Buradan nereye?

Edebiyat, unutuşun karşısında bellektir, diye okudum 2025 Antalya Edebiyat Günleri manifestosunda. Manifestonun beni heyecanlandıran ve bu yazıyı yazma motivasyonu veren cümlesi buydu.

Bu yazının ilk kısmında edebi belleğin toplumsal süreçlere tarih biliminden daha belirtisel ışıklar düşürüp düşürmeyeceğini tartışmak istiyorum. Tartışmayı Josep Conrad’ın Karanlığın Yüreği romanı üzerinden Edward Said’in çözümlediği kültür ve emperyalizm bağlamında ele almanın iyi bir başlangıç olacağı kanısındayım.

Conrad, Karanlığın Yüreği’nde uzun bir nehir yolculuğu anlatıyor. Savaş, yeni teknolojiler ve modernliğin bir arada olduğu roman konu ettikleriyle okunmaktan fazlasını hak ediyor. Karanlığın Yüreği romanda anlatılmayan, yazarın dışarıda bıraktıklarıyla da okunması gereken bir yapıt. Bunun sebebi E. Said’in belirlediği üzere Karanlığın Yüreği’nin yirminci yüzyılın batılı görüşlerinin habercisi olması. İngiliz imparatorluğunun gözünü Afrika’ya dikmesi gibi Conrad’ın kahramanı Marlow da romanda gözünü Afrika’ya dikmiş hatta uzak diyarlar dediği Afrika’nın içlerinde ilerlemeye başlamıştır.

Her metnin olduğu gibi kurmaca metinlerin de önerileri vardır. Yapıya bütüncül bir bakışla bakıldığında parçaların bir araya gelerek ifade ettiği anlamı, açığa çıkan öneriyi fark ederiz. Marlow Afrika’da yaşadığı serüvenleri anlatırken oralara ışık götürmek için kolları sıvayan beyaz adamın ne denli yozlaştığını dinleriz. Yine de metnin önerisi beyaz adamın oraları medeniyete kavuşturması gerektiği yönündedir.

Marlow Afrika’nın sömürge bölgelerine yaptığı gezileri anlatma iştahıyla İngiliz imparatorluğunun yayılma iştahını yansıtıyor gibidir. Israrcı Marlow Kongo’daki serüvenlerinin sonucu olarak Avrupa’nın Afrika’ya kurtarıcı bir güç olarak geldiğini imliyor. Kongo’ya medeniyet götüren kahramanların yozlaşmış ve savruk kişiliklerine rağmen ırksal üstünlükleri satır aralarında veriliyor.

“… Ülkenin bu umutsuz döneminde dış görünüşünü muhafaza etmişti… Kişilik sahibi olmak böyle bir şey… Neredeyse üç yıldır oralardaymış… Öyleyse bu adam gerçekten bir şeyler başarmıştı. Derli toplu tuttuğu hesap defterlerine içten bir bağlılığı vardı.”

“Küçük bir sandal, küreklere asılan dört vahşi ve sırtını merkeze, teselliye, bekli de memleketine dair düşüncülerine çevirmiş; yüzünü de vahşi doğanın derinliklerine, boş ve terk edilmiş istasyonuna dönmüş yalnız bir beyaz adam.”

“İstasyonda geri kalan her şey karmakarışıktı. Kafalar, eşyalar, binalar. Ayakları taraklı, toz içinde zenciler kafileler halinde gelip gidiyorlardı.”

Conrad’ın romanı Afrika’nın vahşiliğine başka bir formül önermeye yanaşamıyor. Çünkü Conrad’ın zihninde başka bir öneri tahayyül etme imkânı bulunmuyor.  Kendi kendine yeten, kendi kendini yönetebilen bir Afrika toplumu düşlemeye meyletmiyor. Bunun nedeni yazarın yaşadığı çağın ırksal üstünlüğe ilişkin üsttenci kodlarla kuşatılmış olmasıdır.

Kültüre yerleşen mit ve metaforlar sanatta ve edebi yapıtlarda açığa çıkar. Yazarın bilincine yerleşen mit ve metaforlar Conrad’da olduğu gibi emperyal iktidarı kavramayı ve alternatif yaşam olanaklarını düşlemeyi engelleyebilir. Bu nedenle edebi ürünler kendi anlamını tek başına taşıyamaz, diyor Edward Sait.

Edebiyat yazarın yaşadığı çağ ve içinden ses verdiği ortamla birlikte anlam kazanır. Edebi ürünlerin neyi dışarıda bıraktığı, neye odaklandığı, yansıttığı ve netleştirdiği hatta nasıl pekiştirdiği yazıldığı dönemin zihinsel kodları içinde görünürlük kazanabilir.    

Karanlığın Yüreği’ni -ve başka romanları; Mansfield Park’ı, Jane Eyre’yi, Kim’i, Veba’yı, Yabancı’yı- egemen kültürel kodlar merceğinden yeniden okumak ve çağcıl bağlantılarıyla anlamak yazarları ve eserlerini küçültmez. Yazarların yazarken neyin etkisinde olduklarının fark edilmesini sağlar.  Ki bu da sömürünün, kanlı savaşların toplumsal zemininin, imgesel arka planının kuru tarih bilgisi yerine edebiyat içinden kavranmasını sağlayabilir.

O halde unutuşun karşısına yerleştirmek istediğimiz belleklerimizin hangi kodlarla örüldüğüne dikkatle bakmak durumundayız. Günümüz yazarlarının yansıttıklarının ve önerilerinin farkında olma sorumluluğu dünyanın ve ülkemizin gelip dayandığı sınırda büyük önem taşıyor.

Böylelikle buradan nereye, sorusuna buradan daha karmaşık ama imgesel ve bütünleyici anlam olanaklarına diyebiliriz.  

***

Edebi metinler dil ile inşa edilir. O halde unutuşun karşısına yerleştirmek istediğimiz iş dil ile yapılır.  Yazının ikinci kısmında anadilinden kopmuş bir yazara uğrayacağım. Dilin insanlığın ortak deneyimlerini görmezden gelen ve acı kayıpları sayılara indirgeyen her türlü evraktan kalıcı, hümanist ve ikna edici olduğunu Agota Kristof metinleri üzerinden aktarmaya çalışacağım.

Agota Kristof anadilinden koparılmış bir yazar. Nazi Almanya’sı döneminde ülkesini terk etmiş. Almanya Macaristan sınırında bir kasabada yaşamış ve Almanca konuşmak zorunda kalmış. Sovyetler birliğinin Macaristan’ı işgal ederek Rusça’yı zorunlu dil ilan etmesiyle ve eşinin muhalif olması nedeniyle yaşadığı yeri bir kez daha terk etmek zorunda kalır. Avusturya’ya sığınır.  Oradan da İsviçre’ye yerleştirilir ve Fransızca ile tanışır. Agota ısrarla Fransızca öğrenmeye ve yazmaya çabalar. Fransızca’yı düşman dil olarak tanımladığı halde… Fransızca giderek kendi anadilinden uzaklaşmasına neden olduğu halde…

Kristof metinleri Kristof’un savaşın gölgesindeki çocukluğuyla ve ana dilinden koparılmışlığıyla başa çıkma çabası olarak görülebilir. Yalın ve nispeten kapalı üslubuyla baskıcı rejimlerin hâkim olduğunu anladığımız atmosferler kurar. Yabancılaşmayı dilin en rafine haliyle aktarır. Kristof’un metinleri sayesinde göç yollarında kaybedilen hayatlar sayıya indirgenmiş olmaktan kurtulur, edebiyat aracılığıyla toplumsal belleğe işlenir ve biz onların yarım kalan hayatlarının tanıkları oluruz.

“Ben savaş yüzünden öksüz ve yetim kalmıştım. Ailem bombardımanda ölmüştü. Hayatta kalan bir tek ben vardım. Ne kız ne de erkek kardeşim olmuştu…”

“Önemsiz bir ülkenin ismi olmayan bir köyünde doğdum…”

Göç ettirilmek, anadilinden koparılmak ve yine de edebiyatta yani dilde ısrar etmek. Peki buradan nereye? Buradan birbirimizin gerçeğini anlamaya ve gelecek kuşaklara aktarmaya. Ancak edebiyat sayesinde anadilinden koparılmanın acısını ve kucakta bebeklerle yürünen göç yollarındaki perişanlığı öğrenebiliriz. Belgeler, tutanaklar, evraklar ve haber bültenleri dünyanın bu günkü halini gelecek nesillere aktaramayacak kadar yavan, duygusuz ve geçicidir.

***

Son olarak, bu kısa yazıyla Antalya Edebiyat Günleri manifestosunun başka bir cümlesine; Edebiyat gerçeği ifşa etmelidir. Hakikati çarpıtan her iktidara karşı, kendi dilini özgürleştirmelidir, cümlesine atıfla ülkemizdeki iktidar söylemi ve mücadele olanaklarının edebiyatımızda nereye karşılık geldiğine ilişkilin sorular bırakmayı umut ediyorum. Örneğin dili özgürleştirebilecek metaforların kaynağı nerededir? Birlikte düşünmek için verimli, ilk soru bu olabilir.

Peki nasıl? Dili özgürleşitirici mit ve metaforları nerede arayalım? Bu yazıyla ve sona sakladığım sorularla bir öneri sunmuş olmayı umuyorum; Dilimizin özgürleştirici mit ve metaforlara kavuşması ancak zihinlerimizin özgürleştirici tahayyülleriyle olanaklı olabilir. Dilimiz ve edebiyatımız zihinsel kodların farkında olduğumuz, çözmeye cesaret ettiğimiz ve yüzleşebildiğimiz ölçüde özgürleştirici olabilir. 

Şimdi sorular: Kendi ülkemizdeki büyük eserlerin çağcıl yorumlarını yapmaya başlamanın zamanı gelmedi mi? Büyük eserlerimizin kabuklarını soymaya, önerilerini anlamaya, yazarlarının etkisinde oldukları politik arka plandaki mit ve metaforları görmeye hazır mıyız? Büyük Türk yazarlarını metinlerinde anlatmadıklarıyla okursak ne okuruz? Ülkemizde ana dilinden koparılanlar nereden nereye göç ettiler? Yanı başımızda anadilinden koparılmış yazarlar ne yazıyorlar? Kendi dilleriyle anlatamadıkları metinlerinde tam olarak neden bahsediyorlar?  

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir