Putları Yıkan Nâzım Hikmet

Kültür Bakanlığı, 2002’de Nâzım Hikmet’in 100. yaşı nedeniyle bir armağan kitap çıkardı. On sekiz yazarlı bu kitaba, “Türkçenin Müziğini Dünyaya Dinleten Şair Nâzım Hikmet”indilini yazdım.

Kitabın editörü Alpay Kabacalı’nın önerisini kabul ederken sorumluluğu yüksek ve tehlikeli bir göreve evet demiştim. Sözkonusu olan Nâzım Hikmet’in diliydi.

Nâzım’ı anlatan çok yazı, çok kitap vardı. Hepsinde Nâzım’ın Türkçeyi çok iyi kullandığını belirten benzer tümceler vardı da…1902’de Arap abecesine ile Osmanlıcaya doğan şairin salt dil kullanımına eğilen çok yazı, çok kitap da var mıydı?

Ustayı anlatan kitapların kaynakçasında, üniversitelerin Türk dili ve edebiyatı, dilbilim bölümlerinin sayfalarında, akademisyenlerin makalelerini toplayan “DergiPark”ta dolaşırken başım döndü. Ustanın şiirlerine çok, düzyazılarına, çevirilerine eğilen az sayıda yazı vardı; ama  salt dil kullanımına ilişkin özgün “tek” yapıt yoktu.

2002’de dilini irdelerken Nâzım’ın düzyazılarıyla Memleketimden İnsan Manzaraları’na ağırlık vermiştim. Bütün yapıtlarına el atarak Nâzım Hikmet”in dilini yazmaya karar verdim. Zaman akıyordu; ben ustanın kitaplarını tarayarak notlar alırken 2009’da Nâzım’ın yalnız şiirini ele hocam Dilbilimci Prof. Dr. Doğan Aksan’ın, “Nâzım Hikmet Şiirinin Gücü” yayımlandı.

Nasıl olur da Nâzım gibi büyük bir kalemin diline el atılmamıştı? Yanıtı Prof. Doğan Aksan veriyordu. Nâzım’a üniversitenin, dilcilerin uzak durmasının nedeni korkuydu. Hocam Aksan, “…bu ad, lise yıllarımızda bizler için tabu idi. Hiçbir şiirini görmemiştik. (…) Nâzım Hikmet adını anmak bile komünizm yandaşı olmak anlamına gelebiliyordu” diyor. Komünist yanlısı görünmekten çekinen, 1965’ten sonra Nâzım’ın şiirlerini incelemeye başlayan hocam, “Nâzım Hikmet Şiirinin Gücü” kitabının “… bir tür özür dileme” sayılmasını istiyordu. Hocam yalnız değildi; Nâzım’dan en çok aydınlar, dilciler, üniversite korkmuştu.

Nâzım korkusu bitti mi?

Kesinlikle hayır! Komünist, komünizm korkusu azıcık törpülendi; komünistler hâlâ sevilmiyor. Komünistler yine sözde milliyetçi, özde gericilerin nişan tahtasındalar. Bugün de Nâzım’ın dünya görüşünü paylaşan herkes tehlikeli.

Nâzım yirmili yaşlarında tanımış bir şairdi; 1930’lu yıllarda bir ayağı adliyede iki ayağı tutukevindeydi. Ama kitapları kendi yurdunda basılıyordu. 1938’de yıllar sürecek tutukluğu başladı. Nâzım’ı tutuklamış, kalemini tutuklayamamışlardı. Her gün takma adla gazetelerde makaleleri, öyküleri, romanları, çevirileri, senaryoları yayımlanıyordu. Tutuklu Nâzım yüksek dil bilinci, zihinsel, yazınsal gücüyle ödün vermeden komünistliğini yapıyor, belli dönemlerin yerli yabancı sömürücülerini, faşistlerini unutturmuyor, içerden dışarıyı sarsıyordu.

Bunu nasıl yapıyordu?

“Putları Yıkan Şairimiz Nâzım Hikmet’in” özel yaşamını didikleyen, siyasal tartışmalarını irdeleyen çok yazı, çok kitap olduğundan çevirileri dışında, yalnızca makalelerine, öykülerine, romanlarına, oyunlarına, çocuk kitaplarına, tüm şiirlerine geleneksel salt dilbilgisi penceresinden baktım.

Nâzım, cumhuriyet öncesinde doğan bütün aydınlar gibi Arap abecesiyle yazılamayan, yapay dil Osmanlıcayla konuşulamayan bir dünyaya merhaba demişti. O büyürken Osmanlı İmparatorluğu çöküşe geçmişti.

Nâzım 12-13 yaşındayken Ömer Seyfettin gibi aydınların dilin sadeleşmesini savunan, dergi ve gazetelere yansıyan tartışmaları sürüyordu. Ailesinin eğitimli olması, dönemin kalemlerinin çoğunu çocukken tanıması Nâzım’ın dilini, edebiyatını etkilemiş olabilir. Yakın akraba teyzesinin eşi Samih Rifat gibi şair ve yazarlarla çocukken tanışır. Asker olur; ama olamaz. Faruk Nafiz (Çamlıbel), Yusuf Ziya (Ortaç), Vâlâ Nurettin gibi adlarla delikanlılığını yaşar. Aydınların dil tartışmaları cumhuriyet kurulduktan sonra da hız kesmemişti. Ömer Seyfettinlerin “Yeni Lisan” arayışı, Nâzım delikanlıyken karşılık bulamamıştı.

Yaşamöyküsündeki önemli kavşakların, örneğin Vâlâ Nurettin’le milli mücadeleye katılmak için çıktıkları yolculuğun, gericilerle yüz yüze kaldığı Bolu günlerinin, Vâlâ Nurettin ile 1921 Eylülünde Batum’a, sonra Tiflis’te komünist Ahmet Cevad (Emre) ile tanışmasının; onun girişimleriyle Moskova’ya ulaşmasının, Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesine (KUTV) yazılmasının dilini, yazı yaşamını etkilediğini düşünüyorum. Nâzım cumhuriyet ilan edildiğinde yurtdışındadır;1924’te dönmüş, bir yıl sonra yine gitmiş, 1928’e dek Moskova’da yaşamıştır. 1928-38 arası bir içerde, bir dışarıdadır.

Rusya dönüşü İstanbul’da Zekeriya Sertel’in Resimli Ay dergisinin her şeyiyle ilgilenmişti. Tanınmış bütün yazar şairler de bu dergideydi, Nâzım’ın şiirleri övgüyle karşılanıyordu. 1929 Mayısında yayımlanan 835 Satır kitabı edebiyatçıların ilgisini çekmiş; “Güneşi İçenlerin Türküsü” şiiri birden belleklere yerleşmişti.

Nâzım 1931’de, beş kitabındaki şiirlerinde “…bir zümrenin başka zümreler üzerinde hâkimiyetini temin etmek gayesiyle halkı suça teşvik ettiği” ileri sürülerek yargılanırken, “evet, ben komünistim” der, düşüncesini özgürce yansıtan dili nedeniyle yargılanır, dili iyi kullanarak da aklanır. Düşüncesini, herkesin anlayacağı dille belirtmesi toplumun büyük bölümünde sıcak karşılanmış; ama kullandığı dil, karşıtlarına battığından onun için çok adliyeli savunmalı dönem açılmıştır. Uzun zaman iş bulamaz.

1931-37 arasında ve 1938’te cezaevine girene dek Orhan Selim, Ahmet Oğuz, Mümtaz Osman (ve Ercüment Er) takma adlarıyla geçimini sağlamak için gazetelere onlarca makale, öykü yazar, oyunlar çevirir.

¨ Nâzım, Türkçenin biçimsel açıdan ses+biçim+anlam özellikleriyle bağlantılı bir dil olduğunu, ses uyumlarının gücünü, sözcüklerin genellikle “çokanlamlı” oluşunu iyi biliyordu. Bütün bu özellikleri içselleştirip kullanması, şiirlerindeki müziğin kaynağını gösterir.

¨ 1 Kasım 1928’de Harf Devrimi yapılır. Nâzım içeridedir. Fransızca bildiğinden Latin abecesiyle tanışıktır. Kemal Tahir’e, “Bana şu eski harflerle yazdırdığınız için kan tepeme çıkıyor. Satırlar öyle kargacık burgacık oluyor ki… Yeni harflerde bu hal harflerin şekli icabı o kadar göze batmaz” diye yazar. Borçla aldığı yazı makinesine kavuşunca Kemal Tahir’e, “Rahat ve kolay okuyasın diye daktilo ile yazıyorum. Bu suretle eski harf irticaından da kurtulmuş oluyorum” der.

¨Tutukluyken geçinmek için günlük yazılarında ülke sorunlarına, edebiyata, tiyatroya, çeviriye değinir; dil konusunda üvey oğlu Memed’e, özellikle Kemal Tahir’e mektuplarında özel yer ayırır. Türkçenin olanaklarını anımsatarak Türkçe dersi verir.

¨1932’deki Dil Devrimi, Nâzım 30 yaşındayken yapılmıştı. Osmanlıca elden gitti yaygarası koparanlar ortalığı toz dumana katıyordu. 1934’te Orhan Selim takma adıyla “Öz Türkçe Düşünceler” başlığıyla şöyle yazar:

“Dönüm Yeri

Türkçe bir dönüm yerindedir. Er geç bu dönümü dönecektir. Dilimizin temizliğe, güneşli su gibi ışıklığa doğru akışının önüne geçilemez. (…) Ben kendi payıma ne yeni sözlerden korkuyorum ne de birçoklarını yadırgıyorum. Becerikli bir yapıcı, kurulan yeni yapıda, onların birçoğunu yadırgamadan kullanabilir. İş becerikli olmakta… Dil yürüyor… Yürüyenin önünde durulmaz…” 

¨ Orhan Selim imzasıyla sıklıkla, “temiz Türkçe denemeleri” yaptığını belirtiyor, 13 Kasım 1934’te, “Biraz Daha Özene Bezene Yazsak” diye yakınıyordu. “Temiz Türkçe”yle benzetmeler yaparak Arapça-Farsça ağırlıklı terkipleri geride bırakarak, “dil toprağımızın verimliliği; iyice ayıklanmış, sürülmüş, nadas edilmiş tarla; taşlı tarla”gibi benzetmelerle parlak tamlamalar kuruyordu. Konuşurken de Türkçe sözcüklere öncelik verilmesini istiyordu.

¨Birçok yazısıyla dilde devrimden yana tavır almış, temiz Türkçe kullanmaları için üvey oğlu Memed’i, Kemal Tahir’i, Müzehher Vanû’yu bu konuda uyarır. Düzyazı ve şiirlerinde, örneğin Manzaralar’da, “döşeme, baskıcı, ölçülü, ölçek, bay, bayan, konuk, güven, sıkılgan, umut, umutsuz, saygı, kuşku, kaygı, ikiyüzlü, bezgin, aydın, öntasar, bilgiç, bilgin, korucubaşı, ortakçı, tapınmak, yurttaş, yurtsever, barışsever, vergi, kalım, gezinti, sesbüyüten, açıkartırma, soygun, sürüm, örnek, kutsal, öğretmen, verim, ulu, yazıcı, görüşmeci, kaptıkaçtı…”gibi toplumun yeni duyduğu yüzlerce yeni sözcüğü sıkça kullanır.

¨ Elbette dönemin bütün kalemleri gibi Arapça-Farsçanın sözcükleri kurallarıyla Nâzım da adüvv-i beşer; pür-gurur, nar-ı cehennem; mesele-i fazla-ı kıymet; Kuvayi Milliye…” gibi terkipler oluşturur.

¨ 1935’teki Orhan Selin takma adıyla yazdığı, kendini, “Orhan Selim adındaki adam, iki aydan beri Akşam gazetesinde temiz Türkçe denemeleri yapan teknik bir yazı işçisi” olarak tanımladığı İt Ürür Kervan Yürür yazısındaki, 3 Mart 1924’te çıkarılan üç yasayla hilafetin kaldırılmasından on yıl sonraki, şahane tamlamalarla bezeli yazısı bugün söylenmiş gibidir: “Halifeliğin cehennemin yedi kat dibine yuvarlanmasından şapkanın giyilişine dek, bir devrim bakımından atılan her adımda yürekleri parçalananlar oldu. Bir devrim gözüyle emperyalizmin denize dökülüşünden, temiz Türkçenin işlenmesine kadar yapılan sıçramaların ağrısını gırtlaklarına sarılmış bir pençe gibi duyanlar vardır.”

¨Dönemin yaşayan bütün yazarlarının şairlerinin özellikle dilini eleştirirken frene basmıyor, kalemini satanları, eski arkadaşların ihanetini unutmuyordu. “Putları Yıkıyoruz” başlıklı iki yazıyla  Abdülhak Hâmid’le Mehmet Emin Yurdakul’un dilini yere batırmış; Necip Fazıl’la kavgası sürerken, “Bir Provokatör Üstüne Hiciv Denemeleri” gibi şiirlerle, “İt Ürür Kervan Yürür” gibi yazılarla Peyami Safa’yı ve aynı kafada olanları topa tutmuştur.

¨1945’e dek kabul görmüş bir Türkçe sözlüğümüzle, 1928’e dek yazım kılavuzumuz yoktu. Nâzım’ın makalelerindeki yazım (imla), 1928’de Dil Encümenince yayımlanan “İmla Lügati”nin kurallarına uyulduğunu gösteriyor.

¨ Türkçede iki ünsüzle başlayan ya da iç seste iki ünsüz bulunan sözcük yoktur. Nâzım şiirine aldığı insanların konuşma biçimini, kişiliğini yansıtmak için yabancı sözcükleri, özel adları bile söylenişe uydurur. Bazen, “elektrik, telgraf, fötr, tren” diye, sık sık da “elektirik, telgıraf, tiren, gıram, tıramvay, Fıransız, fötür, fireze, numro, kompartıman, pilak, gıramofon…” diye okunuşuyla yazar. Leonardo da Vinci’yi “Vinçi” diye anar. Louvre Müzesini, “Luvur” diye okutur. 835 Satır ve Jokond ile Sİ-YA-U’da, hatta Varan 3’te birçok yer, kişi, yapıt adınıokunuşuyla yazar. Özel adlara gelen ekleri kesme imiyle ayırmaz. Bunu özellikle yaptığına inanıyorum; yüksek sesle okunduğunda şiir, duraksama olmadan akıyor.

¨Nâzım, sıklıkla yazıya/konuşmaya müzik ve eylem katan ünlemleri yeğler. Dahası birçok sözcüğü, özel adları bile ünlem gibi kullanır, Türkçenin güçlü ünsüzleri “ç, r, t”yi vurgulayarak, uyaktan yararlanarak, bazı sözcükleri büyük harfle yazıp dizeleri merdiven gibi sıralayarak okunuşla şiirde müzik oluşturur:

trrrrum,

                        trrrrum,

                                    trrrrum!

trak tiki tak!

Makinalaşmak

istiyorum!” (835 Satır, s. 22)

****

“ALLO

                  ALLO

                        ALLO

PARİS

               PARİS

                        PARİS..” (835 Satır, s. 69)

¨Bugünün şiirlerinde az gördüğüm ikilemeleri Nâzım usumuza gelen gelmeyen sözcüklerle kurar, tamlamaları bile ikileme gibi kullanır. Özellikle şiirindeki müziğin nedenlerinden biri, “dinime imanıma, anadan doğma, kavuşmuş kavuşacak, inceden inceye, ana avrat, fışır fışır gidip gelir, bağıra çağıra, vıcık vıcık…” ikilemelerle  “apansızın, güpegündüz, bembeyaz,   desdeğirmi, masmavi…” gibi yüzlerce pekiştirmedir.

¨Nâzım Hikmet, Manzaralar’da eğitimli, eğitimsiz, onlarca kadınla erkeği konuşturur. Dizelerinde anlamı kesinleştiren ad eylem tümcelerinin yüklemlerinde şimdiki zamandan, belirli ve belirsiz geçmiş zamanlara, istek dilek bildirenlere dek Türkçenin bütün zamanları harmanlar. Örnek için şiirlerine, hatta düzyazılarına şöyle bir bakmak bile yeter.

¨Nâzım Hikmet yine Manzaralar’da, “Kaybetti ciddiyetini/ tıramvaylaştı” (s.96), “Altın dişleri şimşeklendiler” (s. 306) ya da “…Belki rahatsızdı/ belki rahattı /(bunu düşünmeye vakit bırakmıyordular)” (s.181) ya da “Doğurma vakti geliyor Hatice’nin/ çocuklayamıyor” (s.501) gibi ilginç, kendine özgü yüklemler yaratırken, “kalkamaz oldum/ gidemez oldum/ konuşamaz oldum/ çıkamaz oldum çarşıya…” gibi ya da sözcüklerin müziğini kullanarak, “Zulüm ettiler bana, zulüm ettiler, zulüm ettiler”(s.326) gibi yüklemlerle anlamı etkili kılar.

¨Nâzım Hikmet’in anlamı kesinleştirmek için destanlarda başvurduğu yollardan biri de hem adları hem de eylemleri yüklem olarak kullanırken özellikle bileşik zamanları, üçüncü çoğul kişilerle, “arkadaşlardı, merhametsizdiler, bedbahtlardı, acıkmışlardı, derlerdi, oymuşlardı, ürkmüşlerdi, kımıldanıyorlardı, gelmişlerdi; donmuşlardı…” gibi yazar.

¨Kemal Tahir’e,“(…) şiir lisanına evvela nesir dili kadar geniş imkânlar vermek ve şiir lisanı ile nesir lisanı diye mevcut ikiliği kaldırmak lazım” diyen Nâzım Hikmet tüm şiirlerinde, bu düşüncesini uygulamıştır. Usta yazın araştırmacılarının belirttiği biçimsel yenilikleri, dili “abartısız” kullanımıyla, yüklemleriyle kalıcı kılan Manzaralar’da sık sık “Çamaşır yıkadı./ Yemek pişirdi./ Çocuk doğurdu./ Ve biliyor ki öldüğü zaman/ bir şal koyacaklar tabutuna/ selâtin camilerinden” (s. 13) gibi yalın tümce değerinde dizeler oluşturur.

¨ Yazı ve konuşma dillerinin yakınlaşması için Kemal Tahir’e 1943’te argonun, galat sözlerin, şivenin de kullanılmasını önerir; kendisi öykülerinde, romanlarında, oyunlarında, yer yer şiirlerinde,“avanak, dangalak, orospu, pezevenk, şamar oğlanı, vay anasını, vay canına, halt etmek, ulan, canına yandığımın feleği, senin haysiyetinin içine, karı, herif, at gibi bir karı, herif genç karı kart…”gibi sözcükleri, söz öbeklerini argoyu, senlibenli ya da sövgü sözcüklerini kullanır

¨Nâzım düzyazılarında, şiirlerinde adlandırmada da başarılıdır. Örneğin öykülerinin adları ilginçtir, çok da eğlencelidir. Bütün ürünlerinde adlandırmaya özen göstermiştir. Üç romanından birinin adı Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim zamanla sloganlaşmıştır. Çocuk kitabı “Orman Cücelerinin Sergüzeşti”nin 17 öyküsünde gülmecede de varım der; usta çocuk kitaplarında hiç argo, sövgü kullanmaz.  

¨Destanda “yıl/ sene; dek/ kadar; kimi/ bazı; yurt/ vatan; umut/ ümit; şüphe/kuşku; yürek/ kalp; ilgi/alaka; uçak/ tayyare; örnek/ misal; ak/ beyaz; kara/ siyah; al/ kırmızı; önce/evvel, aydın/münevver; sövmek/ küfretmek; üzüntü/ keder…” gibi eşanlamlı sözcüklerin hem Türkçesi hem de Arapça-Farsçadan geleni kimi kez aynı yerde birlikte yer alır.

¨Nâzım Hikmet şiirlerine masalları, söylenceleri, türküleri, yakarı ya da ilençleri ya da onlarca deyimi, kimi kalıplaşmış anlatımları, ikileme, tamlama biçiminde de görebileceğimiz dilin en çarpıcı örneklerini tümcenin öğeleri yapar: “in cin top oynuyor, ölüm Allahın emri, açlık olmasa, öldürmeyince öldürmez Allah; dallara su yürüdü, harama uçkur çözmedi, ot tıkadı çanımıza kambur felek/ kambur felek…” gibi…  

¨Nâzım Hikmet’in dilindeki renk sözcükleriyle, ayrı bir kitap yapılabilir, renk sözcükleri ya da renk adı yerine geçenlerle anlatımı renklendirir; en çok “siyah-beyaz, ak-kara; al-kırmızı, mavi, sarı, yeşil”i görürüz. Bu sözcüklerle çoğunca tümcede önad (sıfat) tamlamaları oluşturur; renk adları dizeler içinde (tümcede) özneden yükleme türlü görevler alır. Özellikle Manzaralar’ı “havaî, havaî mavi, kurşuni, kurşunî-mavi, camgöbeği, kestanerengi, eflatun, turuncu, zeytunî, kızıl/ kıpkırmızı, kıpkızıl, gömgök, kapkara, açık mavi, açık pembe, açık yeşil, şarap tortusu, gülkurusu, yavruağzı, limonküfü…” gibi türlü renklerle boyar.

¨Nâzım da yazan herkes gibi hem Türkçe hem de Türkçeye çoğu Arapçadan gelen bağlaçları kullanır. Ustanın özellikle şiirine eylem ve müzik katan bağlaçlara da özel yer ayırmak gerekir. Nâzım bütün bağlaçları sıkça, kimi bağlaçları tek başına bir dizeymiş gibi anlamı baskın kılmak için kullanır. Nâzım’ın bağlaçlı dizelerini böyle okuduğumuzda anlatımın sesle ve biçimle nasıl tamamlandığını, anlamın dupduru olduğunu görürüz.

¨Nâzım’ın şiirlerindeki “ve” bağlacı ayrıca irdelenmelidir. Özellikle Kuvâyi Milliye ile Manzaralar’da Arapçadan dilimize giren “ve” ile başlattığı, “ve”yi büyük harfle yazdığı onlarca dize buluruz. Dize başında ya da içinde “ve”lerle anlamı baskılı kıldığını, dizeleri öncesi sonrasıyla seslendirirken daha iyi anlarız. Kuvâyi Milliye’den yalnız şu önek bile savımızı kanıtlar:

            “Sonra, 3 deniz

                        6 kol tren hattı,

            sonra, göz alabildiğine yol:

            sılaya gittiğimiz,

            gurbette göründüğümüz

            ve neden

                        ve niçin olduğunu sormadan

            çöle, Çanakkale’ye,

                        ölüme gittiğimiz yol

            ve sonra toprak

            ve o toprağın insanları:

            Uşak tezgâhlarında halı dokuyanları,

            klaptan işlemeli eyerleriyle meşhur

                        Manisa’lı saraçlar,

            yol kıyılarında ve istasyonlarda açlar

            ve kurnaz

                        ve cesur

                                    ve ağırbaşlı ve çapkın

                                               ve kütleleriyle delikanlı

                                                        İstanbul ve İzmir işçileri

            ve zahire ve kantariye tacirleriyle eşraf ve âyân,

            kıl çadırlı yürükleri Aydın’ın,

            ve sonra, ırgat,

                        ortakçı,

                                    maraba (…)” (Kuvâyi Milliye, s. 62-63)     

¨Nâzım’ın konuşma dilini, şiirine yansıtmak için özel çaba harcadığını düşünüyorum, Kuvâyi Milliye ile Manzaralar’a bu gözle bakıldığında, tıpkı devrik tümceler gibi bütün yapıtlarıyla iki dev yapıtında da daha çok konuşma dilinin özelliği sayabileceğimiz yüzlerce kesik tümce görürüz:

“Sarı sıska bir örümceğe benziyen eli

Fırlatıyor havalara ince uzun bıçakları:

İşte bir

               bir daha

                   bir daha

                        bir daha

                            beş

                      bir daha.” (835 Satır, s. 87)

——————————-

Sordu Aşçıbaşı Mahmut Aşer:

   -Bitti mi?

   -Bitti.

   -Sahiden bitti demek.

   -Sahiden bitti, usta.

   Daha neyi bekliyordun ki yazsın?

-Bilmem.” (Manzaralar, s. 233)

Noktalarken…

Nâzım Hikmet’in birkaç yapıtı üzerinde yoğunlaşarak onun dili nasıl kullandığına ilişkin kesin ve keskin yargılar üretmek, sönmeyen bir ateşe dokunmak demektir. Ben, boyumu aşan bu ateşe dokunmaya çalıştım. “DÖĞÜŞECEĞİM,/ benim, bizim, onun, onların değil/ SENİN mukaddes karnın doyana kadar” diye yurdu, halkı için savaşım veren Nâzım, dört yanından yağan ateşleri diliyle söndürmüştü. Şiirlerinin başka dillere çevrilmesine çok sevinmiş, bu sevinçle esrikleşmemişti:

“Dünyanın en iyi insanlarından biri olan Türk halkının ve dünyanın en iyi dillerinden biri olan Türk dilinin yabancı diyarlarda tanınmasına vesile olabilmek ömrümün en büyük sevinci ve şerefi olur. Bir köylü toprağını ve öküzünü, bir marangoz tahtasını ve rendesini nasıl severse ben de Türk dilini öyle seviyorum.”

Yarım yüzyıldır büyük aşkım Türk dilini de Nâzım’ı da öyle çok seviyorum ki… Benim yaşımda, benim bir bilgisayar, bir masadan ibaret olanaklarımla Nâzım’ın dil denizine dalmak deli cesaretiydi. Yaklaşık yirmi yıl bir başladım, bir boşladım… Türkçeninröntgenini çeken, “Dilimin sözleri değerli taşlara benzer” diyen, “…temiz Türkçe denemeleri yapan yazı işçisi” Nâzım’ın dilini tümce tümce, dize dize irdeleyen “tek” kitabı yazdım… Öykü, roman, deneme yazanlarca, ille de Nâzım’ın “ruhların mühendisi” dediği şairlerce niçin “tek tek” okunduğunu anlamaya çalışıyorum.      

“Putları Yıkan Şairimiz Nâzım Hikmet’in Dili”yle putları yıkamadım. Nâzım’ın diline biçimsel açıdan bakarak yalnız dilbilimcilere, üniversiteye değil yazan konuşan herkese bir kapı araladım.

Türkçenin müziğini dünyaya dinleten “komünist Türk şairi Nâzım Hikmet”i her gün artan saygımla, sevgimle esenliyorum.

(*) Bu yazıda tümce-dize örneği seçilen Nâzım kitapları: 835 Satır; Şiirler, 1, Yapı Kredi Yayınları, 2002; Kuvâyi Milliye; Şiirler 3; Yapı Kredi Yayınları, 2002; Memleketimden İnsan Manzaraları; Şiirler 5, Yapı Kredi Yayınları, 2002; Sanat, Edebiyat, Kültür, Dil; Yazılar 1, Adam Yayınları, 1995; Kemal Tahir’e Mapusaneden Mektuplar; Bilgi Yayınevi, 1975.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir