Dünya Edebiyatı Nereye?

“Vatanını tatlı bulan kişi, henüz yeni başlayan biridir; her toprağı kendi anayurdu sayan kişi, hepten güçlüdür; ancak tüm dünyayı yabancı bir ülke gibi gören kişi, mükemmeldir.”  

Aziz Victor Hugh (1096 – 1141)

En geniş anlamıyla, yaratıldığı dilin ve kültürün sınırlarını aşabilmiş, başka birçok dil ve kültürce sahiplenilmiş ve uzun süre yaşayabilmiş yapıtlardan oluşan “Dünya edebiyatı” hakkında yayımlanmış ilk kapsamlı kitap Dünya Yazın Tarihi’dir (1941). Yazarı Antal Szerb (d. 1901), bir toplama kampında Nazi askerinin dipçiğiyle genç yaşta yaşamını yitirmişti-1945. Bu kitaba yazdığı önsözde şöyle der: “İtiraf edeyim ki, bu zor işte az sıkıntı çekmedim. Ama ilerledikçe yavaş yavaş bir dinginlik sardı beni. Özel bir şeyi keşfettim: Dünya yazını o denli de büyük değildi. Eğer katı bir biçimde yalnızca dünya yazını açısından gerçekten önemli olanları göz önünde bulunduracak olursak, uçsuz bucaksız gibi görünen malzeme şaşırtıcı bir biçimde küçülüyor. Eğer bir kimse erken başlarsa, ömrünün yarısına geldiğinde büyük bölümünü okumuş olur; ama bunun da farkına varmaz.” Szerb’in dünya kütüphanesinde yalnızca Batı vardır. Nedeni şu: “Tarihin her döneminin öncülleri vardır” der; “hiçbir şey gerçekten başlangıç değildir. Yunan düşüncesini Doğu kültürleri hazırlamıştır. Ama tüm dünyaya seslenen yazının sürekliliği yine de Yunanlılarda başlar, insanlığın bilincine kazandırdıkları şu yenilikle: İnsanı keşfetmek.”

“İnsanı keşfetmek”, Aydınlanma’dan bu yana kafaları yakıp kavuran bir kavram. Ama insanı, edebiyatla keşfetmek fikrinin isim babası (yaygın kanaate göre) Goethe’dir. 31 Ocak 1927’de, akşam yemeğinde kâtibi Johan Peter Eckermann’a şöyle diyecektir:”Aslında biz Almanlar, etrafımızı saran dar çevrenin ötesine bakmayıp, bilgiçlik kibrine çok kolayca kapılıyoruz. Ulusal edebiyat artık anlamsız bir terim. Dünya edebiyatı (Weltliteratur) çağı yaklaşıyor ve onu hızlandırmak için herkes çabalamalıdır.”

Goethe’nin bu daveti, Edward Said’in deyişiyle “tüm dünya edebiyatlarının görkemli bir senfonik bütün oluşturacağı evrenselci bir çağa” davettir.

Aynı davet, Goethe’den tam 21 yıl sonra (21 Şubat 1848’de), Manifesto ile yenilendi. Marx- Engels imzalı yeni çağrı, “Eski yerel ve ulusal içe kapanma ve kendi kendine yeterliliğin yerini, ulusların her yönde birbiriyle etkileşim ve karşılıklı evrensel bağımlılık alıyor”, diye başlıyor: “Maddi üretimde olduğu gibi, entelektüel üretimde de aynı şey geçerli. Tek tek ulusların entelektüel yaratımları ortak mülkiyete dönüşüyor. Ulusal tek yanlılık ve dar görüşlülük giderek imkânsızlaşıyor ve sayısız ulusal ve yerel edebiyattan bir Dünya edebiyatı doğuyor,” diyerek vurgulanıyordu.

Ama ne Goethe ne de Marx-Engels, dünya edebiyatına dair derin bir çalışma fırsatı bulmuşlardı. Goethe, o günden beş yıl sonra ölene kadar, Çin’den Hind’e, Kuran ayetlerinden İran şairlerine kadar keşifçiliği sürdürmüş, çevresindeki herkesi bu yola çekmişti. Örneğin, Hind destanı Şakuntalâ’yı şöyle tanıtmıştı: “İlkbaharın çiçeklerini mi, yoksa sonbaharın meyvelerini mi istersin? Dinlenmek, haz almak veya sarhoş olmak mı istersin? Yoksa bir kelimeyle yeri göğü kavramak mı istersin? Ben Şakuntalâ derim.”


Marx-Engels’in ise, Kapitalizmin peçesini indirmeye çalışmaktan edebiyatla uğraşmaya vakitleri kalmamıştı. Sovyetler ise, “sosyalist gerçekçilik” resmi politikasıyla, yaratıcılığı dar kalıplara hapsetti, yeni pek bir şey çıkmadı, ne yazık ki…


“Dünya edebiyatı” kavramının icadından sonra ortaya çıkan, konuya doğrudan odaklanan en kapsamlı yapıt, Mimesis’dir (1947). Hitler’den kaçıp İstanbul’a sığınan hümanist filolog Eric Auerbach, “kan bağı, dil bağı, ulus zorlaması gibi şeylerden öte, insanın kendi türüyle edebi düzeyde karşılaşmasının” nasıl bir şey olduğunu, bunun bir iç örüntü içinde nasıl geliştiğini örnekleriyle sunmayı amaçlamıştı. Şunu da vurgulayarak: “İnsan ve tarih hakkındaki bilgimiz, öz- bilgimizin derinliğine ve moral ufkumuzun genişliğine bağlıdır… Montaigne’in-insan kendi hayatını başkası yoluyla anlayabilir-(‘Mirer sa vie dans celle d’autroi’) sözü, başkasını anlamaya dair ahlaki ufkumuzun tüm faaliyetini kapsar. Geri kalan her şey -kaynakların toplanması, birikimlerin tasnifi- yani yalnızca hazırlık çalışmasıdır.”
Mimesis, Goethe’nin Weltliteratur kavramının elden gelebildiğince sistemli bir programıydı: Üç bin yılı kapsayan, Latince, İtalyanca, Fransızca ve İspanyolca, Yunanca, İngilizce ve Almanca metinleri birbiriyle karşılaştırarak irdeleyen bu kitap, ne yazık ki Batı ile sınırlı kalmıştı. Bu haliyle bile sonraki çalışmalara ilham veren bu yapıtı, 1969’da Edward Said İngilizceye çevirmiş, kapsamlı bir giriş yazmış ve kendisi için daima bir kılavuz olduğunu vurgulamıştı. Şöyle diyordu: “Auerbach’ın kitabı, son yarım yüzyılın diğer tüm önemli eleştirel eserleri arasında kapsam ve iddia bakımından açık ara en büyüğüdür.”

Bugün de bu yapıtı model alarak çalışan David Damrosch, DJelal Kadir, Bhavya Tıwarı ve daha birçokları, karşılaştırmalı edebiyatın tutkulu uzmanları her yıl yeni bir cilt ekledikleri “Dünya Edebiyatı Antolojisi”ni kesintiye uğratmadan yayımlamaya devam ediyorlar.

Ancak, yayın ve dağıtımı denetleyen küresel sermayenin, akademi kürsülerinden ödül mekanizmalarına kadar, reklam ve tanıtımdan çeviri ağlarına kadar dünya edebiyatı panteonunun tiranları haline geldiğini görmemek de mümkün değildir.

Son olarak dünya Edebiyatı konusuna ömrünü vermiş Salah Birsel’i anmadan geçmek nankörlük olacaktır. Bu kavrama gerçekten inanarak çalışan öncülerdendir Birsel. Kurutulmuş Felsefe Bahçesi’nde yer alan Dünya Edebiyatı hakkındaki, Okumak Okumaya Karşı başlıklı uzun denemesinin en kısa özeti şu olabilir: Salâh Bey bir gün bir rüya görür. Büyük bir meydandadır, ama in cin top oynamaktadır. Oradan yürür, yürür sonunda dev bir konağa varır; kapısı açık. Önünde bir yaşlı adam boş bir kaptan dolu bir kaba duman doldurup duman boşaltıyordur. Onu görünce anlar ki burası Binbir Gece Masalları diyarı, konak da hükümdar Şehriyar’ın sarayıdır. İçeri girmek için kırk engeli aşmaya çalışırken birden nasıl olduysa kendisini Şehriyar’ın yatak odasında bulur. Padişah’ın yanında bilgeler bilgesi Şehrazat ve kız kardeşi Dinarzat vardır. Şehrazat yeni bir hikâyenin tam ortasındadır.
“Gelgelim ki gelgelelim”, Salâh Bey’in içeri daldığını gören Şehriyar’ın kel tepesi zıplar ve celladına derhal şu emri verir: “Giderilsin!” Salâh Bey’in kellesi tam giderilecekken, araya giren Şehrazat ölüm emrini zarif sesiyle durdurup bir öneride bulunur: “Sultanım bu adam bir yazardır. Adı da Salâh Birsel’dir. Gerçi memleketinde yazılarını kimse okumaz ama tüm yaşamı kıraathanelerde geçtiği için dünya edebiyatı üzerine pek çok bilgisi vardır. Başını vurdurursanız bir kazancınız olmaz, ama bir odaya kendisine bir masa, bir kalem, yeterince kâğıt verirseniz size dünyanın dört bucağındaki edebiyat yapıtlarının özetini çıkarır ki, İskenderiye Kitaplığı kaç para? Böylece dünyanın en zengin kitaplığına kavuşmuş olursunuz.”

Şehriyar Şehrazat’ın önerisini yerinde bulur ve Salâh Bey’e bir yıl bir süre verir. Bir yıl içinde dünyanın bütün kitapları özetlenip gelmezse, o gün “giderilecektir!” Salâh Bey’in kellesi.

Salâh Bey, kendine güvenli, bu işin üstesinden kolayca geleceğine inanır. Önce “bol soğanlı bir dönerle” karnını doyurur. Sonra da cezasını çekmeye koyulur. Homeros’un, Eflatun’un daha bir sürü irili ufaklı şair ve yazarın defterini çabucak dürer. Doğudan Batıya kadar usturuplu konuşup usturuplu yazan kim varsa, eski çağların şairlerini, yazarlarını tam üç ay içinde, Şehrazat’ın okuyup da tavsiye edecek denli beğeneceğini umduğu bir üslupla yazıya geçer.

Ortaçağ bölümünü bir haftada tamamlayacaktır. Çünkü yazarlar bu çağda kutsal kılıcın hışmından kaçıp kış uykusuna yatmışlardır; tam bin yıl. Uyanış Çağına ayak basınca ilk iş Dante’nin, Erasmus’un, Rabelais’nin “suyunu, pekmezini” çıkarır. Böyle giderse bir yıla kalmadan iş biter umuduna bile kapılır. Ama, Yeniçağ ile birlikte “geveze yazarlar çağı” da başlamıştır artık. Öyle ki bir ara ipin ucunu kaçırma korkusuna düşer Salâh Bey. O korkuyla çalışma süresini günde 18 saate çıkarır. Sayısı hepsinden kalabalık 19.yy yazarlarından hangisi gerçek yazar hangisi değil’e kafa yorar bir süre. Ki bunlar arasında Hugo, Balzac, Zola, Dumas gibi iri pehlivanlar bile vardır. Zola’yı “hak savunucusu” sayıp bir yana ayırır; evet ama ötekileri? -“Fransız edebiyatını ticarete çevirdikleri” için- ağızlarının payını tek tek verir; ama onları da yazıya geçirir. Bu çağda da girip bakmadığı ülke, durup el atmadığı yazar kalmaz; Dickens’dan Walter Scott’a, Kleist’den İbanez’e; Pio Barajo’dan, Turgenyev’den Dostoyevski’ye kadar sayısız sayfaları hallaç pamuğu gibi atmaz mı Salâh Bey? Atar!
Sıra “Türk Edebiyatı”na gelince işler çatallaşacaktır. Burada romancıdan geçilmez ama Dumas’ların çömezi yazarları aforoz etmeyip onları da yazacak olursa hali haraptır. Kelle kaygısı başlar. Ya geriye pek bir şey kalmazsa! O yüzden aforoz fikrinden vazgeçip herkesi yerlerine buyur eder. İşinin sonuna vardığına inanmak üzereyken bir de geri dönüp bakar ki, ne görsün? Fransız, Alman, İngiliz, Sırp, Polonyalı, Lübnanlı, Libyalı, Amerikan, İtalyan, Samoalı, Svahili, Karayipli, Şilili, Tahitili siyah beyaz kadın erkek daha bir sürü yazar onu beklemiyor mudur? Salâh Birsel’e verilen süre sona ermek üzeredir. Ne yapsa, ne yapsa?

Ne yapsın! İşte o zaman bazı eleştirmenlerin uyguladığı bir yöntemi o da işletir: “Kitapları okumadan özetlemek.” Uykuya dalana kadar geçen gün içinde 100 kitabın defterini dürer ama 200 yeni kitap da yayın alanında boy göstermiştir. Dinlenme saatlerini de çalışma saatlerine ekleyip günde 300 kitabı devirme düzeni kurmaz mı? Kurar. Can derdi bu…

Ama bir günde yayımlanan kitapların sayısı 300 değil 600 olmuştur artık. Her gün 1000 sayfalık 10 roman yazmak daha kolay görünür ama ondan istenen asla bu değildir. Salâh Bey umutsuzca son çareyi Şehriyar’a haber gönderip celladını yollamasını rica etmekte bulur. Ricası kabul olur. Bu ölüm kalım durumunu şöyle anlatır: “Şehriyar çok güngörmüş, çok hendek atlamış bir yüce kişiydi. Bana verdiği sürenin bitmesine daha iki hafta kaldığı halde, ertesi sabah, celladın giyotine benzeyen kılıcını odama gönderdi. Ayıp kaçmazsa açıklayayım: Yanında cellat da vardı.”

İşte tam o anda celladını karşısında görünce beylik numaralardan birine başvurur: Aniden uyanır. Böylece cellat da yok olmuş olur. “Buna cellat kadar, Şehriyar da çok kızdı” diyor. “Pışşşt bende de ölecek adam gözü yoktu.” Tam bunları düşünürken birden odasına Marcel Proust girer. Karagün dostu hizmetçisi Celeste’ye sesleniyordur: “Ama Çeleste, okumak gerek!”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir