Antalya Edebiyat Günleri’nin onuncu yılında düzenlenen bu toplantıda daha geniş bir perspektiften edebiyat ve sanata bakmayı amaçladık. Bugün edebiyatın nasıl bir yol izlediği, yazma pratiklerinin nereye doğru evrildiği, dünya ülkelerinin içinden geçtiği ekonomik, ahlaksal ve yönetimsel krizi “bugünün” edebiyatınının nasıl anlamlandırdığı üzerine düşünmeyi amaçladık.
Bu çerçevede “Estetik Diyaloglar” üst başlığıyla bir araya geldiğimiz bu oturumda yazınsal ve/ya da sanatsal yapıtların böylesine sıkışık ve dertli zamanlarda neyi nasıl söylediğine bakmak istedim. Son yirmi yıldır özellikle Avrupa’da “romanın krizi”nden söz edilir oldu, bazıları “romanın sonu” ilan etmeye işi vardırdı. Oysa biz okurlar hâlâ kitapçıya gittiğimizde roman/öykü kitapları alıyoruz. Türlerin “kaybolması” ya da “iflası” anlaşılan kolay bir süreç değil. Çünkü edebiyat bir diyalogu başlatır ve o diyalogda varlığını sürdürürür. Diyalog meselesini üç maddede ele almak isterim.
1. Yirminci yüzyılın edebiyat incelemeleri ve eleştirisine Mikail Bahtin “diyalojizm” kavramını kazandırmıştır. Edebiyat yapıtlarının içinde yer aldığı etki alanlarını, kaynaklandığı ortamı dikkate alan bir tür kaynak eleştirisidir. Bahtin’e göre edebi söylemin oluştuğu kültür ve toplumsal koşullar dikkate alındığında her “tür” zaman içinde değişik evrimler geçirir, değişik biçimlere bürünür, oluşan/kurulan söylemler önceki biçimleri anımsar ve Bahtin tüm bu anımsama ediminin yaratıcı bellek sayesine gerçekleştiğini söyler (Tahsin Yücel, Eleştiri Kuramları, İş Bankası Kültür yayınları, 2009, s.41). Dosteyevski romanı üzerine yaptığı incelemede Bahtin Dostoyevski poetikasını bir dizi temel kavramla açıklar; romandaki ses(ler), bilinç ve duyular gibi. Dostoyevski’nin romanında birden çok sesin söz aldığını, kişilerin kendi söylemini kurduğunu belirtir. Çoksesli bir roman evrenine dikkat çeker.
Bahtin’in çokseslilik (polyphonie) ve söyleşimcililk (dialogisme) kavramları 1967’de Julia Kristeva “metinlerarasılık” kavramına getirir. Başlangıçtan beri Bahtin için diyalojizm iki yönlü bir olgudur: Yazı söz konusu olduğuna göre her metin başka metinlere göndermede bulunur. Herhangi bir söylem tek başına, başka söylemler olmaksızın düşünülemez. Her sözcük “zaten/önceden” kullanılmıştır, bu bir. Öte yandan, her söylem bir türe, bir estetik koda aittir. Roman dersek bir seçim yapmışızdır satir dersek bir başka biçimsel seçim yapmışızdır, bu da iki. İşte bu “çift değerli diyalojizm” kavramı Kristeva’nın terminolojisinde metinlerarasılık olarak karşımıza çıkar. Kristeva’ya göre bir sözcük başka sözcüklerin, başka metinlerdeki sözcüklerle kesişir, karşılaşır, buluşur; her metin başka metinlerle kesişir. Dolaysıyla bir metni okurken başka metinlerin de sesini duyarız.
2. Metinlerarasılık edebiyat incelemelerinde kültürel ve yazınsal alanda gerçekleşen bir alışverişe benzetilir (Kubilay Aktulum, Metinlerarasılık / Göstergelerarasılık, Kanguru Yayınları, 2011, s.10). Avrupa edebiyatlarında önemli bir yazma pratiği olarak ortaya çıkan “pastiş”ler, “yeniden yazım”lar, başka bir yazarın yapıtını kendi üslubuyla, kendi birikimiyle söylemek, varolan yapıttan başka bir yapıt çıkarmak da bir yaratma edimine işaret eder. Umberto Eco’nun büyük romancıların üslubuna öykünerek yazdığı pastişleri; daha öncelere gidersek, Marcel Proust’un pastişleri yazınsal şölen gibi okunur. Edebiyat böylece biçemsel ve izleksel olanakların, türsel geçişkenliklerin (ödünç alma, yeniden kurgulama, vb) motive ettiği yazma pratiklerinin alanı olur.
Michel Tournier’nin Robinson’u (Cuma ya da Pasifik Arafı, 1967) Daniel Defoe’nun Robinson’undan farklıdır; yeni Robinson adada karşılaştığı Cuma’dan adalı hayatını, doğayı dinlemeyi ve hayatın ritmini yeniden yakalamayı öğrenir. Beyaz adamın iktidarını tersine çevirir Tournier.
Yeniden yazım değil de metinlerarasılığı sıkı biçimde dokuyan bir örneği de bizim edebiyatımızdan vermek isterim. Faruk Duman’ın Sus Barbatus! (2018-2020) üçlemesi Yaşar Kemal’in İnce Memed’le yakaladığı roman sesinin ve üslubunun bir yankısını barındırır. İmgeler, sesler, renkler ve doğanın devinimlerini takip eden metin kurgusu Faruk Duman’ın katman katman derinleşen yazısının satır aralarında Yaşar Kemal senfonisine bize duyurur. Öte yandan Maupassant, Dostoyevski, Victor Hugo’nun kahramanları da haksızlığa baş kaldırma iradeleriyle yerleşir romana ve anlatıyı çok sesli bir yapıya kavuştururlar.
Metinlerin metinlerden güç alması, roman ya da öykünün daha önce yazılmış biçimlerden/metinlerden yola çıkması, onları yeniden yazması ya da güçlü biçimde esinlenmesi sadece edebiyatın değil, edebiyatla sanat alanlarının kesiştiği yerde de karşımıza çıkar. On dokuzuncu ve yirminci yüzyıllar edebiyat sanat ilişkilerini son derece önemsedi ve meşru bir birliktelik yarattı. Realizm, natüralizm, romantizm, sembolizme, sürrealizm resimle, heykel sanatıyla, müzikle edebiyatı bir arada düşünmüştür. Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’si yazı kadar resim ve müziği önemsemiş, edebiyatın sanatsız güdük kalacağını her ciltte tekrarlamıştır. Yirminci yüzyılın devamında alanlar arası ilişkilerin daha da güçlenmiş, sanatlar edebi türler ve birbirinden uzak gibi duran gösterge dizgelerinin daha büyük bir iş birliği içinde bir araya gelmiştir. Görsel şölenlere dönüşen klasik romanlar, yepyeni sinematografik versiyonları sunulan edebiyat uyarlamaları hızını Yapay Zekanın katkısıyla hızını kesmeyecek. Bu noktada edebiyatın yolculuğunun bitmeyeceği, alanlar ve türler arasında meydana gelecek yaratıcı enerjiyle yoluna devam edeceği açık; kestiremediğimiz ise hangi mecralarda ve hangi medya/araçlarla yolun süreceği; yazarın kendini ve tanıklık ettiği dünyayı nasıl anlatacağı.
3. Üçüncü ve son olarak, artık raf ömrünü doldurmuş bir kavrama, “yazınsal manifesto” kavramına değinmek isterim. Edebiyat ve sanatın kendi konumunu tayin etmesi, hatta kuralcı, ilkeci tavrını bizler gibi on dokuzuncu ve yirminci yüzyıl edebiyatlarıyla ilgilenenler yakından bilir; Hemen hemen iki yüzyıla damgasını vurmuş edebiyat manifestoları uzun zamandır karşımıza çıkmaz oldu. Onun yerine Antalya Edebiyat Günlerinin edebiyatı ortak bir değer olarak görünür kılmak, tartışmak, gündeme taşımak, iyi edebiyatı insanlarla buluşturmak isteyen, deyim yerindeyse sivil bir yurttaşlık bilincini dile getiren “manifesto”lar (o da az sayıda) var. On dokuzuncu yüzyılda hemen her romancı yapıtına bir önsöz yazmış, bu metniyle de edebiyat tarihine bir çivi çakmıştır. Maupassant, Balzac, Zola, Hugo, Sartre, Breton, Robbe-Grillet gerek önsöz biçiminde gerek başlı başına kitap halinde birer edebiyat manifestosu yayımlamıştır. Yirminci yüzyılın Dada ve Sürrealist Manifestoları sadece edebiyata değil hayat algısına ve sanatsal yaratıma ilişkin unutulmaz bir duruşu sergilediler.
Bugün yazınsal manifestolar ve poetikalar çağını geride kaldı; kimse kendi roman ya da öykü anlayışıyla bir dönemin sözcüsü olmaya soyunmuyor, edebiyat alanına ait kolektif bilinç çok daha sessiz ve bireysel ölçekte işliyor. Bugün algoritmalarla şekillenen bir alımlama ufku yaratılmış olsa da edebiyatın, kendi ortak devasa birikiminden yola çıkarak, yeniden yazarak, yazıp bozarak, esinlenerek ya da reddederek estetik alanlar arasında gezinerek ve Umberto Eco’nun adını koyduğu “ideal okuru” -her zaman olageldiği gibi- yaratım sürecine katarak kendi adına estetik diyaloglar sürdüreceği açık.