AntSanat’a hoş geldiniz…
Kitabınızda da vurguladığınız üzere en üst ağızlardan ifade edilen “kültürel iktidarı oluşturamamak” söylemi, 25 yılın özeti gibi duruyor. Her türlü olanağa rağmen bunun neden gerçekleştirilemediğini temel başlıklarla nasıl sıralarsınız?
Bu biraz da iktidarın meseleyi nasıl tanımladığı ve çerçevelediğiyle ilgili. Şöyle ki, 2010 sonrasında bu kavram hem iktidar siyasetçileri hem de ‘entelektüelleri’ tarafından kullanılmaya başlandı. Ama ‘kültürel iktidar’ diye bir kavram kategorik olarak yanlış. Kültürel iktidar olmaz, kültürel hegemonya olur.
Kuşkusuz kastettikleri buydu ama her alanı bir iktidar ve tahakküm mecrası olarak gördükleri için burada da mesele ‘iktidar’ olmak ya da olamamak üzerinden tanımlandı.
İkinci olarak kültürel iktidarı dar anlamda kullandıklarını söyleyebiliriz. Yani doğrudan kültürel üretimin (edebiyat, sinema, tiyatro, müzik vb.) kast edildiğini görüyoruz. Saha ve zemin şartlarının müsait olduğunu, gerekli sermaye yatırımının da mevcut olduğunu görüp muhafazakâr sanatın patlama yapacağı fikrine kapıldılar.
Bunu dönemin eli kalem tutan iktidar entelektüellerinin yazılarında da görüyoruz. Kitapta bir kısmını andım. Ancak meselenin o kadar kolay olmadığını, olamayacağını anlamaları fazla uzun sürmedi.
“Muhafazakâr sanat” tartışmaları neden karşılık bulmadı?
Belirttiğiniz gibi bir dönemde “muhafazakâr sanat” teorisi üzerine yapılan tartışmalar çok popülerdi. Bu söylemler genel anlamda geniş kesimler üzerinde neden karşılık bulmadı?
Çünkü hareket ettiği zemin, düşünsel arka planı zayıftı. “Muhafazakâr sanat” Türkiye’de hiçbir zaman kendi dar çevresini ve biraz da entelektüel camiayı aşan bir etki gücüne sahip olmadı. En görkemli zamanını yaşadığı 1980’li yıllardan sonraki ‘mağduriyet’ anlatılarında bile…
Muhafazakâr kalemler, ‘solcu/Kemalist’ aydınların ‘kültürel iktidarının’ siyasal iktidarın bir lütfu olduğu vehmine kapılmışlardı. Onlara göre bu ittifak hem siyasal hem de ekonomik olarak iktidardı ve on yıllardır kültürel alanı da onlar kontrol ediyordu.
Artık ülke ve sermaye idaresi kendilerine geçtiğine göre muhafazakâr sanatın patlamasının önünde bir engel kalmamıştı. Meseleyi basit bir üst yapı sorunu gibi kavrayan yanlış bir analojiydi bu.
Zaten belirli bir vasatın üzerine çıkabilen muhafazakâr entelektüeller de medyanın, TRT’nin, bakanlıkların kadrolarını doldurmak, eski mahallelerinden taşınmak için kataloglardan deniz gören ev seçmekle meşguldü o sıralar.
Bu analojiyi kuranların görmediği şey ise şuydu: Geçtim kendisini sosyalist olarak tanımlayan aydınları, sol/Kemalist olarak bilinenler bile hayatları boyunca en az bir kez rejimle ters düşmüş, sürgüne gönderilmiş, işinden edilmiş ya da cezaevi görmüştü.
Yani eğer varsa bir ‘kültürel iktidar’, onun bedeli “cumhuriyet için ama cumhuriyete rağmen” ödenmişti. Yalnızca estetik bir üstünlük değil, ahlaki ve politik bir üstünlük de söz konusuydu ve bu Kemalist rejimin olanaklarıyla olduğu kadar (ve hatta daha çok) ona rağmen sağlanmıştı.
Muhafazakâr entelektüellerin yeni rejime karşı böyle bir cesaretlerinin olup olmadığından önce niyetlerinin olup olmadığına bakmamız gerekir ki, hiçbir zaman öyle bir niyet olmadı.
“Hafıza tehdit altında” tespiti neye dayanıyor?
Kitapta Emek Sineması ve Grup Yorum örnekleri ekseninde sanatın hafızasız bırakılmaya çalışıldığı yönünde dikkat çeken bir tespitiniz var. Bunu biraz açar mısınız?
Emek Sineması’nın yıkımına karşı mücadeleye bugünden bakınca yalnızca bir sanat mekânının değil, aynı zamanda hafızanın korunmasına dair güçlü bir çaba olduğunu görmek mümkün.

O dönem kimi çevrelerce bir takım küçük burjuva entellerin hassasiyeti olarak küçümsenen bu mücadelenin zirveye ulaştığı andan sadece kırk gün sonra Gezi isyanının patladığını düşünürsek, ne kadar önemli bir fırsatın kaçmış olduğunu da anlayabiliriz.
Emek Sineması mücadelesi, topluma karşı yürütülen saldırıya karşı Gezi’de ete kemiğe bürünen direnişin yolunu açan en önemli su yollarından birisiydi.
Bu basit bir biçimde ‘eskimiş’ olduğu iddia edilen bir sanat mekânının tasfiyesi olarak düşünülmemeli. Aynı zamanda Emek Sineması’nda sembolleşen ve İstanbul’un kültür hafızasını yok eden/dönüştüren bir sermaye saldırısı olarak görülmeli.
Bu aynı zamanda sanat mekânlarının büyük sermaye tarafından ele geçirilmesinin de öyküsü. Alanın finansallaştırılmasına paralel olarak yürütülen mekânsal dönüşüm sürecinin son direniş kalesiydi belki de Emek Sineması.
Bugün artık sanatsal üretimin temsil edilebileceği, insanlarla buluşabileceği mekânların büyük bir kısmı büyük sermaye gruplarının eline geçmiş durumda. Bağımsız, küçük işletmeler ise bu dönüşüme ayak uydurmakta zorlanıyor ve kenara çekilmek zorunda kalıyor.
Dijital platformlar ve kültürel silinme riski
Grup Yorum’un bütün şarkılarının mahkeme kararıyla bir gecede tüm dijital platformlardan kaldırılmasının gösterdiği bir tehlike var. Sol, sosyalist, devrimci hafızanın nasıl bir tehdit altında olduğunu gördük çünkü.
Bugün özellikle müzik birikimine ulaşılabilmenin birkaç yolu var ve hepsi uluslararası tekellerin sahip olduğu platformlar. Ve gördük ki bir anda her şey buharlaşabiliyor.
Elbette Yorum’un şarkılarına ulaşmanın alternatif yolları yaratılabilir. Ancak dikkat çekmek istediğim, bu tekellerin olanaklarının giderek biricik yol olmaya başlaması.
Yeni kuşakların bu tüketim (ulaşım) alışkanlıklarıyla büyümesi, kolay ulaşımın şehvetinin zor olanı gündemden çıkarması.
Bugün Yorum’un başına gelen uygulamanın, dünyanın daha despotik bir evrene doğru sürüklendiği düşünüldüğünde genel bir uygulamaya dönüşüp dönüşmeyeceği ciddi bir soru olarak durmalı önümüzde.
Bir sabah bu ülkenin bütün ilerici müzik birikiminin bu tekellerin platformlarından kaldırıldığına şahit olmak uzak bir ihtimal gibi gelebilir. Bir daha düşünün, çünkü değil.
Sansür ve bağımsız sanatçılar
Başta sinema olmak üzere desteğe ihtiyaç duyan sanat dallarında yaratıcının eli kolu katkı alamamak ve sansür dolayısıyla bağlı görünüyor. Kimi zaman oto sansüre yönelmek durumunda kalan bağımsız sanatçılara ne önerirsiniz?
Keşke böyle bir reçete olabilse. Tabii burada hangi sanatı icra ettiğiniz de önemli. Edebiyat gibi daha kişisel bir alanda olmak işleri kolaylaştırabilir ama sinema/tiyatro gibi hem masraflı hem birçok yaratıcı emeğin işin içinde olduğu hem de seyirci ilgisinin şart olduğu alanlarda durum daha da karmaşıklaşıyor.

Kamu fonları dünyanın her yerinde sinema için en önemli kalem. Bizde de öyle. Bakanlık ve TRT destekleri bu bakımdan elzem. Ancak bu kamu kaynaklarının (arada istisnalar olabilse de) siyasal saiklerle dağıtıldığını ya da kırmızı çizgilere göre yapımların seçildiğini herkes biliyor.
Bu durumda eser üretemeyecek olanlara öneride bulunmak ahkâm kesmek olabilir. Ama genel olarak tıkanan bu yapım modeline alternatif yapım ve dağıtım ağları kurmanın olanakları üzerine kafa yormak artık bir zorunluluk.
Bu da meslek örgütlenmesi ve dayanışmasını zorunlu kılıyor ki kâğıt üzerinde bile çok zayıf. Bu üretim modelinin mecburiyetlerine ve festivallere sıkışıp kalmış sanat sineması paydaşlarının kendi aralarındaki rekabetlerinin hem ortamı zehirlediğini hem de dayanışmayı imkânsız hale getirdiğini düşünüyorum.
Bu noktada yerel yönetimlerle ilişkilerin de yeniden gözden geçirilmesinde fayda var. Sanat dünyası ‘muhalif’ yerel yönetimlerden kendilerini kurtaracak/kayıracak politikalar beklemek yerine bu alana dair politikaların oluşturulmasına dâhil olma, söz hakkı talep etmeyi düşünmeli.
Herkes sanatını önemsiyor ama onun üretileceği ve insanlarla buluşacağı zeminin iyileştirilmesi için inisiyatif almayı, mücadele etmeyi düşünmüyor. Birilerinin bunu yapmasını bekliyor.
Sanat dünyasının 25 yıllık muhasebesi
Meselenin erk cephesinin dışında bir boyutu daha var sanki. Bir zamanlar muhalif görünen ama süreç içinde sisteme yedeklenen unsurlar ya da “vesayete son verme” söyleminin büyüsüne kapılarak değirmene su taşıyanlar… 25 yılın genel muhasebesini yaparken onlar için neler söylemek istersiniz?
“İktidarın ilk on yılında iyiydiler ama…” cümlesi birçokları ama özellikle de ‘sanat dünyası’nda alıcı buluyor. Bunun gözle görünür nedenleri var.
Bu dönem, iktidar öncesine programlanmış, rotası çizilmiş bir ekonomik/politik rotanın izlendiğine tanıklık ettik. Sermayenin kültür alanına yatırımlarını teşvik edecek düzenlemeler, sinema yasası gibi yasal düzenlemeler iktidarın ilk yıllarında çıkarıldı.
2000’lerin ilk yıllarındaki para bolluğu bu alana da aktı ve ciddi, dikkate değer bir ekonomik büyüme sağlandı. Sinema, tiyatro, konser salonları doluyordu; herkes mutluydu.
Ekonomideki liberalleşmeye bir de ‘politik liberalleşme vaatleri’ eklenince sanat çevrelerinin ciddi bir kısmının desteğini aldı iktidar.
2011 sonrasında bozulmaya başlayan bu ilişki, Gezi ile ayrılıkla sonuçlansa da bugün sorunlarını yakıcı bir biçimde yaşadığımız siyasal alandaki baskı ve ekonomik alandaki tekelleşmenin kurulmasında işlevli oldu kuşkusuz.
Ben kişisel olarak “zararın neresinden dönülürse kârdır” diye düşünmeyi tercih ediyorum.