Herkese merhaba, hoş geldiniz.
Edebiyatımızda Akdeniz temasını konuşmak üzere burada toplandık. Akdeniz kültürü, Akdenizlilik, Akdeniz ruhu, Akdeniz ve şiir gibi Akdeniz odaklı temalar çeşitli zamanlarda konuşuldu, konuşulacaktır. Bu yüzden ilk duyduğumuzda konu bize “klişe” gelebilir. Ama öyle değil. Çünkü Akdeniz bir organizmadır. Tıpkı edebiyat gibi o da canlı, soluk alıp veriyor, sürekli kendini yeniliyor, değişiyor. Ömrünü Akdeniz’in kıyısında geçirmiş, geçirmekte olan biri olarak bunu yakından biliyorum. Kimi gün yürümek için, kimi gün yüzmek için, kimi gün düşünmek için benim sahile inmediğim gün yoktur. Onun her sabah farklı dalgalandığını, her gün başka yansıdığını, değiştiğini ama hiç eskimediğini bilirim. Deniz her gün aynı ama her gün başkadır. Eskimez… İlhan Berk’in “Üç kez seni seviyorum diye uyandım” adlı şiirinin son dizesi benim imgelemimdeki Akdeniz ruhuyla örtüşür: “Eskitiyorum eskitiyorum kalıyor ne kadar güzel olduğun.” Akdeniz, benim kendimi ait hissettiğim coğrafyadır. Kimliğimin, karakterimin, edebi duruşumun, şiirimin şekillenmesinde etkisi büyüktür. Ne zaman denize baksam, Romain Gary’in Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı romanında geçen o çok sevdiğim cümleyi yaşarım: “Ne zaman denize baksam boğulan mutlu bir insana dönüşüyorum.”
Edebiyat ile deniz sözcüğünün bende yarattığı çağrışımlar birbirinden çok farklı değil. Bu iki kelime arasında kavramsal bir akrabalık olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki; edebiyat, estetik haz ve güzellikten öte bir şeydir. Deniz de öyle, romantik bir manzaranın ötesinde bir şeydir. Her ikisine de gittiğimizde farkında olduğumuz ya da olmadığımız ne çok faydayla döneriz. Bir özgürlük, bir varsıllık, bir yaşamışlık hissi kuşatır bizi.
Edebiyat bize, “Bizi gerçeğin elinde ölmekten kurtaracak üst bir yaşam sunar.” der Nietzsche. Çünkü “İnsan aşılması gereken bir varlıktır.” Önerdiği “üstinsan”a belki bu sayede edinilen erdemlerle ulaşılabilir ki edebiyat, olayları somut hale sokmakla felsefenin soyutluğunu giderir. Daha önce fark etmediğimiz duyguların, düşüncelerin, yaşam biçimlerinin farkına varmamızı sağlar.
Orhan Veli’nin Ciğercinin Kedisi ve Sokak Kedisi ile kucağımıza bıraktığı sınıfsal duyarlık, Dostoyevski’nin ruhumuzda yarattığı genişlik ve açıklık, Ursula K. Le Guin’in bilin dışına uzanan fantazyası, Tanpınar’ın doğayı ve zamanı estetize edişi, Nazım Hikmet’in sözcüklerindeki evrensellik, Kazancakis’in hissettirdiği şenlik, özgürlük aşk… Deniz değilse nedir? Öte yandan, yumurtadan çıkar çıkmaz denize yönelen caretta caretta yavrularının her biri bir direnme hikayesi değil mi? Savaşlardan ya da doğal afetlerden kaçıp yerini yurdunu terk etmek zorunda kalan mültecilerin, boğulan, kıyıya vuran çocukların her biri denizin yazdığı dramatik bir umut hikayesi değil mi? Bir gemi güvertesinde sallanan mendiller, ayrılmalar, kavuşmalar, sevgililerin kumlarda kalan ayak izleri, çakıl taşları, yaloslar, balıklar, ahtapotlar, mercanlar… Okyanusu ihtiva eden tek bir damla, ya da bu çoğulluk, bu çeşitlilik edebiyat değilse nedir?

Akdenizli olmak, çoğul bir kavramdır. Bu çoğullukta bizim ona yüklediğimiz anlamlar ile onun bize kazandırdığı imgesel zenginliğin payı büyüktür elbette. Ama yalnızca bu değil, tarih boyunca birçok medeniyetin buluşma noktası olmuştur Akdeniz. Antik Yunan, Roma, Bizans, Arap ve Osmanlı gibi pek çok kültür bu bölgede varlık göstermiştir. Her bir kültür kendi mitolojisini, tarihini ve toplumsal sorunlarını edebiyatına yansıtmıştır: Doğa, aşk, savaş, kimlik, göç ve diasporalar, özgürlük ve keşif temaları gibi.
Akdeniz’i ben politik bulurum. Derinlerde yatan hiyerarşisini, hırçınlığını, hoyratlığını gökyüzü mavisi örtüsüyle gizler. Özgür ve demokratik bir tavır takınır. Kısıtlayıcı değildir. Herkes onunla ilgili farklı düşünür, herkes onu farklı sever. Laik de bulurum mesela, kıyısına gelen insanların ya da içinde yaşayan canlıların kime, neye inanıyor olduğuyla ilgilenmez. Onlara rahat edebilecekleri, karınlarını doyurup ihtiyaçlarını giderebilecekleri özgür bir ortam sunar. Batı’da Muğla’dan başlayıp doğuda Hatay’a kadar uzanan 1542 km’lik sınırıyla Türkiye’ye benzer Akdeniz. Ama aslında hiç benzemez.
“Her köpük bir fırtına
Her köpük bir evren” diyor şiirimiz büyük ustası Fazıl Hüsnü Dağlarca Akdeniz için.
…
Sessizdi yeryüzü
Yeryüzünde biricik Akdeniz vardı
Akdenizde yalnız ikimiz
Beni seviyor musun dedim
Yumdu gözlerini uzaklığa
Tam sorulacak an diye gülümsedi
Tam sorulacak yer
(…)
“Akdeniz enginlerde kararmaktadır
Ama
Ben
Öyle maviyim ki” diye ekliyor
“Akdeniz bir gitmişlikle eski, uzak
Ama
Ben
Sahibi gibiyim yıldızların.”
Akdeniz seni bir daha yaratamaz
ama
ben
seni bir daha sevebilirim
(Akdeniz şiirleri )
“Akdeniz yaraşıyor sana” dizesiyle başladığı şiiri “…yaraşıyorsun sen Akdenize dizesiyle
bitirir Can Yücel. Deniz ve insanın bütünlüğüne vurguyla.
“Hayatta yattık dün gece
Üstümüzde meltem
Kekik kokuyor ellerim hala
Senle yatmadım sanki
Dağları dolaştım
Ben senden öğrendim deniz yazmayı
Elimden düşmüyor mavi kalem
(Akdeniz yaraşıyor sana)
Ahmet Erhan’ın şiirlerinde Akdeniz bir kültür, kavranması gereken bir deniz olarak ortaya
çıkar. “ve her şey Akdeniz’in bilincine varmakla başladı.” Der şair.
Göçmen çiçek
Her yerin yabancısı
Yolların yolların ötesinde
Bize bir tek yarınlar kaldı
Göğün tükenip denizin
Başladığı yerde
Akdeniz bir çaydanlık gibi fokurduyordu az ötede
Biraz sonra kalkıp yüzümü yıkarım artık
Sonra bir kitap okurum ya da çiçekleri sularım
(Bir soru işareti)
Konuştuğumuz konuların ya da yazdığımız, gerçekliğe çengel atmaları gerektiğini düşünüyorum. Yoksa toplum olarak biz nasıl iyileşiriz? Bazen bir düşünce filizi, bazen tek bir sözcük, bazen Kemal Burkay’ın dilimize şarkı olan o çok sevdiğimiz şiirinde olduğu gibi tek bir gülümseme, iklimi değiştirip Akdeniz yapmaya yeter.
Bence bazı kitaplar farklı zamanlarda yeniden okunmalı. Çünkü insan değişiyor. Eski zamanın gözleriyle şimdiki zamanın gözleri aynı olmuyor. Aynı kitap farklı zamanlarda farklı canlanıyor imgelemimizde. Bugünlerde, yaşar Kemal’in dört kitaplık İnce Memed’ini yeniden okudum. Edebiyatımızda Akdeniz temasını düşünürken haliyle aklıma ilk gelen kitap İnce Memed oldu.
İnce Memed’in kucağında kuş gören bir köylü hayretle sorar: “Hiç kucağı kuşlu eşkıya olur mu?” Ben diyorum ki; olur. Akdeniz eşkıyasının kucağı kuşlu olur.
Kucağı kuşlu İnce Memed’in düşündüğüyle bitirmek isterim sözlerimi
“Ey insanoğlu daha vakit varken daha her şey bitmemişken içindeki o yüzbin yıllık korkunun üstüne yürü. Ona baş kaldır. Önce içindeki yüreğindeki zinciri kopar, ona baş kaldır. Sonra dünyanın bütün zincirlerini kır.”
*9. Antalya Edebiyat Günleri panel konuşması (22-24 Kasım 2024)