Yazı Ve Yolculuk

                           Nereye gidiyorlardı? İnsan nereye gittiğini bilir mi ki!

                                                                       Denis Diderot

Yazıya başladığım an başlar bende her şey; bu ana edebiyat değil de şiir ve deneme derim daha çok.

Yazının başı ve yolculuk hazzı deneme ya da şiir değil de nedir ki! Yazarken yollara uzam-zaman çizgisi çekmem, mesafeleri saatlerle ölçmem hiçbir zaman: Yazı başlamışsa zaman akar gider, yazan insan yoldadır zaten varır en uzağa bile. Edebiyat değil de yazı/n dedim işte: Edebiyatla ilişkilendirdiğim yazıya dair her şey sıkar beni, yazıda olmam yolda olmam değil mi ki, varacağım nasılsa yaratışın hazzıyla en yakına da en uzağa da. Bazen en yakın en uzaktır, en uzak en yakındır; eğer yazıya ve sözcüklere aitsek. Doğal dilin yanında arama-bulmanın korkunç hazzıyla ikinci bir dil yaratma, üstdil kurmanın ardındayım nasılsa; bu yolda Fazıl Hüsnü Dağlarca ile İlhan Berk’e yok şey borçlu olduğumu itiraf etmeliyim. Bir romancı adı vermediğime göre, hacimli romanlarda bile “eksiltili dil” aradığım anlaşılmıştır.

Dokunduğu her şeyi şiire dönüştüren ustalardan öğrenilir edebiyat ve ömürlerince delikanlı kalmayı başarmış böylesi yazarların tek bir romanı olmasa da şiirlerindeki roman izlekleri günümüzün hacimli romanlarını döver elbette. Değil mi ki son otuz yıldır “tüketim hazzı” ve “raf ömrü” düşünülerek yazıldı bunca roman. Orhan Pamuk romanlarında bile hile aranmalı, demem o ki.

Neyse ki her on yılda bir edebiyatımızı şiir kurtarır, kurtarmıştır. Melih Cevdet Anday, Oktay Rifat, Fazlı Hüsnü Dağlarca, Gülten Akın ve küçük İskender’in hakları yenmese komşumuz Yunanistan gibi bizim de iki-üç şiir Nobel’imiz olurdu. Edebiyata değil de şiire ait olmak istedim hep; yazının görsele yaslanan bir başka dili daha var ki korkunç haz verir bana.

Sinemadaki iki “baba” ustamdan biri olan Ö. Lütfi Akad yazamadığı romanları filme almakla alanında tek olmayı başarmıştır; benim gözümde pelikülün sonsuz değerdeki romancısıdır o. Keza Metin Erksan da yer yer öyledir. Daha çok adına yazı ve şiir dediğim bendeki edebiyat yaratmanın hazzıyla gizli başyapıtların, hakikatin kalbine yapılan yolculuktur. Arama-bulma dediğimiz daha çok “bulamamak” olduğuna göre, dönüp geriye bakmamak üzer her kalemşoru öyle ya; üstelik imgenin ve metaforun korkunç çocukları aynı zamanda yas çocuklarıdır yazının, şiirin (:romanın değil) üstdil katmanında. Yine de edebiyat dediğim oluyor kitaplar silsilesinde bütün bu olup bitene, neyse ki yazının ve şiirin kalbi Cemal Süreya gençliği ve usta işi acemilikle dergilerde atıyor. Kısa ama uzun sayılabilecek bir yolculuğa çıktığım varsayılsın madem edebiyattan söz açıldı. Bir yılda bazen kırk roman okuduğum olurdu, ikisi mutlaka Orhan Pamuk imzalı; en hacimli romanlarda şiiri ve “eksiltili dil” arama hastalığım benden daha genç bugün de. Edebiyat dedim de yazının en uzak noktasına fırlatmak istedim kendimi, gençliğimi; “Beş Şehir” ve “Kar”a rağmen belki de aynı yerdeyim.

Yaşasın “Sadece Şiir” dediklerim ve şiir elbette!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir