Tam ne diyeceğimizi bilemediğimiz bir sanat olayı ile karşılaştığımızda dilimizin ucuna ilk gelen sözcük nedir? En azından son otuz, kırk yıldır dillere pelesenk olmuş ve artık terimleşmiş bir sözcük: ilginç. Bu bizim çeşitli olaylar ve özellikle de sanat olayları, sanat yapıtları karşısında dillendirdiğimiz bir yargı. Güzel veya çirkin demek gibi. Olmuş veya olmamış demek gibi. Bunların hiçbirini tam güvenle söyleyemediğimizde başvurduğumuz, sığındığımız bir yargı ya da takdir terimi. Hımm, ilginç. Bakmadan geçemiyorum.
İlgincin güzel veya yüce gibi bir estetik kategori olduğuna ve son dönemde bu iki kategoriyi yanlara iterek kendini öne çıkardığına dair bazı sezgilerimi ve kararsız yargılarımı korkuyla paylaşmak istiyorum burada. Sonunda söyleyeceğimi de başta bildireyim: “ilginç”, doğayı artık kaybettiğimiz bir çağın başat estetik kategorisi gibi görünüyor. Plastik öncesi hayatların artık hatırlanamadığı ve hatırlamanın da açıkça budalalık haline geldiği bir dünyanın temel estetik yargı veya değerlendirme ölçütü.
Sanatın kendisi ve sanatla ilgili düşünce, tarihte çok uzun bir süre doğaya öykündü, doğanın hareketlerini ve görünümlerini taklit etti. Doğa, henüz büyü ile sanatın ayrışmamış olduğu ilk mağara resimlerinden beri sanatın hem modeli hem de büyük “Öteki”siydi. İnsan denen aşırılık, doğayı taklit ediyordu ki, ona hâkim olabilsin. Bu alanda öncesi olmayan ve her şeyin başlangıcı sayabileceğimiz antik Yunan düşüncesini sanat değerlendirmesinde kullandığı ilk estetik kavramlar da hem doğa hayranlığını, doğaya öykünmeyi (mimesis), hem de doğa karşısında duyulan korku ve acizliği yansıtıyordu: böylece M.Ö. 4. Yüzyıl civarında önce güzel kavramı çıktı ortaya (Aristoteles), hemen ardından da Longinus’la birlikte güzelin problem-eklentisi olarak yüce kavramı. Bu ikincisini, hayranlıkla dehşeti bir araya getiren “huşu” sözcüğü tanımlar.
Estetik duyuş ve yargının kıstasları olarak bu iki kategori batıda Aydınlanma düşüncesi ve Kant’ta en yüksek felsefi ifadesine kavuştu. Romantizmde, onu izleyen modernizmde ve avangard sanatta bu iki kategorinin çeşitli yerlerinden “didiklenlendikleri”, tahripkâr bir eleştiriye tabi tutuldukları görüldü ama yine de bağlayıcılıklarını korudular. Victor Hugo, modern çağda güzelin çirkini de içererek zenginleştiğini, incelip zihinselleştiğini söylüyordu. Modernizme gelince, klasik ve romantik sanatın doğaya öykünmesine itiraz eden çeşitli anti-mimetik akımlar, bu itirazı yine de temel referans olan doğaya karşı yöneltiyorlardı. Doğanın aşılması, Hegel diyalektiğinde olduğu gibi, aynı zamanda doğanın içerilmesi, daha yüksek bir düzeyde korunması ve inceltilmesiydi. Melih Cevdet’in “Yaz Sonu Şiirleri”nin 7. bölümünde izleriz bu diyalektiği: “Saf değil doğa, oyalandım / Ama kanmadım, bana ne isli yağmurdan, / Çinko sesinden, hem güvenemem ağaca, / Düşünemem oluklardan akıp gideni, / De ki, benim zamanım başka.” Doğaya kanmadım, güvenmedim derken bile sesiyle, vezni ve kadansıyla doğaya teslim olur gibidir şiir. Öyleyse kısaca ve çok genel olarak söyleyebiliriz ki güzel ile yüce son elli, altmış yıla gelinceye kadar dünyada temel estetik kategoriler olarak kaldılar.
Ama bu son dönemde ilginç bir gelişme yaşandı: bu iki kategorinin yanında, onları gittikçe geriye iterek, yeni sayılabilecek baskın bir kategori olarak “ilginç” kavramı ortaya çıktı. Şöyle sorular beliriyor: Bu da öbür ikisi gibi estetik bir kategori midir, bir esere “ilginç” derken hậlậ estetiğin içinde miyizdir, yoksa sanat yapıtıyla ilişkimizde artık estetiğin kapsayamayacağı başka bir boyut mu belirmiştir? Böyle kuramsal, soyut sorulara yol açan bazı somut durumlara işaret edelim:
§ Artık Melih Bey’inki gibi dizeler yazılmıyor. Onun veya Ritsos’un bir şiirine “ilginç” demek aklımıza gelmezdi. Ama şimdi bir genç okur arkadaşımız çıkıp Nậzım Hikmet’in “Son Otobüs”ü veya Anday’ın “Öğle Uykusundan Uyanırken”i veya Wallace Stevens’in “Mavi Gitarlı Adam”ı için “çok enteresan!” derse ne yapacağız? “Hayır, hiç ilginç değil!”, hatta “sadece ilginç değil” filan diye geveleyerek kendimizi enayi durumuna mı düşüreceğiz, yoksa kuşaklar ve zihniyetler arasında açılmış uçuruma bakarak melankoliye mi gömüleceğiz?
§ Oysa genç arkadaşın bize anlatamadığı bizim de ona anlatmakta zorluk çektiğimiz, belki ikimizin de tam farkında olmadığı sahici bir problem var. Arkadaşımız haklıdır, bugün bir sanat yapıtı, bir şiir, bir performans, bir roman, ancak ilginç olmak kaydıyla bizi etkileyebiliyor. Ona güzel veya yüce veya “olmuş” diyebilmemiz için önce ilginç olması, benzerlerinin arasından sıyrılarak bizi yakalaması gerekiyor.
§ “İlginç” kavramını da tarif etmiş olduk böylece: bambaşka değil, benzersiz olan değil, tam tersine benzerler arasından, konuşulanlar arasından öne fırlayan şey. Bunu biraz sonra açmaya çalışacağım.
§ Mesela son dönemin şairlerinden Ömer Şişman’ın yazdıklarına güzel demek ayıp olur, aynı şey bir otuz yıl önce Mustafa Irgat için de geçerliydi. Ama mesela Akif Kurtuluş’un veya Ahmet Telli’nin veya Mahmut Temizyürek’in şiirlerinin en azından bana verdiği (veya vermediği) zevkle ilgili olarak da güzel ve yüce kategorilerinin eksik kaldığını hissediyorum. Başka bir şeyler demek lazım. Ama ne? “Faydalı” mı diyeyim? “Çok entipüften” diyecek cesaret bende olmadığına göre, “düşündürücü” mü diyeyim? Onlar düşünsün. Bu arada bir genç şairi takip etmeye çalıştım son yıllarda: Gökhan Turgut, Sözcükler adlı dergide yazıyordu. Okuduğumda aklıma ilk gelen yargı “ilginç” oldu.
Bu epeyce gelişigüzel somut gözlemlerden sonra daha genel bir şeyler de söyleyebiliriz belki. Güzel ve yüce kategorileri kendi karşıtlarıyla tanımlanırlar: Romantizmden sonra güzelin karşıtı da değişmiştir: artık düpedüz çirkin değil, sakil veya bayağı gibi bir sözcük tanımlıyordur bu karşı kutbu. Yücenin karşıtıysa küçükten çok, alelade veya sıradandır. Ya ilgincin karşıtı? Bunun cevabı en kolay: sıkıcı. İlginç yargısı, belki güzel ile yücenin kendi karşıtlarına bağımlı olduğundan daha bağımlıdır kendi zıddına. Güzel olmayan bir şey her zaman sakil değildir, yüce olmayan da mutlaka alelade veya sıradan olmak zorunda değil. Oysa hayatta da sanatta da ilginç olamayan şey bir süre sonra mutlaka sıkıcılaşmaya başlar. Napolyon’un bir askeri yenilgiden sonra “yüce” konusunda söylediği söz belki asıl ilginç için geçerlidir: “Yüce ile gülünç arasında sadece bir adım vardır.” Bunu şöyle tercüme edelim bizim konuya: İlginç ile sıkıcı bitişiktir, hatta metal paranın iki yüzü gibidir.
Batı dillerindeki enteresan o kadar köklü bir terim değildir, 17inci yüzyılda ortaya çıkmıştır. Bizdeki ilginç sözcüğünün çok daha yeni olduğunu söylemek bile fazla. Eski dilde buna denk düşecek sözler de terim değildi ve zaten çok kısıtlıydı. Şayan-ı dikkat gibi bir sözün fazla çağrışım gücü yoktur, ilginç teriminin son 50-60 yıl boyunca kazandığı rezonanstan çok uzaktır. Sözcükler, kavramın içeriği hakkında da bilgi veriyor. Ben dilci veya etimoloji uzmanı değilim; ama şunları söylemek için uzman olmak gerekmiyor. Enteresan terimi iki kökten oluşmuştur: “inter”, yani arasında ve “esse”, yani şey. Interessante sözcüğü ilk çıktığında şeyler arası veya insanlar arası veya durumlar arası bir gidiş gelişi ifade ediyordu. Bu durum ilginçte daha açık ve dolaysızdır. İlgi her zaman bir şeye duyulur, bir kişiye, bir duruma, bir olaya. Başka bir şeye yönelmeyen duygular ve zihin halleri vardır, kendini iyi veya kötü hissetmek gibi. İlgininse her zaman bir nesnesi, bir hedefi, bir bağlantısı vardır.
Bir şeyin ilginç olabilmesi için bir benzerlikler dizisi içinden gelmesi, ama küçük bir fark yaratmış olması gerekir. Bir sıkıcılık gölünün içinden birdenbire su yüzüne çıkan ve bir an ejderha başını andıran bir ağaç gövdesi düşünelim, İskoçya’da Ness Gölündeki gibi. Ya da sakin bir koyda deniz yüzüne çıkan bir denizaltı. Şu halde tekrar veya tekdüzelik ile farkın çarpıcı bir bileşimidir ilginç.
Yine bir edebi örnek vereceğim, hemen herkesin bildiği ve üzerinde anlaştığı bir örnek. Anna Karenina’nın ilk cümlesi; “Bütün mutlu aileler birbirine benzer; oysa her mutsuz aile kendi tarzında mutsuzdur.” Bu ünlü cümle ilginç olanı hem tanımlıyor, içeriğini veriyor, hem de icra ediyor, sahneliyor. Kendisi binlerce roman açılışının arasından sıyrılıp dikkatimizi kendine çekiyor. İlginç olanı düzgün işleyen, dümdüz devam eden bir sistem içindeki anlık arıza olarak da tarif edebiliriz belki. Burada “mucize” gibi bir sözcük de akla gelebilir. Ama mucize kendi öncesiyle ve bağlamıyla açıklanamayan, koşulsuz, ilişkisiz, ilgisiz bir şeydir. Oysa ilgincin doğması için önce bir standartlaşmanın, bir tekrarlar dizisinin yerleşmiş olması gerekir: ancak bu diziye karşı ve bu dizinin içinden çıkabilir ilginçlik. Cemal Süreya’nın sevdiği tarifle, “bardağı taşıran damla.” Demek bardak şarttır. Bardak yoksa taşma da olmaz. O son damladan da taşma ediminden de daha “elzem” olanı bardaktır, kap, muhafaza.
İlginç kavramını sanatla ilk ilişkilendiren yazar, Alman Romantizminin kurucularından Friedrich Schlegel’di, 18. Yüzyılın sonlarında. Sonradan “Yunan Şiirinin İncelenmesi Üzerine” başlığıyla basılan temel teorik eserinde, “das Interessante”yi şiirin ve edebiyatın daha refleksif, kendi üzerinde de düşünen, daha felsefi bir nitelik kazanması olarak tarif ediyordu. Hamasetten uzak, daha ironik bir sanat olacaktı bu. Alman Romantiklerinin arkalarındaki örnek en başta Shakespeare ve sonra da Laurence Sterne (Tristram Shandy) gibi İngiliz romancıları ve Diderot gibi bazı Fransız aydınlanmacılarıydı. Ve şiir derken aklında daha çok roman var gibiydi: enteresanlığın ortaya çıkması için sıradanlığın, gündelik, kısmi, olumsal ve rastlantısal olanla ilgilenen bir sanat türü olarak romanın oluşması gerekiyordu.
Bu romantik sahne, ilgincin ilk safhasıydı. İkinci sahne 20. Yüzyıl ortalarında önce ABD’de sonra da her yerde kavramsal sanat denen oluşumla açıldı. Artık doğa sanat için bir model olmaktan çıkmıştı, çünkü artık bir büyüleyici düşman bile değildi. Model değildi, çünkü artık korkutmuyor, heyecanlandırmıyordu. Melih Cevdet’in bir başka şiirinde, “Benim nemsin, doğa?” diye cevapsız kalan bir soru vardır. Melih Bey aynı zamanda “bir ülkede şair sayısıyla o ülkenin zekâ düzeyi ters orantılıdır” da demiştir. Bazı acıklı durumları ilk sezen, ilk görendi.
Bugün ilginç kavramının kazandığı söylemsel hâkimiyet nasıl açıklanabilir? Bana öyle geliyor ki, hepimizin 7/24 konuşma, söyleşme halinde oluğumuz, ortalığın mesaja boğulduğu bir dünyanın temel estetik kategorisidir ilginç. Ekonomide, dolaşımın, sirkülasyonun üretim ve tüketime oranla daha önemli olduğu bir dünyadır bu. Kimileri iletişim kapitalizmi diyor buna. Olabilir. Başka ekonomi-politik kavramlar da geliştirilmiştir. İlginç, “güzel” ve “yüce”ye oranla ekonomik altyapıyla ve özellikle sermayenin (ve enformasyonun) sirkülasyonuyla daha dolaysız ilişki içinde olan bir estetik yargıdır diyorum ben. Ama asıl soru şu: maddiyatla bu kadar iç içe geçmişken biz niye hậlậ estetik yargı diyoruz buna?
Şundan: neyin ilginç olacağını ve nasıl ilginç olunacağını önceden bilemiyoruz. Estetik yargının bugün bile geçerli olan ayırt edici özelliği, bir a priori yargı olmamasıdır, bir yapıt söz konusu olduğunda neyin “olmuş” neyin “olmamış” olduğuna ancak bazı önsel veya hazır ölçütlere bakarak değil, o yapıtın kendi tikelliği ya da tekilliği içinde karar vermesidir. Tıpkı yücenin ve güzelin bir formülü olmadığı gibi, ilgincin de garantili bir reçetesi yoktur. Çünkü yaptığı iş zaten tastamam bu “garanti” fikrini bir anlığına sendeletmek, afallatmak ve askıya almaktır.
Ama sizi şaşalatmak, güldürmek için fazla enerji sarf ettiğimde, deyim uygunsa “bir tarafımı yırttığımda”, sıkılmaya, hatta bendeki bu aşırı enerji ve telaşın yol açtığı ter kokusundan hafifçe iğrenmeye başlarsınız. İlginç, çoğu zaman “cool” kavramıyla eşleşir: fazla ısınmamış olan, gaza gelmemiş olan, ter kokmayan Ama İsmet Özel, “gövdemin kokusu ve göğsümün kıllarından buharlaşıyor şiir” diye yazarken ilginçti. Napolyon’u hatırlayım: bir adım vardır soytarılıkla arasında: İsmet de oradan “İstiklal Marşı Derneği”nin bayraktarlığına veya mühürdarlığına veya kethüdalığına vs ilerledi.), hem gözleri fıldır fıldır hem de görmemiş gibi yapan. Çevik olması şarttır: kendisi çok ağır, çok ağır-kanlı bile olsa davranışlarında hız’a, çabukluğa ilişkin bir şey hissettirmesi gerekir. Israr, narsizm, önemli olma isteği, her konuda bir yorum sunma ihtiyacı, ne zaman susmak veya sahneden çekilmek gerektiğini bilememek – bütün bu haller, hızı azalttıkları için ilgincin düşmanıdırlar. Ne yazık ki uykuya dalmamızı da kolaylaştırmazlar.