama
Dereler tepeler aştım.
Güzel yurdu boydan boya
Günler, aylarca dolaştım.
Gezmedik ne bir kasaba
Ne şehir ne de köy koydum.
Her gittiğim yerin meşhur
Neyi varsa yiyip doydum.
Adananın kebabını,
Yeşil Bursa dönerini,
Kayseri’nin sucuğunu,
Edirne’nin ciğerini.
Adıyaman’da çiğ köfte,
Eskişehir’de çibörek,
Şanlı Urfa’da lahmacun,
Konya’daysa etli ekmek.
Gaziantep’te baklava,
İzmit’te tel pişmaniye,
Onu da tatmasam olmaz,
Ve bunu da diye diye
Hep o doktorun yüzünden,
Yüz elli kiloya çıktım.
Üff Susurluk tostu mu o?
Ne olur bir ısırık ver,
İnan kurt gibi acıktım!