Akdeniz kültürü ve şiirimiz

Akdeniz kültürün, mitolojinin, uygarlığın bir havzasıdır. Böyle olunca çevresindeki ülkelerin ve Türk şiirinin de beslenme, etkilenme, anlama, anlamlandırma mekânı olagelimiştir. Nitekim Cemal Süreya “Ortadoğu” adlı şiirinde şöyle söyler:

-Uygarlık kuzeye çekilirken

Akdeniz kıyılarına iki nöbetçi dikti

Güneşi bir de şiiri

Bu lirik yaklaşım Cemal Süreya’dan daha genç; genç olduğu kadar naif bir şairin Ahmet Erhan’ın Alacakaranlıktaki Ülke kitabının son sayfalarında devam eder. Akdeniz kültür ikliminin ve tarihinin metne sızdığını görürüz.

Metin şöyle;

“ve her şey akdeniz’in bilincine varmakla başladı. atlasları açıp bakmadım. turistik rehberlerden de sözetmeyeceğim size. bu eğer bir yitik cennetin özlemiyse, akdeniz’in genel görünümüyle bugün artık bir cenneti çağrıştıramayacağı bilinir. her şeyin anamalcı bir düzenin çarkına koşulduğu bir dünyada gözlerimi ellerimle kapatıp bir akdeniz görüntüsü çizmiyorum duvarlara. bugün insan akdeniz’e gidince ırzına geçilmiş bir kadının karşısında duyduğu o kederi duyabiliyor ancak.
yine de her şey akdeniz’in bilincine varmakla başladı. akdeniz’de ben kendi geçmişim ve geleceğimle birlikte tüm insanlığın geçmişini ve geleceğini buldum. dokunduğum bu taş, üzerinde birtakım anlamadığım dillerden sözleri barındıran bu yazıt benden önce vardı, benden sonra da varolacak. doğayı yitirdik belki, ama bir akdeniz çocuğu ‘her şey akar’ diye sesleniyor bize hâlâ. insanlığın bütün değerleri kendini koruyor; onca olumsuzluğa, zorbalıklara karşın. dünyanın bir çekirdeği varsa, bu çekirdek akdeniz olmalı. çünkü bu dünyadaki bütün ‘ilk’lerin serpilip geliştiği yerdir akdeniz. insanın kendi kendini ve tüm evreni sorguladığı bir bilinçlenmedir. ‘soru soruyorum, öyleyse varım’ der akdeniz insanı.
herkesin bir akdeniz’i vardır. giderek, bütün dünya milyonlarca küçük küçük akdeniz’in bir araya gelip toplaştığı yerdir. insanın kendi varlığının bilincine varması böyle başlar. (…)”

Akdenizlilik, Cumhuriyet’in eşiğinde kimi aydınlarca yeni kültür arayışlarına yönelmiştir. Yahya Kemal, Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi adlarla deyimlendirilen Nev Yunanilik kavramıdır bu. Bir süre sonra sönümlense de bu kültür arayışları Mavi Yolculuk ile solgunlaşarak sürmüştür. Azra Erhat, Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi adlar anılabilir burada. Ama asıl Milli Edebiyat evresidir Nev Yunaniliği solgunlaştıran.

Akdeniz, burayı niteleyen her şairi yahut entelektüeli naif, kırılgan ve romantik mi kılar? Hayır, öyle değil. Sözgelimi Melih Cevdet ile Oktay Rifat şiirinde şairenellikten uzak bir poetikayla karşılaşırız.

Garip şiirinden Kolları Bağlı Odysseus ile kopan Melih Cevdet, Edip Cansever’in deyişiyle düşüncenin şiirine yönelir. Deniz ve mitolojide Ege’den Akdeniz’e oradan da varoluşsal olgunun sorunsalına uzanır. Melih Cevdet’te bu Göçebe Denizin Üstünde, Teknenin Ölümü’yle devam eder. Güneşte ile Yağmurun Altında’da lirizme dönse de Melih Cevdet, düşüncenin şiirinin önemli bir halkasıdır edebiyatımızda. Bir şiir sunalım isterseniz:

LİKYALI KADINLAR

Değer miydi bunca kızgınlığa,

Gidip ayağa kaldırmaya denizi,

Tüm toprak tuza boğulsun da,

Kurusun zeytinli Likya?

Ve dalgaların, başta kanatlı at,

Görünce köpüre köpüre geldiğini,

Kıyıya yürüdü Likyalı kadınlar,

Konuşmadan aralarında,

Kaldırdılar uzun eteklerini,

Dalgalara gösterdiler tüylü, kabarık

Yerlerini çırılçıplak.

Sallanır tüy ve saç rüzgarda…

Utandı deniz, durdu önce

Sonra ağır ağır geriledi.

Yine de, “Geyik suları özlediğinde/hem su hem geyiktir akan” diyen Melih Cevdet’in Kolları Bağlı Odysseus’undan şu bölümleri sunmak isterim:

Birinci Bölüm

1.         
Ağır bir zamandı sürekli ve anısız
Gözden önceki göz içinde yalnız
Somut hayvanlar yürürdü hayvanlarla
Ağaçtan önceki ağaçlar büyürdü
Açardı hasatsız gökyüzünü
Ustan önceki sabah kanlarla
Bulut tapınağında bir yıldız

2.
Evreni tostoparlak uyur böcek
Düşünde gökleyin kocaman
Gök mü yoksa böcek mi önce
Duruşur bir anda geçmişle gelecek
Geyik akarsurları özlediğince
Hem su hem geyiktir akan
Düşle gerçekleyin iç içe

3.
Bildik bakışları ile süzerdi beni
Aynasında sarılaştığım nehir
Çekirgelerle büyürdüm üç adımda bir
Çekirgeler kuru yıldızları yerdi
Acıkmış bir güneşin öğle dikenleri
Çıngıraklarla havayı titretir
Tanrısal uykularını bilerdi

Melih Cevdet’te Oktay Rıfat’ta neşet eden düşüncenin şiiri, belli ki onların Latin şiiriyle tanışmalarının sonucudur. Nitekim onların şiir çevirilerindeki tercihleri de bunu gösterir. Oktay Rıfat’tan da bir örnek verelim:

İlkyaz, yeni yürüyen çocuk gibi ovada adımlıyor.
Güneş körpe. Işınlarda sütlü incir tadı var.
Damlar kapılarını camlarını açıyor doğaya.
Masalara örtüler serildi kahvede. Çamaşır
mandallarıyla tutturmalı eteklerini uçarlar yoksa
martılara uyup iskeleye kayıklara doğru.
Kahve boş baştan başa. Bir kedi tortop rıhtım duvarında.
İskemle sırtını dayamış buluta, uykuda.
Bir gelse, demli bir çay yap, diye seslense kahveciye,
bir kadın çömelse çıkınını bırakıp yere, terini silse,
yalınayak çocuk, omuzunda sandığı, sorsa: Boyayalım mı ağabey!
Olacak bütün bunlar. Yaz gelecek. Gök ham, mavilik taze.
İskemleler deniz üstünde, masalar, tente.

Hem Ahmet Erhan’ın düzyazısında hem de örneklediğimiz şiirlerdeki aura barışçıldır, insanın doğayla uyumlu yaşamına bir davet olarak da düşünülebilir.

Birkaç yıl önce Antalya üzerine yazılan şiirleri toplayan bir antoloji düzenlenmişti. Şimdi elimde yok ama o şiirlerde de Akdeniz duyarlığı ve doğa soluk alıyordu.

Günümüze gelince, buradaki etkinlikte bulunan şairlerin kimi şiirlerinde Akdeniz’in havasını koklayabiliriz. Belki fark etmediğim nice şairler vardır Akdeniz’i ve barışı duyumsatan. Başta Hüseyin Ferhad, Cemal Süreya’nın deyişiyle Kasabalı Lorca Abdülkadir Bulut’u anarak diğerlerini de esenleyerek tek mısraın hatırına Kemal Burkay’ın romantik şiiri Gülümse’yi de okuyalım.

Hadi gülümse bulutlar gitsin
İşçiler iyi çalışsın, gülümse
Yoksa ben nasıl yenilenirim
Belki şehre bir film gelir
Bir güzel orman olur yazılarda
İklim değişir, Akdeniz olur, gülümse.

Sazlarım vardı, ırmaklarım vardı çok
Çakıltaşlarım vardı benim
Ama sen başkasın anlıyor musun
Tut ki karnım acıktı, anneme küstüm
Tüm şehir bana küskün
Bir kedim bile yok anlıyor musun

İklim değişir, Akdeniz olur, gülümse.

Son olarak uygarlık ve benlik arayışına mekânı da ekleyen Ferruh Tunç’un Gezinti şiirini örnek verebiliriz.

GEZİNTİ

Sonra, Agora’nın dışına çıktık,

kendi yıkıntımızda gezinmek üzere

Durduk, dizginsiz ormana baktık;

düşmansız, bizi yine de teslim alacağını bile bile.

Kimin ocağı diye sorduk sonra, bu bizim şimdiki yangın yerimiz.

Adını nicedir unuttuğumuz bir kuş ötüyordu Odeon’da;

adını unuttuğumuz için onu bir türlü duyamadık.

Yarım ay kadar yıkık kubbenin gölgesine sığındık bir süre

pusuya yatıp Arena’da daha sonra, hançerledik yanlışlıkla kendi gölgelerimizi.

Acı da olsa şarabın tadı, tatlıydı acımızı unutturması; ama o kadar…

Bir hac yolunda değildik nasılsa, attığımız her adımda bedeller

ödediğimiz bu çağda.

Gelip geçmiş tanrıların ruhlarına kadeh kaldırdık, onlara inanmasak da.

Oturduk, Tiyatroda yanı başına, kırk yıldır oyunun başlamasını bekleyen bir çam ağacının.

Baktık, oradan kendimize, denize bakar gibi, uzun uzadıya.

Yükünü çoktan yıkmış duvardan,

Şakülü yerle yeksan sütundan;

Baktık yeryüzüne ve sözcüklere.

Myra’dan kalkan gemiler yanaşıyordu Lymra’ya;

Belli ki Phaselis’e uğramadan Aspendos’a varacaklar.

Çıtırdadı bir şey;

Nekropol’e yürürken bir yılan kabuğunun üstüne bastık.

Örnekler çoğaltılabilir, bunu için tematik antolojilere değil, şairlerin kitaplarına ulaşılmasının gerektiğine inanıyorum.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir