“Buradan nereye” sorusuna en iyi yanıt Nâzım Hikmet’in şu dizeleri ışığında verilebilir:
“Ne ah edin dostlar ne de ağlayın
Dünü bugüne, bugünü yarına bağlayın”
Yani diyalektik ve tarihi materyalizm bilincine sahip olmak gerekir.
Edebiyat insana özgü ve insani bir uğraş olduğuna göre, doğuşu, gelişmesi ve geleceği de insanlığın doğuşu, gelişmesi ve geleceğine koşuttur.
İnsanlık tarihine şöyle bir baktığımızda, “Toplumların manevi yaşamının maddi yaşamlarının bir yansıması” olduğunu apaçık görürüz.
Toplumsal yapılarla edebiyatın etkileşimini ilk ele alanlar Jean-Jacques Rousseau (1712-1778) ve Madam de Staël’dir (1766-1817).
Rousseau’ya göre, eşitsizlik üzerine kurulmuş olan toplumda, kültür süslü ve gösterişli yaşantısı halkın yoksulluğuna dayanan kokuşmuş aristokrasinin hizmetindedir. Rousseau, yaşadığı çağda tanık olduğu edebiyat ve sanatların insanları bağlayan zincirleri çiçeklerle örttüğünü, özgür yaşamak için doğmuş görünen insanların damarlarında taşıdığı özgürlük duygusunu söndürdüğünü, onlara kölelik yaşamını sevdirdiğini söyler. Bilim ve sanatların ahlakın düzelmesine bir yararı olmadığı savından dolayı da onu bilim ve sanat düşmanı ilan ederler. Oysa o, sosyal eşitsizlik üzerine kurulmayan bir toplum düzeninde sanatın yararlı erdemini yadsımaz. Sanatın yurttaşlara yürek ve ruh gücü veren bir içeriğinin bulunması, anlayışındadır. Yurtseverliğe, özgürlük ve halk sevgisine, halkı sömürenlere karşı duyulan öfkenin ifadesi olan edebi yapıtlara imza atar. Devrimci erdem ve yurtseverlik ruhu esiniyle en çok Jakobenler üzerinde olmak üzere Fransız İhtilali’ni gerçekleştirecek olanlar üzerinde büyük etkisi olur…
Madam de Staël ise edebiyatı daha çok din, gelenekler ve yasalarla karşılıklı etkileşimi açısından ele alır. Edebiyatın ahlakı, ahlakın da edebiyatı etkilediği savıyla da Rousseau’yla ters düşer. Ona göre, tarih boyunca toplumsam kurumlar edebiyat üzerinde, edebiyat da toplumsal kurumlar üzerinde etkili olmuş, olmaktadır…
Daha sonra, XIX. Yüzyılda, edebiyatın tarihsel süreç içindeki yerini, maddi yaşamın üretim tarzının toplumsal, politik ve entelektüel süreçleri bağlamında ele alarak bilimsel bir biçimde belirleyenler ise Marx ve Engels olmuştur. Onlar, tıpkı Hegel’in baş aşağı çevrili olan idealist diyalektik anlayışını materyalist bir biçimde ele alıp yeni bir bakış açısı getirdikleri gibi, edebiyat bağlamında da aynı şeyi yapmışlardır. Bu bakış açısına göre, ki ben de böyle düşünüyorum, her çağın, her toplumun toplumsal ilişkilere dayalı olan dünya görüşlerinin biçimlendirdiği bir edebiyatları var olmuştur. Örneğin, İlkçağ’da Yunan toplumundaki toplumsal ilişkilere dayalı dünya görüşleri, Yunan imgelemini, dolayısıyla Yunan mitolagyasını doğurmuştur. Bu mitolagya ya da edebiyat, toplumsal yapıların, bilim ve teknolojinin olağanüstü geliştiği, Atom-Uzay Çağı diye adlandırılan günümüzde var olabilir mi? Elbette olamaz. Akhilleus ya da Hektor’u ateşli silahlarla elbette düşünemeyiz. Peki diyeceksiniz, bu eskil sanat biçimleri neden hâlâ bir estetik tat kaynağı olma özelliğini sürdürmektedir? Bu, Marksist edebiyat anlayışı için bir çelişki gibi görünse de çelişki değildir. Bu eskil sanat-edebiyat yapıtları taklit edilerek değil, esin kaynağı ya da tramplen olarak kullanıldığında, yeni toplumsal ilişkilere dayalı yeni dünya görüşlerinin ürünü olarak yeni yapıtlar ortaya çıkar. E. H. Gombrich’in dediği gib “Sanatın tüm tarihi, gittikçe gelişen teknik yetkinleşmenin tarihi değil, değişen kafa yapılarının ve onun gerekliliklerinin tarihidir.”
Sözümü bir anımla noktalayayım:
1999 ilkyazıydı. Ankara’da, Gençlik Parkı’nda sevgili dostum Ümit Sarıaslan’la eski Göl Gazinosu, sonra Altındağ Evlendirme Dairesi,, daha sonra Sanat Kurumu, şimdi yeniden Altındağ Evlendirme Dairesi olan yerin, Sanat Kurumu olduğu günlerde, havuz kıyısına konulmuş masalarından birinde oturuyor, Ankara’da şimdi piyasa ve rant kafasının ürünü çarpık yapılaşma ile kuşatılmış, zamana değil zamanelere direnen tarihi yapıtlardan biri olan Mimar Kemalettin’in Evkaf Apartmanı’na (şimdi Küçük Tiyatro) hüzünle bakıyor, bir yandan usulca rakılarımızı yudumluyor, bir yandan da tarih üzerine konuşuyorduk. Bir tarih tanımı yapmasını istemem üzerine şu tanımı yaptı dostum: “Tarih, Mimar Kemalettin’in yapısına düşen ikindi ışığını masadaki rakıya, Gençlik Parkı’nın havzunu dolduran suyun sesindeki hüznü kalp durmasıyla dünyamızı terk eden mimar Kemalettin’in acısına katmaktır.”
Sevgili dostumun “tarih” tanımını edebiyat tanımı olarak alıp geleceğe uyarlayarak düşünürsek, “Buradan nereye?” sorusunun da yanıtını tam olarak vermiş oluruz.