12 Ekim Pazar günü AntSanat Buluşmaları’na yeni bir halka ekledik ve 10. Kaleiçi Old Town Festivali kapsamında Selahattin Tonguç için, okuyucularımızla bir araya geldik. Bu bölümde panele katılan Şair Ferruh Tunç, Akademisyen Mustafa Fadıl Sözen ve Antalya Kent Konseyi Kültür ve Sanat Grubu Başkanı Leyla İrten’in “Tonguç ve 21. Yüzyılda Antalya’da Sanat” üzerine konuşmalarını bulacaksınız.
Yâd Edişlerden Hep Hatırlamaya Doğru
Selahattin Tonguç
Hepinizi saygı ile selamlarım.
AntSanat Dergisi’ne ve Muratpaşa Belediyesi’ne yakın zamanda kaybettiğimiz çok değerli kamusal insanımız Selahattin Tonguç’un böylesi bir etkinlikle yâd edilmesine vesile olmalarından dolayı teşekkür ederek sözlerime başlamak isterim.
Konuşmama da bu ‘yad etmek’ kapısından girmem yerinde olacak…
Sonra, anmak-yad etmek ile hatırlamak kavramları üzerinde biraz gezinip, bu ve benzeri anma etkinliklerinin kalıcı hatırlama ifade ve eylemlerine dönüşmesi dilek ve önerilerimi sunarak sözü konuşmacı dostlarıma devredeceğim.
Yâd Etmek
Yâd etmek; genellikle saygı, özlem, sevgi gibi duygularla bir kişiyi ya da olayı sözle ya da bir etkinlikle anmaktır. Daha çok, yitirdiğimiz kimseler ve önemli olaylar için geçerlidir. Bireysel olabilir ama çoğunlukla toplumsal bir yönü vardır.
Bugünlerde çok yakınlarda kaybettiğimiz Selahattin Tonguç’u da çeşitli vesilelerle sık sık yâd ediyoruz. Bu bizim için dilimizin yeni çekilmiş dişimizi yoklaması gibi bir şey… Varlığında ondan yeterince haberli olmayışımızı yokluğu ile sık sık fark ediyor gibiyiz… Tek tesellimiz, zamanın nasılsa bir ilaç oluşu… Deneyimlerimize dayanarak biliyoruz ki; zaman, acılarımızı törpüleme, yakıcı özlemimizi teselli etme olanağı sunacak bizlere… Onu hep anacağız kuşkusuz; ama zaman geçtikçe anmaktan çok hatırlayacağız.
Hatırlamak
Hatırlamak; anmak gibi yalın, sık, doğrudan, salt içtenlikli bir iç çekiş, bir şekilde ahımızı, yadımızı göğe salış değil; bundan öte bir şey… Hatırlamak; anmak ya da yad etmekten daha karmaşık, deyim uygunsa, bilinçli ve amaçlı bir eylem…
Hatırlamadan söz ediyorsak, birkaç şeyden birlikte söz ediyoruz:
İlki; geçmişte başa gelen, tanık olunan, otantik-orijinal-asıl diyebileceğimiz, yaşantı veya yaşantılardan… İkincisi; bu yaşantıları doğrudan yaşayanlardan, tanık olanlardan veya yaşamadığı halde kendisine aktarılanlardan… Üçüncüsü; geçmişteki bu deneyimlerin, hatırlama zamanına (şimdiye) ve mekânına (buraya) çağrılmasından… Ve dördüncüsü de hatırlananın geldiği bu mekân ve zamanda artık eski otantik-orijinal özelliklerinden farklılaşmış olacağından…
Bu öyle bir şey ki; bir yerden sonra hatırlanan, hatırlamanın hatırlanmasına bile dönüşmüş olabiliyor.
Çünkü adına hatırlama dediğimiz insani deneyimin en büyük özelliği; onun kültürel bir ifade olması. Burada ifadeden söz ediyorsak biçimden de söz etmekte olduğumuzu unutmamak gerekir… Biçimsiz ifade olmaz çünkü…
Hatırlanan, dolayısıyla, biçimli bir ifade kazanan şey; başa geliş ve/veya tanık oluştaki otantizminden yola çıksa, ona ilişkin özel ve temel referanslar taşısa da; hatırlayanın, kültürel habitatının bir verimi oluyor.
Demek; hatırlamak denen şey, hatırlananı, zihnimize yerleştirdiğimiz bir mumya müzesinde zaman zaman ziyaret etmek değil. Onu; yeni, başka koşullarda kendisi olarak yeniden görebilmek ve kavrayabilmek. Ki bunu; yitirdiğimizi çoğaltmak, zenginleştirmek, daha iyi anlamak ve geleceğe taşımak olarak da adlandırabiliriz…
Şuraya da geleceğim: Biçimlenmiş bir ifadeye ulaşabiliyorsak, yani anlatabiliyorsak, o zaman hatırlamış oluyoruz.
Yoksa yâd etmekte kalıyoruz…
Hatırlamak; çaba, ilgi, bilgi, bilinç ve irade gerektiren bir iş. Yad etmek ise; başlangıçta ve bir süre değeri tartışılmayan ve başka türlüsü mümkün olmayan içtenlikli bir insani tepki iken zaman ilerledikçe solgun bir tembellik olma tehlikesini de beraberinde taşıyor…
Oysa ifadeye dönüşebilen, yani biçim kazanmış hatırlamalar hatırlayan için başlı başına bir yaşam tutamağı, yarın referansı; yerine göre bir sanat eseri ya da ona bir yöneliş, hamle haline gelebiliyor.
Ya Unutmak?
Hatırlamanın böyle ortaya çıkışın sağlayan ise, onun varlık ikizi diyebileceğimiz şey olan unutmak…
Kaya, nasıl yontularak bir heykele dönüşüyorsa, insan hayatı da amaçlı ya da kendiliğinden bir şekilde unutulanlardan kalan, ya da unutmayarak geride tutulan-saklanan anılardan oluşuyor…
O halde, hatırlama sanatını, unutma ustalığı, unutulmayanlardan kalan anlamlar ve güzellikler edinmek olarak ifade edemez miyiz?
Demek, hatırlamak nasıl bilinçli bir eylem olabiliyor, olması gerekiyorsa unutmak da öyle…
Günümüz Dünyasında Hatırlamanın Önemi
Dünyanın, ülkemizin git gide etkileşimli ilişkilerden, doğurgan ve verimli konulardan uzaklaşmakta olduğu izlenimimiz büsbütün bir vehim değilse, bunun hatırlama ve unutma biçimlerimizle de önemli biri ilişkisi olduğunu söyleyebiliriz.
Yaşadığımız günleri anlamak, ona ilişkin sorumluluk almak ve bireysel olsun, toplumsal olsun mümkün olduğunca kapsayıcı kalarak; özgür, adil, eşit ve esenlikli gelecek hayalleri kurabilmek için zamanla ve buna bağlı olarak unutmak ve hatırlamak yeti ve deneyimlerimizle ilişkimizi diri tutmamız gerekiyor.
Geliştirilmiş bir yeti, sanatsal bir yöntem olanağı, psiko-kültürel bir ifade biçimi olması tercih edilen bu insani fenomenin yetkin ve yeterli olmayan popüler zihinde pratik aklın istismar araçlarına dönüşme tehlikesine karşı uyanık da olmamız gerekiyor…
Bunlardan; marazi nostalji (geçmişe sığınma), keyfi anakronizm (olayları zamanları dışında anlamlandırma) ve felsefesiz pragmatizm (düpedüz menfaatçilik) benim burada hemen aklıma gelenler. Bunlara günümüz -sözüm ona- aydın, entelektüel dünyasında ne yazık ki çok rastlıyoruz.
Bilinçle Hatırlayış
O halde, bugün Tonguç’u ‘nitelikli’ bir şekilde hatırlamaya buradan başlayabiliriz. Onu hatırlarken, kendimizi ve bunlardan ayrı düşünemeyeceğimiz kentimizi ve ülkemizi yeni yüzleri ve özleriyle keşfedebiliriz. Bunlarla anmakta olduğumuz değerli kamu insanı arasında benzerlikler kurabiliriz… Buradaki ahımızın ve yâdımızın; yitirdiğimiz bu çok değerli yakınımızın, bu çok özel kamusal insanın; kendimize, kentimize, değerlerimize, sevincimize ve zenginliğimize de hizmet edecek hatırlayış eylemlerine bir çağrı ve hatta bir buzkıran olması çok mümkün.
Burada bulunan herkes gibi, ben de onun kent hafızasından hiç silinmeyen ve bunu da aşarak geleceğe esin veren bir kamusal karakter olarak hatırlanması-yaşatılması gereğine güçlü bir şekilde inananlardanım. Bu ortak inancı, Tonguç’u ona layık bir şekilde hatırlamaya başlayarak göstermemiz gerektiğine inanıyorum. Buna bağlı olarak da iki somut öneri yapmak istiyorum:
Kente Adanmışlık Anıtı
O yaşarken nasıl bu kente büyük hizmetleri olan Haşim İşçan’ı ‘Emek’ adlı bir yontu ile kente-kentliye hatırlatmışsa, vakit geçirmeden bizim de ona yakışan bir hatırlama-yaşatma ifadesi ortaya koyma borcumuz olduğu kanısındayım.
Bugün Karaalioğlu Parkı’nın doğu yakasındaki ilk miradorda bulunan, ülkenin en değerli heykeltraşlarından biri olan ve maalesef çok erken kaybettiğimiz Kuzgun Acar’ın yontusunun adının ‘Emek’, emekle temsil edilenin de Haşim İşçan olduğunu yeniden hatırlatarak, önerimin bu hizada, değerde ve güzellikte olması gereğini özellikle vurgulamak isterim.
Tonguç’u Hatırlama ve Hatırlatma Çalışma Grubu
Buna ek olarak, Selahaddin Tonguç’u bir ‘kent hazinesi’ olarak bu kentin insanı, doğası, imarı, kültürü ve geleceği ile yaratıcı, estetik, toplumcu ve doğaya saygılı bir şekilde ilişkilendiren vakur ve değerli somut hatırlama eylemleri üzerine düşünecek, tasarlayacak ve yaşama geçirilme yolları arayacak resmi olmayan bir komitenin -ailenin ve dostlarının himayesinde ve elbette katılımlarıyla da- bir an önce oluşturulmasını öneriyorum.
Sözlerime son verirken, Selahattin Tonguç’un anısı önünde bir kere daha saygıyla eğiliyorum.