Edebiyat buradan nereye temasıyla ilgili elimizdeki metinde şöyle kavramlar okuyoruz: edebiyatın modern olduğu, varsayımsal olduğu, modernite ile hesaplaşma olasılığı, bir direnme olanağı yaratabileceği… bu metinden çıkarsadığım kadarıyla, edebiyatın gelecekte nasıl bir işlevi olacağından söz edeceğiz bu oturumda… bu işlevin politik çıktıları nasıl olabilir, nasıl bir edebiyatla verili koşulların daha özgür, daha insana yaraşır olması olanaklı, bu soruyu soruyoruz. Bu olanağı konuşabilmek için, şiirden çok düz yazının daha elverişli olduğunu görüyoruz. Bunun 2 nedeni olduğunu, bu 2 nedenin de birbiriyle ilişkili olduğunu düşünebiliriz. Bunlardan ilki anlatısallık, narrative yapı, diğeri karakter. Bu ikisi birbiriyle, modern düşüncenin özne anlayışı bağlamında ilişkili…
Richard Rorty, nasıl 19 yüzyıldan sonra Kant’la hesaplaşmadan felsefe yapamıyorduysak, 20 yüzyıldan sonra da Wittgenstein ve Heidegger’le hesaplaşmadan felsefe yapamayacağımızı söylüyordu. Bu, özneyi izole, içinde yaşadığı tarih kültür dil, ya da kısaca bağlamı aşan konumundan çıkardığımız anlamına geliyor.
Bağlam
Bağlam : anlatısallık : dil içinde yaşadığımız gündelik yaşamda oluşuyor, öznenin bir şeyi ya da bir durumu, kendisini anlayışını önceliyor, anlamın olanaklılık koşulu işlevi görüyor. Özne, dilsel bağlamların onu öncelediği yaşam dünyasında anlar ve konuşur. Bağlam dildir. Özne, kendisini burada oluşturmuş, daha çok oluşturulmuştur. Öyleyse, ben dili kullanan bir özne değilim. Dil, benim amaçlarımı ifade etmek için kullandığım bir araçtan, bir aletten daha fazlası… Eğer öyleyse dil, insanın varoluşunun anlamı olan, kendi başına bir amaç, Aristoteles’in nihai amaç, kendinde amaç Dediği bağlamda bir olanak sunuyor mu bize? Bu olanağı, yukarıda yazının girişinde söz ettiğimiz olanak bağlamında anlayabilir miyiz? Burada özne, Kant’ın düşüncesinde olduğu gibi, önsel, aşkınsal, kurucu biri ben değildir. Ben kimim öyleyse? C. S. Pears’ın çok önce söylediği gibi, kullandığım işaretlerin bütünü müyüm? Bir bakıma öyleyim, bu işaretlerle dilin izin verdiği cümleleri kuran, anlayan bir konuşmacıyım. Kurduğum cümleler, ben onları kullanmadan önce beni zaten kurmuş, oluşturmuş olmalı. Nietzsche’nin amor fati dediği, bizden önce oluşmuş anlamların bizi oluşturduğunu, kurguladığını kabul etmek, bunu olumlamak bu anlama geliyor. Dil, bu kurgunun, oluşumun, bir başka deyişle varoluşun yeri, evi gibidir. Dilin bizi önce öncelemesi, Heidegger’in deyimiyle aslında konuşan dildir demektir. İnsan, bir bakıma bu dilsel bağlama yanıt verir. Anlatının izin verdiği kadar konuşabilmesi, buna evet demesi, bizi edilgin mi kılar? Biz yalnızca, kopyaları aslına uygun cümlelerle, çizgilerle, mimiklerle, jestlerle yeniden anlamlandıran dil kullanıcıları mıyız? Bir anlamda evet; ama yine de söylediklerimizin bizi önceleyen, evet demiş olduğumuz ön-kabullere, varsayılan anlam kodlarına karşı çıkabileceği bir duruş arayabiliriz. Beklendiği gibi eylemeyebiliriz. İstemli yapmamayı, uymamayı tercih edebiliriz. Bağlamı bir bütün olarak olumsuzlamayı deneyebiliriz. Bunun için, işi, mesleği kopyaları orijinale benzetmek olan bir kâtibin bize ilham verdiğini söyleyebiliriz: kâtip Barteby’nin…
Kâtip Bartleby
Agamben İnsanın İşi adlı yazısının sonunda, istemli yapmayışın örneği olarak Melville’in karakteri kâtip Bartleby’i gösteriyor… Melville, Kafka’dan 50 yıl, Beckett’dan 100 yıl önce, “gerçekleşmesi bekleneni eylemeyiş halindeki” bu karakteri yaratmıştı. Bartleby’in ünlü repliği, yapmamayı tercih ederim, I prefer not to do, istemli yapmayışın, willingly undoing, en ilginç örneğiydi.
Kâtip Bartleby’in yapmamayı tercih edişinde, beklentilere edilgin bir meydan okuyuşu, kışkırtıcı, insanın aklından çıkaramadığı ama bir yere de koyamadığı bir varoluş halini görüyoruz. Kafka, Bartleby için “o bir bekar!” diyor. Bartleby’nin ailesi, onu bağlayan bir ilişki, tanımlayan bir kimlik yok… Bartleby, bağlamsız olduğu için tuhaf, aile, çevre, kültürel kodlar, tarihsel koşullar, politik bir yapıdan, kısacası bağlamdan özgür. Gramer dışı duran bir koşaç gibi, ancak bir şeyle birlikte anlamlı olanın, bir şeyle birlikte olmayışının tuhaf özgürlüğü bu… O, gerçek bir bekar. Yukarıda söz ettiğimiz gibi, hayatın anlamı bağlamdır. İnsan, yaşamayı bu varsayılan bağlama evet deyişiyle anlamlı kılar. Bartleby de bu anlamı kabul etmiyor gibi görünüyor. Yapmamayı tercih edişinin hangi bağlamda anlaşılabileceğini de göstermiyor. Son derece sade bir beden dil var. Mimik ya da jestleri, ses tonu hiçbir çağrışım yapmıyor. Deleuze onu, tam olarak ne diyorsa onu kastediyor diye betimliyor. Vahşi bir komikliği olduğunu, literal, yani kitabi, metaforik olmayan doğrudanlığının bu komikliği belirlediğini söylüyor. (Deleuze: https://www.on-curating.org/issue)
Nedir Bartleby’nin yapmamayı tercih ettiği iş? Orijinali yinelemek, kopyalayarak çoğaltmak… Kopyaları orijinale benzetmek… Sanki aralarında hiç fark yokmuş, aynıymışlar gibi düşünmemizi sağlamak… Önceleri işini iyi yapıyor, avukatın ve mesleğinin gereklerini öngörülebilir biçimde yerine getiriyor. Başarılı, etkin, çalışkan, olması beklenen bir kâtip. Avukat da onun hep iyi bir kâtip olacağını varsayıyor. Bartleby, önceleri onun bu varsayımına, başkalarının da kendisi gibi öngörülebilir olduğuna, aynı anlam bağlamında varolduklarına inanmasına izin veriyor.
Sonra, yavaş yavaş, bir süreç halinde, bazı işleri yapmamayı tercih etmeye başlıyor. Bir takım gerekli ofis işlerini, üstüne düşen işleri yapma halinden yapmama haline geçişi, avukatın karşı çıkamayacağı bir yumuşaklık ve nezaketle, karşı çıktığı bağlama açıkça meydan okumadan ama kesin bir biçimde gerçekleştiriyor. Bartleby, Ulrich gibi (Musil, Ulrich’in arayışını: olasılıkların insanının gerçeklikle hesaplaşması (Fischer/Musil, 2015, 41) diye anlatıyor. Bunu Ulrich’in, bir güzelliğin neden güzel olduğunu, hakikatin sahiden de kendi hakikati olup olmadığını sürekli düşünüşünde, kendisine özgü hiçbir şey olamayacağını varsayışında görüyoruz. Ulrich, amaçladığı şeylerin sahiden de kendisinin amacı olup olmadığını sorgular. Bir anlamın, biz onu üretmeden önce zaten varolmakta olduğu için, bize özgü olduğunu düşündüğümüz en sahih bağlamda bile bizim olamayacağını fark eder. Bizim tüm yapabildiğimiz, varolan bir bağlamın kullanılması, dolayısıyla yinelenmesidir diye düşünür. Önceden verili olan dilin -İngilizce söyleyerek- ready-made language, yalnızca lisan, tongue, değil, duygu ve etkilenişleri de şekillendirerek, hiçbir orijinalliğe, kendine özgülüğe yer bırakmadığından söz eder. (Musil, Niteliksiz Adam, 1997, 135) bize özgü olduğunu düşündüğümüz en sahih bağlamın bile bizim tercihimiz olamayacağını fark ederek, tüm özgür seçimimizin varolan bir bağlamın kullanılması, dolayısıyla verili olan anlam dünyasının kabulü ve yinelenmesidir diye -derin derin düşünerek- yapmamayı tercih ediyor değildir. Onun tercihi nedir, tam olarak anlayamıyoruz çünkü eylem örüntüsü tamamlanıp bir sonuca bağlanmıyor. Eylemleri, bir süreç halinde kalıyor.
Bu süreç, birdenbire ortaya çıkan bir tutum değil. Anlaşılabilir bir nedenin, bir şeylere öfkelenmesi, parayı az bulması, işten sıkılması gibi bir gerekçenin sonucu değil. Nedensiz, kendiliğinden, anlaşılmaz bir şekilde eylemeyiş haline dönüşme süreci… Hiçbir şey yapmamayı tercih ediyor. O, avukatın dediği gibi, varsayımların değil, tercihlerin adamıydı (Melville 2014, 50). Orhan Koçak’ın ilham verici konuşmasında söz ettiği ilginç kavramından, tuhaf kavramına doğru geçmeyi tercih eden bir adamdı.
M. Mordecai, Bartleby’nin -isimsiz anlatıcı– avukatın psikolojik ikizi olduğunu söylüyor. O, hiçbir zaman mesleğinin gerektirdiği tutkulu, hırslı bir avukat olmamıştı. Gençliğinden beri huzurunu bozacak şeylerden uzak durmuştu. Tanıyanlar, onun fazlasıyla güvenilir bir adam, an eminently safe man olduğunu söylerlerdi (a.g.e., 2). Fazlasıyla güvenilir,gerçekleşmesini beklediğiniz şeylerin gerçekleşeceğinden emin olabileceğiniz anlamına geliyor. Avukat, beklentileri boşa çıkarmayacak, öngörülebilir biriydi. Ama bu kâtip onu beklendiği gibi davranmaktan alıkoyuyor, Melville’in deyimiyle dismay, yapamaz, beklenen tepkiyi gösteremez, eli-kolu bağlı, çaresiz bir durumda bırakıyordu.
Eğer Bartleby avukatın psikolojik ikiziyse, bu onun, hayatın beklendik akışında, öncelik ve sonralık düzeninde bir kopma, bir gedik, avukatın başkalığına, oradan da başkalığın, ötekiliğin kendisine açılan bir olanak olduğunu gösterir. Sokrates’in başka türlülüğü sergileyişi, varsayılanlara meydan okuyuşu, şaşırtıcılığı, beklenmedikliği gibi, Bartleby de Avukatın başka türlü gerçekleşebilecek olana merakı, kendi öngörülebilirliğine kafa tutmasıydı. Avukat, aklının altlarında bir yerlerde, önceden belirlenmiş yollardan ayrılmayı, Nietzsche’nin orman patikalarında kaybolmayı çok istiyordu: yeniden Bartleby’e yaklaştım. Beni bekleyen kaderime doğru gitmem için kışkırtılıyordum. Bartleby bana yine kafa tutsa diye deli oluyordum (a.g.e., 30).
Deleuze ona gramer-dışı, a-grammatical diyor. Bartleby, cümlelerin dizilimlerindeki sözcüklerin beklendiği gibi yerleşmesini, ama daha çok, cümlelerin birbiri ardına gelerek oluşturduğu bağlamın anlamını olumsuzluyordu. Bir bağlamı olumsuzlayınca, başka bir bağlamın onun karşıtı, ya da yerine geçebilecek alternatifi olarak anlaşılabileceği bir olumsuzlama değildi bu. Saf olumsuzlama haliydi. Melville’in Moby Dick’te de kullandığı dead-wall, çıkmaz sokağın sonundaki duvar gibiydi. Üzerinden aşarak, bir geçit, tünel ya da gedik açarak ötesine geçemeyeceğiniz bir yer. Bartleby burada dururdu- burada – olurdu. Burası olumsuzlamanın olanağa açıldığı yer olabilir mi?
Anne Boyer, hayır başlıklı yazısında, olumsuz önermelerde büyük bir anlam boşluğu olduğunu, hayır demenin, yaşamın mantığındaki potansiyel evet deyişi koruduğunu söylüyor.[1] Yaşamın mantığındaki örtük olabilirlikler, saçma, tuhaf, awkward, senaryolarda saklıdır diye düşünebiliriz. Hayır demek, bu anlamda olanağı korur, saklı tutar.
Bartleby, cümleler kurarken kullanıverdiğimiz araçsal ortaçları olumsuzlayarak- tüm olumsuzluğun ötesinde bir olumsuzluk kipindeki- koşacı, –dur– ekinin kendisini anımsatır. O, beklentilerin, kuralların, yasaların dayandığı yerde duran ve eyleme geçmeye ayak direyen bir inatçı mıdır? Derrida’nın –yasanın mistik temeli dediği- yeri anımsatmak için duran biri midir? Bartleby, burada oluş, dasein olarak burada durur. Burası bir eksendir. Başka türlü bir gelecek, varsayılan bağlamların, gramerin dışında, başka bir bağlamda anlama ve anlaşılma eksenidir. Burada, sonrayı yeni bir dilsel uzlaşı bağlamında kurgulayabileceğimizi anımsarız. Bartleby’nin böyle bir niyeti var mı? Yok ama öyle inatla duruyor ki, biz okurlar var edebileceğimizi düşünüyoruz. Bu açıdan bakınca, Bartleby, her ne kadar yalnız, bağlamsız, sessiz, anlatısı olmayan biri de olsa bireysel bir meczup, zavallı bir tutunamamış değildir. Olumsuzlanmanın olanağında, hayatın başka türlü inşa edilebileceği, zamanı çığırından çıkarabileceğimiz yerde durur. O bir duran adamdır. Belki de iktidarın askıya alındığı bir duruştur bu, tıpkı Taksim gezi parkındaki duran adam gibi…
Referanslar:
- Agamben, G.What-is-a-Commandment, https://waltendegewalt.wordpress.com/2011/04/01/giorgio-agamben.
- Boyer Anne, No, www.poetryfoundation.org/harriet-books/2017/04/no,
- Deleuze,https://eclass.uoa.gr/modules/document/file.php/ENL474/Criticism/Melville/Deleuze%2C%20Bartleby%3B%20or%2C%20the%20Formula.pdf
- Melville, H. Moby Dick, Oxford University Press, World’s Classic Paperback, Toronto, 1989.
- Melville, H, Bartleby the Scrivener, http://moglen.law.columbia.edu/LCS/bartleby.pdf
- Montiglio, Silvia. Wandering in Ancient Greek Culture, University of Chicago Press, 2005, Chicago.
- Mordecai, Marcus. Melville’s Bartleby as a Psychological, Double, http://www.jstor.org/stable/373808
[1] Boyer, www.poetryfoundation.org/harriet-books/2017/04/no