Edebiyatta “Akdeniz”’in izlerini aramak Homeros ve Odysseus’la başlar. Odysseus’un gemileri o liman senin bu liman benim, adalardan adalara kıyılardan kıyılara, Afrika’dan Sicilya’ya güneyde ise Malta’ya uzanan bir güzergahı izlemiştir. Homeros Akdeniz’in ortasına rüzgâr tanrısı Aiolos’un adasını yerleştirir; rüzgarlarla fırtınalarla hareketli bir denizde gezdirir kahramanlarını. Odysseus’un gezindiği coğrafya aynı zamanda şiirin, edebiyatın uzamı olmuştur; bütün edebiyat tarihçilerinin ortak fikrine göre şiir ve genel anlamıyla edebiyat Akdeniz’de ve Akdeniz’i çevreleyen coğrafyada doğmuştur.
Batı edebiyatında Akdeniz tek ve bütünsel bir deniz olmaktan öte “kıyılar”dır. Uzayıp giden ve kıta Avrupa’sına biraz sırtını dönen bir coğrafyadır. Güneşin doğduğu, battığı, kimi zaman sislere bulanan, çoğunlukla rüzgarlarla hareketlenen, suyu ışıkla bir arada tutan, hareket halinde bir bütündür. Arzuyu, hayali, korkuyu besleyen bir varlığa sahiptir. Bu kıyılarda doğmuş ya da yer edinmiş uygarlıklar, denizle olan ilişkileriyle birbirinden farklılaşan yaşama biçimlerini de örneklemiştir. Akdeniz biraz da bilinmeyene yolculuktur Batılı için. On dokuzuncu yüzyılda Doğu’ya yolculuk akımını anımsayalım: Lamartine, Nerval, Flaubert, Loti. Bilinmeyene, ötekine doğru gitmişlerdir; kendilerini “öteki”nin aynasında belki ilk kez tasavvur etmişlerdir. Bu yazarların güzergahı nerelere uzanmıştı, diye soracak olursak, Osmanlı Türkiye’si, Suriye, Mısır, Kudüs, Filistin, Lübnan, Kıbrıs… O zaman Odysseus’un birinci kitapta (İlyada) memleketine döndükten sonra yeni bir yolculuğa çıkmasına neden olan şeyin, büyülenme, bilinmeyene çekilme duygusu olduğunu söyleyebiliriz. Bu kıyılar varacağı yerler “terra nova” (yeni topraklardı) Batılılar için; yeni demek “umut” demekti. Hiçliğe değil “umut”a yolculuktu Odysseus’u yola çıkaran. Şair düşünür Yves Bonnefoy Odysseus’un yolculuğunu “ıssız bir deniz” ve deniz boyunca “karanlık göğe uzanan, yüksek ve geçit vermeyen dağlar”’ın eşlik ettiği, tehlikelerle, bilinmezlere dolu denizin kıyılarını düşündüren, kokusuyla sesleriyle bu kıyıları hayal ettiren, andan uzaklaştıran bir yolculuk olarak görmüştür. (Les Poètes de la Médireannée, 2010, Gallimard, ss.10-12)
Çamların altındaki mavi denizi, kimselerin ayak basmadığı yerler… Bu sonsuz gibi duran deniz adalar ve mitolojik varlıklarla doludur. Yunan İtalyan Dalmaç ve Türk kıyıları, adalar, takım adalar bir mitosun coğrafyasıdır, dolaysıyla Akdeniz savaş koşullarında karşı karşıya gelen, dostlukla ya da düşmanlık ilişkisi içinde birbirleriyle karşı karşıya gelen insanların yeridir. İşte burada insanlar arası bir iletişimin, alış-verişin, temasın, insanlar arası ilişkinin uzamını düşünürüz. Aynı zamanda da “parçalanmış” bir insan uzamı, en temel olanın yaşam ve ölümün uzamıdır. Dolayısıyla bu kadar geniş, zengin ve hareketli bu alan Akdeniz, dil üzerine çok çeşitli düşüncelere tanıklık etti; Yazı (Mısır hiyerogliflerinden Fenikelilerin alfabesine kadar), kavramsal düşünce, Roma hukuku, Yahudi dini ve Kuran bu ortamda doğmuştur. Tüm bu pratiklerin merkezinde, ötekine hitap eden sözün en eski biçimi olan şiir yer alır. Yves Bonnefoy’ya göre dil, dini, politik ya da felsefi olmaktan çok önce “Akdeniz’deki en büyük kurucu deneyim şiirin dilidir”; çünkü insan her zaman gerçekle sözcükleri ilişkilendirme ihtiyacı hissetmiştir ve bu ihtiyaç da şiirdir”; Bonnefoy şunu da tespit eder: “Şiir erken yaşlarda, Akdeniz›de doğdu. Ve neredeyse hemen yüksek sesle ve net bir şekilde konuştu” (agy, s.14).
Yves Bonnefoy’nın önsözünü yazdığı ve yayımında öncülük ettiği Poètes de la Méditerranée bir şiir antolojisidir ama her şeyden önce bir “yürek birliği”dir: Yirmi dört ülkenin şiiri, bu eserle, on yedi dilde ve beş alfabede, okurları “mare nostrum”a yolculuğa davet etmiştir; yaşayan dört kuşak şair buluşmuştur; -böylece sosyo-politik terimlerle söyleyecek olursak, çatışma ve kargaşanın sıklıkla hüküm sürdüğü Akdeniz havzasının şiirsel bir freskini sunar. Arnavutluk, Sırbistan, Slovenya, Malta, İtalya, Fransa, İspanya, Türkiye, Yunanistan, Portekiz, Fas, Cezayir, Tunus, Mısır, İsrail,
Lübnan, Suriye, Filistin, Yunanistan, Kıbrıs, Hırvatistan, Karadağ, Makedonya’dan şairler bir araya gelmiş ve şiirsel harita sunmuşlardır.
Bu şiir projesi Akdeniz için şiirsel, yazınsal bir “birlik”in kurulmasına dayanır ve ne mutlu bu yıl Antalya’da bu amaçla buluştuk, o halde umudu kaybetmek gibi bir seçeneğimiz olmadığını kabul edelim. Kültür alanında, Akdeniz’in farklı ülkeleri arasında edebiyat ve şiir bir diyaloğun somut varlığıdır bu tür kültürel, yazınsal girişimler hem gelecek için bir meydan okuma, hem de göç, azınlıklar ve çatışma konusuna başka gözle bakma, birbirimizi daha iyi tanıma, birbirimizle daha iyi anlaşma fırsatı olarak düşünülmelidir. O zaman bu çoğul seslerin mekânı olan Akdeniz bölgesi için Fransız şair Yves Bonnefoy’nın tanımını kabul edelim: “Akdeniz şiirin anavatanıdır”; kurucu metinlere bakarsak, Atina’ya, Kudüs’e, Homeros’a, İncil’e, Kuran’a uzanır kökenleri. Bir de “yazı”nın uzamı var, yazının doğduğu yer Lübnan’ın Byblos’unu anımsayalım.
Yazı dediğimiz şey esas olarak şiirde ortaya çıkmıştır, ilk yazılı metinler şiirsel metinlerdir. Homeros ve diğer kurucu figürler bu topraklarda yaşamıştır. Grekçe, İbranice, Arapça demek Mezopotamya demektir. İşte Akdeniz aynı zamanda insanlığın ve şiirin belleğinin uzamıdır. Çoğu şair ve düşünür için Akdeniz düşüncesi “açıklık” anlamını taşır. Açıklık (evidence) “ışık” ile ilişkilidir. Işık ve aydınlık/duru düşünce Akdenizli yazar Camus’yü de yakından ilgilendirmişti. Birçok denemesinde Akdeniz’i yazdı. Hepimiz Camus’yu Veba ve Yabancı romanlarıyla biliriz. Camus Cezayir’de doğmuş bir Fransız’dır. Güneşin ve denizin ışığı altında doğmuş, büyümüş ve bu içsel yurttan asla kopmamıştır. Sonsuz topraklar ona, umutsuzluğa inat, insanlar arası dayanışma olanağını hatırlatır. Bu topraklar ağır ve acı çeken bir coğrafyaya aittir ama Camus için kutsal geceyi de barındırır, ölümle korkusuzca yüzleşmeyi, hayatın bilmecelerini küçümsemeden kaderin ağır yükünü bu topraklarda üsteleneceğimizi söyler. Cezayir ile arasındaki bu kadersel bağ onu toprağı daha derin bir biçimde dinlemeye yöneltmiştir. Camus Akdeniz’in karşısında uzanan taşla, toprakla, kayayla, ağaçla, gökyüzüyle bir olduğunu hisseder; deniz, güneş, bitkiler, rüzgar, gökyüzü, güneş arasında kendisinin de katıldığı bir tür diyalog bulunduğuna inanır. İnsan elinin şekillendirmediği, çeki düzen vermediği, kendi halinde, doğal haldeki manzaranın uyandırdığı etki önemlidir. Doğanın başat olduğu bir coğrafya algısı dikkat çeker. Bir yağmur sonrası yükselen ışığı şöyle anlatır: “Tipasa’da duru denizin üzerinde ıslak göz kamaştırıcı bir sabah yükseldi. Bir göz gibi körpe, sularla üst üste yıkanmış gökten titrek bir ılık iniyor her eve, her ağaca elle tutulur bir çizim, bir yenilik veriyordu” (Yaz, 1993, s.92).
Camus’nün Cezayir anlatıları denizle rüzgârla doludur, anlatıcı ağaçlarla, ışıkla, taşla, toprakla “yıkanır”. Bu doğal yerler işte tanrıların mekanıdır. Kutsal olanı doğanın içine yerleştirir. Tapınak ya da ibadet yeri, artık ikonaların ya da kutsal sembollerin değil doğanın olduğu yerdir. Burada insanın dünyaya açıldığını söyler. O zaman cenneti de doğada aramak gerekmez mi? Cezayir’in sarı ve mavi dünyasında pembe begonvillerin duvarların üzerinden aşağılara sarktığı bahçelerinde çiçeklerin kokusuyla dolar insan. İşte bu, cennettir. Ve bu doğa algısında mutluluğa davet vardır. Camus yazılarında renk renk, burcu burcu bir bitki örtüsü sonsuza kadar açmış halde durur. Bu çoğulluk, bu renklerin ve ışığın zenginliği lirik bir gözlemdir, ama Camus’un gerçeğidir. Burada nostaljik bir cennet görebiliriz ama aynı zamanda mutluluk arayışında sonsuz ile bir olma bilinci vardır.
Tipasa ve Djemila Camus için nostaljik olmaktan çok “başlangıcın” yeri olarak belirir. Burada metafizik bir mutluluk yer alır. Bu “Sonsuz” denilen şey bir tür krallıktır, kökleri uzaklara uzanan ve dünyaya ait olma mutluluğunu hisseden insanın içinde yaşadığı ülkedir (Akdeniz), yazmak, sevmek ve dünya ile bir olmak… Camus’nün Akdeniz düşüncesinde yakaladığı işte budur. Camus Akdeniz’in kıyısında uzanan bu toprakları, kayaları, taşları, geçmişten bugüne kalan harabeleri de sonsuzlukla ilişkilendirir. Anlatıcı eski ören yerlerinde harabelerde dolaşırken bir zamanlar zafer peşinde iktidar peşinde nice görkemli yapılar inşa etmiş eski uygarlıkları düşünür. Bir zamanlar insanın verdiği şekli kaybetmiş bu taşlar doğaya dönmüştür, doğal haline geri dönmüştür. İnsan doğası kısa ömürlüdür ve doğa her şeyi bir gün geri alır. İmparatorluk simgesi yapılar taşa toprağa bazen de denize geri döner. Sonlu olan ile sonsuzun birlikte soluk alıp verdiği bir yerdir Akdeniz.
Akdeniz ve barış izleğinde anmak istediğim bir diğer Fransız yazar ise Jean Genet; “Aşık Bir Köle” başlıklı anlatısı Avrupalıların ezberini bozan bir anlatı olmuştur. 1970’in sonlarına doğru, Amerika Birleşik Devletleri’nde Kara Panterler’le uzun bir süre geçirdikten sonra, Jean Genet Ürdün›deki Filistin kamplarını ziyaret etmek üzere davet aldı. Genet bu teklifi kabul etti, ancak birkaç günlük bu ziyaretin iki yıl süreceğini ve Filistin halkıyla görüşmesinin hayatında ciddi bir yer tutacağını tahmin etmemişti. On altı yıl sonra öldüğünde, Batılı bir yazarın Filistinlilere ithaf ettiği en önemli edebi eser olan “Aşık Bir Köle/Un Captif amoureux” adlı eserin el yazmasını yayıncısı çekmecesinde buldu, 1986’da yayımladı. Jean Genet toprak, vatan veya ulus kavramlarından nefret ediyordu, Filistinlileri yurdundan edilmiş, kökeninden koparışmış bir halk olarak gördü ve biraz da kendini onlarla bir tuttu. Genet’nin bir halkın mücadelesine tanıklık etti. Filistin deneyimini yazmak onun için bir mücadele ve sevgi eylemiydi. “Filistinli dediğim zaman ya da Filistinli sözünü duyduğum zaman en güçlü görüntü dört ya da beş yaşında, susuz kalmış çocukların görüntüsüdür. Ürdün’deki Bekaa kampındaki Alman doktorlar bazılarını kurtardı. Plazmaya, cihazlara, sabra ihtiyaçları vardı. Yani çocukları öldürmenin birkaç yolu var. Yavaş ölüm, yıldırım çarpması kadar amansızdır. Filistinli anneler revire kollarında küçük kuru bir yığın getirdiler: çocuklarıydı bunlar. Onların öldüğünü gördüm” (Un Captif amoureux, Gallimard, 1986)
Evet Jean Genet, 1970’ten 1972’ye kadar, kamplarda, üslerde, dağlarda, onlarla birlikte yaşadığı Filistinlilerden bahsetti. Bu anlatısı deyim yerindeyse “ikona kırıcı” ve “ezber bozan” yazarın Fransa’ya ve Avrupa’ya tepkisiyle birlikte düşünülmelidir, Genet zor durumda olanların haksızlığa ve Batı’nın nefretine maruz kalanların yanında olmayı tercih etmişti. Bugün dünya ile ilişkimizde insanın her şeye gücü yeten bir varlık olmadığını kabul ediyoruz. Bu farkındalığa pahalı bedeller ödeyerek ulaştık. Doğayı, insanı, ötekini ve kendimizi dinlemenin en önemli yolu “edebiyattan geçiyor. Akdeniz düşüncesini yeniden düşünmek, üzerinde yaşadığımız ve komşu topraklarda olan bitenleri farklı bir bilinçle yeniden yorumlamak için edebiyata yüzümüzü dönmenin zamanıdır.