Kırkgöz Gölü’nü geçerken Karain’i anlatıyor rehberimiz
Buluntular kaç bin yıl önceye ait henüz bilen yok.
Sarnıçlar kurumuş; çoğunun ağzını taşla kapatmışlar
Çoğunu sanayi yutmuş;
Elektrik santrali saniyede ne kadar su çürütüyor?
Yakında, döküldüğü Akdeniz’i de öldürecekmiş hesap bilmezlik.
Döşemealtı’nı geçip Çubuk Boğazı’na giriyoruz
Mitolojik zamanların kervan yoluna, Akdeniz limanlarını Batı Anadolu’ya bağlayan.
“Yol biraz sonra çatallaşacak” diyor rehberimiz,
“Biri, Afrodisias üzerinden Efes ve İzmir’e
Diğeri Sagalassos’un içinden geçip Isparta, Afyon ve Kütahya’ya
Denizi ulaştıracak ve ticaret mallarını…”
Çubukbeli Anıtı konuşulalı çok olmuş lakin yapan yok,
Fikret Otyam’a şiirler ve öykülerle örülü çiçekli çelenk gönderiyoruz
Bir de atlı tahsildara vurulan köy ağasının kızının aşk öyküsünü
Kurşun gelip çeşme başında bulmuş, taşla ezmişler aşkın başını.
Kanıyor yüreğimiz.
“Akça Kız’ın göçü” deliyor havayı
Mahir, kameraya çekiyor bu yörük türküsünü
Gözlerimiz yüreğimizi hüzünlü bir yolculuğa çıkaracak belgeselde…
Ovaya çıkıyoruz, iklim değişiyor;
“yağmur yağarsa” korkusunu atıyoruz içimizden
Sagalassos’u arıyor gözlerimiz uzakta, bulutların üstünde
İhtimal, yağmur yok.
Kızılkaya ovasında “Menderes’in Develeri” ni solda bırakıp
Sağa dönünce “ağaçayaklı türkmenlerin” şahını çağırıyor rehberimiz;
(Bozmusa dağından inip geliyor Tekeli Türkmenleri
‘şahin küçüktür amma kimseye vermez avını’
Kaostan maceraya uzanıyor düşlerimiz),
Tarihe yaklaşıyoruz, dağın başı dumanlı.
Sagalassos göründü görünecek.
**
Mola veriyor otobüsümüzün kaptanı, buradan sonra durmak yok.
Rehberimiz değişiyor moladan sonra
(Adını sormamışım, bu benim hatam).
İşini seven biri -kimliğini ele veriyor bilgi dili
Arka koltuklardan bir ses,
“Google a baktım,” diyor, “aşıklar çeşmesi varmış…”
“Aşka inan, google’a inanma” diyor içimdeki çocuk
Susuyorum.
Sagalassos’a çıkıyoruz Susayan oluğu bulurmuş söylenceye göre…
Sagalassos’a çıkıyoruz, yol bizi çeşme başına götürecek,
Aşkın ateşine!
Çeşmeden daha çok, bu şehir niçin 1700 metre yüksekliğe kuruldu diye merak ediyorum. Tehdit
mi yoksa istek miydi burayı yurt tutmayı mecbur eden? Sadece su bolluğu ve güvenlik ihtiyacı mı?
Bu kaçıncı soru?
Burası Olimposluların yaylağı olmalı diye düşündüm, Prometheus’un peşinde ellerinde çıralarla
göç eden o ilk yörüklerin. İster misiniz, günün birinde el değmedik yerlerden çıkıversin tanrılar ve
tanrıçalar evi!
(Ferruh haklıymış, soyadını söylemek zor bizim için) Profesör Inge Hanım’dan yarın dinleyeceklerimizi
bugün göreceğiz diye seviniyorum. Çünkü Türk’ün aklı gözündedir, gördüğüne inanır, diyor,
akıl tebessümüm.
“Halet Abla’yı” anımsıyorum: “Inge Hanım’a bizim yörükler çoktan Inge Yenge demiştir,” diyor, kaç
kapısından* fırlayıp gelen çocuk ve ekliyor:
“Ağlasunlular ağlamasın
Çocukların yüzü gülsün, diye, İnge Yenge neler yapmış gelin bakın:
Ecel konmuş canı sahiplenmiş
İskender’e inat, kentin eğik başını yukarı kaldırmıştır.
Yukarıda gök, aşağıda Akdeniz tanıktır,
Zaman geçer aman kalır;
Tanıktır taşın, ahşabın ve suyun sesi,
Aklı, coğrafya ve tarih buluşturmuştur.”
Kolay anlaşılmaz tarihin akışı;
Ares’i yanına alan İskender bile ikinci kuşatmada fethedebilmiştir
Dünyada “en yukarıya” merdiven dayamış bu kenti.
Çeşmeler güneşe hafiye, ki rivayet, süt yolunun başlangıcıdır
Çeşme başında Zeus, Hera ve Herkül’ün varlığı say ki buna işaret.
Duy da inanma, demiş bilge:
Gördüklerimin fotoğrafını kızıma gönderdim beş bin yıl önceden;
Akdeniz’e yakışan bir yanıt geldi,
“Adamlar savaşçı değil sanatçıymış.”
**
Akşam, onur ödülü törenindeki konuşmacı,
Derviş yüzlü Günersel’in teşekküründeki içtenliği
Gece yarısına doğru “Hammurabi’den ileti”yi okuyunca anlamış ki
Boş yazılı kağıdına öğretmeni pekiyi vermiş (Meğer ‘boşluk, kulağa çalınınca, dolarmış’).
İşte böyle sevgili okur:
Taşın toprağın, havanın suyun sesini duydum
Edebiyat Patikasını b/öyle geçtim;
Yarısı yalan yarısı uydurma,
İster inan ister inanma.
22 Kasım-17Aralık 2024
*Kaç kapısı = exit